Geri Bildirim
  • Bir kurban gibi hissederiz ama neyin kurbanı? Çok kısıtlı, belki de hiçbir kontrolümüz olmayan koşulların kurbanı. Buna "kader" demeyi tercih ediyoruz ya bu bir kazayı aşağılamak gibi. Sadece başarısız olmakla kalmıyor, utancınızı katlamak için cahil ve hantal bir kaybeden olarak tanımlanıyoruz. Kaderin yüzü yoktur ama çoğu zaman ona bir yüz vermeye çalışıyoruz. Bu saldırıdan kurtulmak ve haysiyetlerini ve öz-saygılarını korumak için, kurbanların kendilerinin suçluları tespit etmesi, parmakla göstermesi ve adlandırması gerekiyor; tabii suçluların da tespit edilebilir, gösterilebilir ve adlandırılabilir bir yüze sahip olması gerekiyor. Göçmenler, özellikle kısa süre önce gelenler, bu gereksinimleri çok iyi karşılıyorlar. Hepsinin önceden belirlenen (gazeteci ve politikacılar halkın isteklerini karşılamak için büyük bir hevesle yapar bunu) bir ismi (en azından jenerik bir isim) var. Bu da iki kere ikinin dört etmesi gibi güvenilir (apaçık) ve kolaylıkla ulaşılabilir sonuçlar ortaya çıkarıyor: İşinizin kırılgan olduğunu bildiğinizi ve durumunuzun belirsiz olduğunu yolda onlarla karşılaşmadan önce unutursunuz; ancak bir kez ulaştıklarında ya da yola çıktıklarında durumun bu olduğunu pekâlâ bilirsiniz.
    Zygmunt Bauman
    Sayfa 90 - Ayrıntı Yayınları
  • Öncelikle, tertip ettiği Aytmatov etkinliği (#29775133) ile kitabı planladığımdan daha erken okumama vesile olan sevgili Okuma Delisi başta olmak üzere etkinlikte emeği geçen herkese teşekkür ederim... Dişi Kurdun Rüyaları benim Aytmatov ile 7. buluşmam... Açıkça ifade edebilirim ki bu kitap, okuduğum diğer altı kitaptan pek çok yönüyle farklı bir kitaptı. Bu farkların neler olduğuna incelemede yeri geldikçe değinmeye çalışacağım...

    Kitaba başlamadan önce kendimi açıkçası Jack London 'ın Beyaz Diş 'i gibi bir konuya hazırlamıştım. Aslında bakarsanız, kitabın ilk bölümlerinde bu tahminimde yanılmadığımı gördüm. Akbar adlı dişi bir kurt, eşi Taşçaynar ve yavrularının doğal yaşam içindeki savruluşları ile açıldı hikaye... Ancak devamında bambaşka sürprizlerle karşılaştım... Aytmatov, kendine özgü bir kurgu tekniğiyle öylesine derinlere inmiş ve ele aldığı konuları öylesine açık bir dille sorgulamış ki; kitap bittiğinde bir değil üç kitap birden okumuş gibi hissediyorsunuz...

    Asıl tartışmak istediğim mevzulara girmeden önce kitap hakkında da kısaca birkaç cümle eklemek isterim...

    Kitap üç bölümden oluşuyor. Birbirine kimi zaman teğet geçen, kimi zaman dokunan ama genel anlamda ortak bir mesajı dile getiren üç farklı hikaye ve üç farklı ana karakter var. Bunların ilki, az önce bahsettiğim dişi kurt Akbar... İnsan eli değdikçe doğal yaşam alanları daralan ve hayatı sürekli zorlaşan bir kurdun öyküsü... Diğer hikayede eski bir papaz okulu öğrencisi olan ve geleneksel inancı sorguladığı için okuldan atılan Abdias adlı idealist bir genç var. Abdias, okuldan atıldıktan sonra kendine gazetede iş buluyor ve buraya bir yazı dizisi hazırlamak için küçük bir uyuşturucu çetesinin içine giriyor... Son hikayede ise Boston adlı bir çobanla tanışıyor ve Boston'un dönemin komünist sistemiyle olan mücadelesine tanık oluyoruz. Bonus olarak da Abdias'ın hikayesinin içinde farklı bir bölüm olarak İsa Peygamber ile Yahudiye Valisi Pontius Pilatus arasındaki konuşmanın yer aldığı bölümden de bahsetmeden geçmek olmaz diye düşünüyorum. Çünkü bana göre bu bölümde altı çizilmesi gereken çok fazla satır var.

    --------------------------------

    Kitabı henüz okumayanlar için kitapla ilgili daha fazla detaya girmek istemiyorum. Her üç hikayenin de kendi içinde birer müstakil eser olabilecek kalitede olduğunu söylemeliyim. Diğer kitaplarından da aşina olduğumuz üzere Aytmatov, acıyı ifade etme ve okuruna da bu acıyı iliklerine kadar hissettirme konusunda oldukça bonkör bir yazar:) Kitap boyunca bazı karaktere beddua edip lanet okumaktan dilimde tüy bitti:) Böyle yazmak tabii ki yazarın takdiri ve ben Aytmatov'un neden bu yolu seçtiğini de az çok anlayabiliyorum. Eğer bir yazar kitabında bir şey anlatmak, bir mesaj vermek istiyorsa ve okurların bu mesaj üzerinde düşünmesini, sorgulamasını hedefliyorsa, elinde bazı gerçekleri böyle çıplak şekilde dile getirmekten başka bir seçenek kalmıyor.

    Onun bu tercihi benim üzerimde baya etkili de oldu açıkçası. Birkaç gündür sık sık kitap üzerinde düşünüyor, kendi yaşamıma ve fikirlerime ilişkin pek çok konuyu gözden geçiriyorum. Bir kitap bir okuruna bundan daha değerli bir hediye verebilir mi sizce? Üzerinde düşündüren, kendini sorgulatan, doğal rutini altında ezildiğin hayata karşı kafanı kaldırıp tekrar bakmanı sağlayan bir kitap, benim bakış açımda en değerli kitaptır sevgili 1k dostları...

    --------------------------------------

    Peki, o halde gelelim kitaptan bana kalanlara... Bunu bu incelemede ne kadar derin tartışabilirim emin değilim. Ancak dilim döndüğünce yüzeysel de olsa birkaç konuya değinip en azından kayıt altına alırım diye düşünüyorum.

    Kitap genel çