• Tek bir içten ve dürüst davranış düzinelerce sahtekar hareketi örtecektir. Açık yürekli dürüstlük ve cömertlik jestleriniz en kuşkucu kişilerin bile savunmasını indirecektir. Bir kez seçici dürüstlüğünüz zırhlarında bir delik açtı mı, artık onları istediğiniz gibi kandırabilir ve kullanabilirsiniz. Tam zamanında verilen bir hediye -Truva Atı- aynı amaca hizmet eder.

    Yasaya Uymak

    1926 yıllında uzun boylu, şık giyimli bir adam dönemin en tehlikeli gangsteri olan Al Capone'u ziyaret etti. Adam zarif bir Avrupa aksanıyla konuşarak kendini Kont Victor Lustig olarak tanıttı. Eğer Capone kendisine 50.000 dolar verirse bunu ikiye katlayacağını söyledi. Capone'un bu "yatırımı" karşılamaya yetip de artacak kadar parası vardı, ama yabancılara büyük miktarda para verecek kadar güvenme alışkanlığında değildi. Konta şöyle bir baktı. Bu adamda farklı bir şey vardı: yüksek bir sınıfa ait olmanın verdiği hava, tavırları... Böylece Capone oyuna katılmaya karar verdi. Paraları şahsen saydı ve Lustig'e verdi. "Pekala, kont" dedi Capone. "Söylediğin gibi altmış gün içinde iki katına çıkar bakalım." Lustig parayla gitti, Chicago'daki bir kiralık kasaya koydu, diğer bazı para kazanma hilelerinin sürmekte olduğu New York'a yöneldi.
    50.000 dolar dokunulmadan kaldı. Lustig onu ikiye katlamak için bir çaba göstermedi. İki ay sonra Chicago'ya döndü, parayı kasadan aldı ve Capone'a bir ziyarette daha bulundu. Gangsterin duvar suratlı korumalarına baktı, özür dilercesine gülümsedi. "Lütfen özürlerimi kabul buyrun. Planımın başarısız olduğunu üzülerek bildirmek istiyorum... Başarısız oldum."
    Capone yavaşça ayağa kalktı. Lustig'e bakarak onu nehrin hangi kısmına atması gerektiğini düşündü. Fakat kont cebine uzanarak 50.000 doları çıkardı ve masaya koydu. "İşte efendim, paranız kuruşuna kadar burada. Özürlerimi tekrar ediyorum. Bu çok utanç verici. İşler benim umduğum gibi gitmedi. Paranızı siz ve kendim için ikiye katlamayı çok isterdim. Tanrı biliyor ya buna çok ihtiyacım vardı, ama planım gerçekleşmedi."
    Capone şaşkın bir şekilde koltuğuna çöktü. "Senin bir dolandırıcı olduğunu biliyorum, kont" dedi. "Buraya girdiğin anda bunu anlamıştım. Ama bu... Yani paramı geri alman... Şey..." Lustig, "Lütfen özürlerimi kabul edin, Bay Capone" dedi şapkasını alıp oradan ayrılırken. "Tanrım! Sen dürüstsün!" diye bağırdı Capone. "Eğer zor durumdaysan, sana yardımı olması için şu beşliği al." Elli binin içinden beş tane bin dolarlık saydı. Kont şaşkın görünüyordu, başıyla selam verdi, mırıldanarak teşekkürlerini sundu ve parayı alarak çıktı.
    Lustig'in baştan beri peşinde olduğu şey zaten bu beş bin dolardı.
  • Şeker Portakalı, popülerliğinden dolayı sürekli okumayı ertelediğim, felsefi veya düşünsel bir ağırlığı olmayan, fakat duygusal ağırlığın had safhada olduğu bir kitaptır.. Bu yüzden düşünsel veya felsefik bir ağırlık bekleyen okurların bu beklentilerini bu kitaba karşı törpülemeleri gerekmektedir.. Bu bilgileri not ettikten sonra şimdi de "İnceleme" adı altında duygusal yazıma girebilirim..

    Şeker Portakalı'nı kimler sevdi, bilmiyorum.. Niye sevdi, bilmiyorum.. Kimler sevmedi, bilmiyorum.. Niye sevmedi, bilmiyorum.. Hakkında kimler ne dedi, onu dahi bilmiyorum.. Ben, bugün bu yazıda sadece kendime, yaşamıma, duygularıma ve Zeze'ye yer vereceğim.. Tabii bazı başka kimselere daha yer vereceğim.. İlk olarak, romanı bitirdikten şu yazıyı yazdığım ana dek kendimi zorladım.. Ama bir türlü yazamadım ve ilk denemelerim boş çıktı.. Şu an bile hâlâ kitabın etkisindeyim ve ellerim tir tir titriyor.. Telefonu tutmakta ve bu yazıyı düzgün yazmakta o kadar çok çaba sarf ediyorum ki, unuttuğum yerler olabilir.. Hâlâ kalbimin çarpıntısı, vücudumun zangırdamasına neden oluyor.. Emin olun ki bu, sadece kitabın etkisi değildir.. Nasıl başlayacağıma karar veremedim henüz.. Bu boş satırları okuyacak birileri olursa, girişi bu denli uzatmamı mazur görür umarım.. Mazeretimi dile getirebilirsem, belki o zaman olur.. Ama siz yine de mazur görün ve affedin..

    Hâlâ yüreğim ve ellerim titremede.. Zira her sayfada, her cümlede ve hatta ve hatta her kelimede çocukluğumu okudum.. Çocukluğum, saniye saniye film şeridi gibi aktı zihnimde.. Emin olun ki, burada anlatacaklarımın teki bile abartı değildir..

    Yaralar kolay kabuk bağlamaz.. Kabuk bağlayan yara da kanamaz -diye bir şey yoktur.. Allah'ım nefes almakta hala güçlük çekiyorum.. Çünkü Zeze, onca yıldır özenle saklamaya çalıştığım, kabuk başlaması için yüzlerce merhem sürdüğüm, gömüp üstüne toprak atmaya çalıştığım ne varsa su yüzeyine çıkardı.. Kabuk bağlayan yaraların kabuğunu parçaladı, gömdüklerimi çıkardı.. Hepsini der top edip bi güzel tuzlu suya bastı..

    Acıyor.. Öyle böyle değil.. Bu canın acısı değil.. Bu yüreğin sancısı değil.. Bu, bu sadece minik bir ruhun sancısıdır.. Ah, Zeze!. Kader arkadaşım.. Bu, sevgisizliğin, dışlanmışlığın acısıdır..

    Farelerin tünediği bodrumda abimle geçirdiğim günü anımsadım.. Halam zar zor ikna edip de babamı çıkartmıştı bizi.. Üstümde kırılan onlarca sopaları anımsadım.. Mahlep ağacını bilir misiniz?. Ya o ağacın dalından yapılma sopayı.. Ben bilirim.. Kolay kolay kırılmaz o sopa!. İki kez kırılmıştır sırtımda.. Ya badem ağacını?. Onun da sopası iyidir.. Bir mahlep etmez ama, değdi mi, kıpkırmızı, mosmor ve hatta bazen simsiyah bir çizgi çekmeden asla geçmez.. Sopanın vurulma şiddetine göre değişir rengi.. Kırmızıyı da tattı vücudum, moru da, siyahı da.. Ya narı bilir misiniz? Evet, meyvesi güzeldir fakat sopası var ya!. İncedir nar dalı.. İnce dediysek de öyle çıtkırıldım değildir.. Esnektir nar sopası.. Mahlep kadar sağlam, badem kadar etkili.. Zirve nardır anlayacağınız.. Ama yok, nardan pek nasip almadım.. Tek övüncüm budur.. Hele bir yere çalması var ki babamın beni.. Nasıl tarif etsem ki.. Bildiğiniz Naim Süleymanoğlu gibiydi mübarek.. Bir elini bacak arama atıp, öbür eliyle de ensemi kaptı mıydı, kaldırırdı baş üstüne.. Sonra da GÜM!. O esnada zemin neyse.. Hak getire.. Kimi zaman kayamsı taşlardı, kimi zaman çakıl, kimi zaman da döşekti.. En az acıtanı, tahminlerin aksine taşa çaldığıydı beni.. Sıfır hasarla kurtulmuştum.. Pantolonum boydan boya yırtılmıştı o kadar.. En çok acıtanı da döşeğe çaldığıydı.. Hala izini taşırım zira.. Burnumdaki bir damar patlamıştı da.. Bugün biraz fazla güneşe veya sıcağa maruz kalırsam, Fırat Nehri gibi akıyor mübarek.. Başta kan durmak nedir bilmezdi.. Hiçbir şey de kar etmezdi.. Neyse ki şimdi nasıl durduracağımı biliyorum.. Yetti miydi?. Aaa!. Pardon, çoğu geceler abimin beni öldüresiye dövdüğünü unuttum.. Buna rağmen evde en sevdiğim kimsedir.. Anca nefes nefese kaldığımda bırakırdı.. Yani bildiğiniz gibi değil.. Hiç astım hastasının kriz geçirdiğine şahit oldunuz mu?. Bir nefes çekmek için nasıl çırpındığını gördünüz mü?. Bütün ağzı, burnu ve hatta kulakları bile nefes almak için açılır.. Tamam kulak biraz abartı olabilir.. Ama vücudun o zangırdaması ve çırpınışı var ya.. Ölüm zangırtısı derim.. İşte öyle olunca korkar bırakırdı.. Bir de üvey abimin boğazıma yapışıp yüzüm renkten renge girinceye kadar sıkışı var ki.. Ne siz sorun ne de ben söyleyeyim.. İşin komik kısmı da ne biliyor musunuz?. Ben Zeze gibi değildim.. Yani haşarı ve yaramaz değildim.. Küfür dahi etmezdim.. Biri ağzımdan yek bir laf duysa, sevince boğulurdu.. Nasıl konuşayım ki?. Kimle konuşayım?. Sudan sebeplerle beni bunca dövmüş babamla mı?. Her gün nefes nefese bırakan abimle mi?. Beni boğmaya çalışan üvey abimle mi?. Yoksa bir hocamın tayini çıktığı için bulunduğum yerden ayrılacağından ve beni de çok sevdiğinden dolayı araya araya evimizi bulup gelip benle vedalaşarken terli ve tozlu yüzümü öpmesinden dolayı bana sonradan "evladım olmana rağmen o halinle seni bırak öpmeyi, sana sarılmazdım bile" diyen annemle mi dertleşseydim?. Zeze gibi bir Bay Portuga'm olmadı ki..

    Ne öyle yediğim sopaların ve dayakların geçerli bir sebebi vardı.. Ne de başka bir şeyin.. Tek bir sefer hariç.. Tek bir kez hırsızlık yaptığım için dövmüştü babam beni.. Onu da saymadım dayaktan zaten.. Hak etmiştim çünkü.. O gün de üstümde bir mahlep ile bir badem kırılmıştı.. Ama şimdi dahi geçerli bir nedeni olduğu için hoş karşılıyorum.. Ama ya öbürleri?. İşte, Şeker Portakalı, bütün bunları gün yüzüne çıkardı.. Oysa ne güzel yavaş yavaş unutuyordum.. Gerçi bundan önce bir gece arkadaşlarla içmeye gittiğimizde, alkole karşı olan bir arkadaşın vazgeçirmesi üzerine yine anımsamıştım bu anıları.. "Beş yaşında bir çocuk intihar etmeyi düşünür mü?" diye bir soru sordum.. Cevap vermedi.. "Ben denedim," dedim.. "Tabii, başarısız bir eylem oldu ama denedim.." Öylece yüzüme baktı.. "Beş yaşında bir çocuğun intihar eylemine girişmesinin tek bir makul cevabını ver, hemen şimdi bırakırım" dedim.. Yine yüzüme bakmak ile yetindi.. Çünkü hiçbir mantık bunu kabul etmez, hiçbir makul sebebi yoktur bir çocuğun intihara teşebbüsünün..

    Ah, Zeze!. Gördün mü su yüzeyine çıkardıklarını?.

    Dedim ya, bu acı, canımızın yanmış olmasının acısı değil.. Bu, tenin acısı değil.. Bu yüreğin sancısı değil.. Bu ruhun sancısıdır.. Hayatında sevgi nedir bilmeyen bir ruhun dramıdır..

    --------------------------------------------
    “Önemi yok, onu öldüreceğim!”
    “Ne diyorsun sen, küçük; babanı mı öldüreceksin?”
    “Evet, yapacağım bunu. Başladım bile. Öldürmek, Buck Jones’un tabancasını alıp güm diye patlatmak değil! Hayır. Onu yüreğimde öldüreceğim, artık sevmeyerek… Ve bir gün büsbütün ölecek.”
    --------------------------------------------

    Ama olsun be!. Belki bir gün sevgiyi de tadarız Zeze.. Ne dersin?.

    https://m.youtube.com/watch?v=j6tpmV2wapo
  • Bir yanlışı iki kez afladım, üç etti elvedaladım.
  • "İşin tuhafı, zamanında sona ermiyor hiçbir olay. Bu kez bitirdiğimi sanıyordum."
    "Her olayın en az iki kez yinelendiğini bilmiyor musun? Önce gerçekten, sonra da şakadan. Boğularak ölmüş birinin cesedinin su yüzüne çıkması gibi."
  • "1953 yazında iki bin metrenin üstünde bir yaylada doğmuşum. Annem beni kucağına ilk aldığında ağlamayıp güldüğümü, havaya kaldırıp, 'Sen yaşayacaksın! Güçlü ve uzun ömürlü olacaksın, hepimizi bahtiyar edeceksin!' diye haykırdığında başımdaki kara tüylerin dağ esintisiyle uçuştuğunu anlatır." (s.9)

    Köylerde yaşayanlar, köylerde akrabası olan veya yolu bir şekilde köye düşen hemen herkes köy hayatı ile ilgili değişimlerin farkındadır. Değişim canlılar için kaçınılmaz bir süreçtir. Bundan kurtuluş yoktur. Hangi köye giderseniz gidin, köyümüzün yaşama tarzının ve beslenme alışkanlıklarının çok değiştiğini görürsünüz. Kendi ürettiklerini tüketmek yerine, şehir hayatının veya hızlı yaşamanın beraberinde getirdiği alışkanlıklar olan yeme-içme kültürünün, bugün en ücra köylerimizin mutfaklarına ve sofralarına kadar girdiğini görebilmekteyiz. Oysaki bu eskiden böyle miydi? Havanın tertemiz, gürültüsüz ve yeni doğan güneşin merhaba dediği bir sabahın seherinde, sakız gibi beyaz çarşaflı yatağından kalkıp, pencereyi açarken o tertemiz oksijeni solumak... O değişilmez temiz havası, manzarası ve samimi insanları...

    İşte "Kayıp Toprak" adlı romanımız da 1950-1970 arası, köy kültürümüzü henüz kaybetmediğimiz zamanlara götürerek, bir aile dramını gözler önüne seriyor. Genelde dört ana karakter üzerinden anlatıyor yazar hikâyeyi:
    √Mehmet: Baş karakter. Aynı zamanda roman anlatıcımız. Olayları, Mehmet'in gözüyle okuyacağız. Çalışkan, uslu, akıllı ve ailenin gözdesi.
    √Yusuf: Abi rolünde. Her ne kadar köyde yaşarken ailenin asıl gözdesi ve örnek alınacak karekter olsa da şehirin akibetine uğrayar, içki ve kumara bulaşacaktır.
    √ Selim: Baba rolünde. Ailenin en safı. Geçmişinde çalışkan ve ailesine düşkün bir karakter olmuş olsa da, saflığı yüzünden topal kalacak ve bir nevî hayata küsecektir.
    √ Aşme: Anne rolünde. Cesur, mert, korkusuz. Tam bir köylü kadını. Ailesi için canını vermeye hazır.

    Olay adına türküler yazılan Muş ilinin, Sofyan köyünde geçmektedir. Ailemiz geçimini çobanlık yaparak kazanmaktadır. Başka yapılacak bir meslekte yoktur o zamanlar. Ya çobanlık yapacaksın ya da tarlanı sürüp, ekinlerini toplayacaksın. Ama kimse halinden şikayetçi değildir. Mis gibi köy ekmeği kokusu, tavukların altından aldığımız tazecik yumurtalar yeni sağılmış sıcacık süt... Tertemiz köy havası, yağmur yağdığında toprağın ve yağmurun birleşiminden çıkan o eşsiz koku...

    Ailenin yaşamı tekdüze devam ederken beklenmedik bir olayla, yaşamlarını alt üst olduğunun sinyali verilecektir. Baba rolündeki Selim, o günkü işini arkadaşın ısrarına dayanamayarak erteler ve arkadaşına taş taşımak için yardım etmeye gider. Ama nereden bilecek ki, bu saf kalbin ona bacağının kesilmesine ve topal kalmasına yol açacağını... Taş taşımak da arkadaşına yardım ederken, yere takılıp düşer ve taş dizini parçalar. Köylerde o zamanlar ne sağlık ocağı vardır ne de bir doktor. Selim'in bacağının tedaviye ihtiyacı vardır ama çektikleri zorluklar malum. Mecburen köyde yaşayan ve bu işlerden anlayan tek kişiye giderler. Köyde kasaplık yapan Atilla'ya. Ama bilmedikleri bir şey vardır ki Atilla, bu aile kin beslemekte ve hayvanlarını yok pahasına satın almak istemektedir... Atilla, Selim'in bacağını tedavi eder. Ama bizim milletimizin sağlık konusunda çoğu kez hastaneye gitmek yerine, kırık-çıkıkçıya gittiği için; olacaklara da katlanmak zorundadır. Selim'in bacağı yanlış tedavi sonucu kangren olmuştur ve her ne kadar, sonradan hastaneye gitmeyi akıllarına getirseler de artık çok geçtir. Sağ bacağının kesilmesi lazımdır; hem de o zamanlar narkoz ve benzeri olmadığı için ne acılar çekeceğini siz düşünün...

    Selim artık Sofyan' da kalamamaktadır. Topal kaldığı için ne insan içine çıkabiliyor ne de ailesini geçindirebiliyordu. Onun için tek çare kalmıştı; doğduğu köy olan Hemgin'e dönmek. Ama nereden bilebilirdi ki felaketlerin orada da bu ailenin peşini bırakmayacağını...

    Selim'in oraya gitmekdeki amacı babasından biraz kalan topraklardır. Giderde. Ailesini alıp, tüm hayvanlarını satıp, Muş'un başka bir köyü olan Hemgin'e gider. Ama beklemediği bir şey vardır. 20 yıldır köye gelmediği için topraklarını köylüler işletmekte ve geri vermeye de niyetli değillerdir. Tabii o zamanlar, Hemgin'de yaşayanlara göre ne hak vardır ne de hukuk. Güçlü olan kazanır misali... Bir topal baba, nasıl başa çıksın o kadar köylüyle? Köylüler istemez burada aileyi. Gitmeleri için her şeyi yaparlar. Selim'in ailesinin kaldığı evi yakmaya çalışırlar, evi taşlamaya çalışırlar... Bunların hepsi de bir parça toprak için... Hâlâ da memleketimizde devam eden, kardeşi kardeşe düşüren bir toprak parçası için... Onlar toprak için savaşadursun, köyde deprem olur. Ne ev kalır ne de toprak. Hani uğruna ölecekleri kadar çok sevdikleri toprak var ya! İşte o toprak...

    Ailenin tek çaresi kalmıştır artık. İzmir'e göç etmek. Hayatlarına İzmir'de devam ederler. Yoklukla, parasızlıkla... Ama gene de el açmazlar kimseye. Ne gözleri vardır birisinin ekmeğinde ne de çalmaya... Haysiyetleriyle, şerefleri ile yaşarlar. Büyükşehir kendilerini yutmaya çalışır ama buna izin vermezler...

    "Her şey iyi olacak" dedim, "her şey iyi olacak canım babam." (s.357)

    Birlikte yaşamayı öğrensek ve içimize sindirsek, yığınla toplumsal olay yaşanmamış olacak. Maalesef bunu başaramıyoruz... Birlikte yaşayamamanın temel nedeni, bireylerin birbirlerine sevgi ve saygıyla yaklaşma alışkanlığı edilmemiş olmaları...

    Farklı düşüncelerimiz olacaktır; keza farklı söylemlerimiz ve siyasal tercihlerimiz de. Farklar yüzünden birbirimizi hasım gibi görmemeliyiz. Farklı ideolojik bakışlar, fiili duruma neden olmadıkça ve eylem halini alıp yasaların dışına çıkmadıkça, toplumun zenginliği olarak kalır. Bu zenginlik bizi, tartışarak da olsa mutlaka bir çağdaş düşünce platformuna taşır. O platformda da sorunlarımızı kolayca çözer yeni hedeflere yönelebiliriz...

    Şuraya "Martin Luther King"in bir sözünü bırakarak incelemeye veda etmek istiyorum:
    "Ya birlikte kardeş gibi yaşamayı öğreneceğiz ya da aptallar gibi hep beraber yok olacağız."

    https://i.hizliresim.com/bV2W5Z.jpg

    S.Y.
  • Kırk iki yaşındayken bir gün sırtımda soluk almamı zorlaştıran bir ağrıyla doktora gitmiştim. Adam bunu hiç önemsemedi: "Sizin yaşınızda bu ağrı doğaldır." dedi
    "Öyleyse doğal olmayan benim yaşım."
    Doktor merhamet yüklü bir ifadeyle gülümsedi. "Görüyorum ki siz bir filozofsunuz," dedi. Yaşımı ilk kez yaşlılıkla ilintili düşünüyordum, ama bunu unutmakta gecikmemiştim.
  • #Kitapyorum
    #EmileZola
    #Germinal

    Adını tohum, bereket, ürün anlamına gelen
    "Germinal" sözcüğünden alan bu roman, 1860'lı yılların çalkantılı Fransa toplum yapısını ve Montsou kasabasındaki maden işçilerinin içler acısı yaşamlarını ve mücadelelerini ele alıyor.
    Sonuna kadar cesur ve tavizsiz düşüncelerini söylemekten, toplumsal olayları, ezilen halkları duyarlı yazar kimliğiyle ortaya sermekten dolayı aydın çevrelerin saygısını ve takdirini kazanmıştır. Natüralizm akımının en önemli temsilcilerinden olan yazar; romanları için gerekli yaşam deneyimini zorluklar içinde geçen gençlik yıllarında edinmiştir.
    Sanat şubelerinin içinde olan edebiyat dalı bir kez daha kendi dilimizde, kendi idrakimizde anlama kudretine eriştiriyor bu çeviri. Diğer toplumların, milletlerin hümanizma ruhunun benimsenmesi, şüphe götürmez bu eserlerin beninsenmesiyle ortaya çıkıyor besbelli.
    Evet yıl 1860 demiştik... Grev ve başkaldırı sinyallerini vermiştir artık.
    Bir tarafta ceplerini günden güne dolduran, görkemli şaşaalı bir hayat süren burjuva kesimi... Diğer tarafta sonu gelmeyen yoksulluklar, hayvanca çalışmalar, koyun sürüsü gibi yalnız yününden değil, beylerin keyfi istedi mi canından bile olan aç, çaresiz insan güruhu...
    Taaa doğdukları ilk yıllardan itibaren, cinsiyet farketmeksizin inerlerdi o maden denilen koca karanlık, ateş püsküren, insanları bir bir yutan derin dehlize.
    İndikleri yerde bir biterdi insanlıkları bir de yukarı çıktıklarında maalesef. Fakirlik, açlık, çaresizlik beraberinde vurdumduymaz bir ahlak anlayışını ve inançsızlığı getirmiştir sonuç olarak tabi. Parçalanan aileler, sönen umutlar, yitip giden yarınlar ;yozlaşmış bu toplum ürünlerini kusuyordu artık ülke topraklarına.
    Çok derin, anlamlı karakter tahlilleri ve inanılmaz gerçekçi kurgu ve zengin betimlemeleriyle yazar, siyasal ve toplumsal sorunları çok şey ifade ederek açıklığa kavuşturuyor. Kent soylularının ve de zengin din görevlilerinin suya sabuna dokunmayışlarını eleştirirken açık ve cüretkar kalemini esirgememiş okuyucular için .
    Ahhh tabiki de aşk
    Aşk olmazsa olur mu hiç? Bu kadar hengamenin içinde illaki olacak .
    Etienne ve Catherine... Küçücük kırıntı şeklinde umutlarının içinde bile olsa tohum veren, filizlenen iki sevgili.(Sonları iyi mi🤔kötü mü🤔oluyor??? Orası kitapta ) Israr etmeyin kitabı anlatırım haaa
    Mutlu olmak içinde mutsuz olmak içinde neden Tanrı'yı alet eder insanoğlu? 🤔
    Cennete, Cehenneme ne gerek var? 🤔
    Kendi mutluluğumuzu kendimiz kuramaz mıyız? 🤔
    3 kelimeyle... Muhteşem, etkileyici ve sarsıcı bir eserdi. Kesinlikle okumayanlar geç kalmadan okusun derim
    Teşekkür ediyorum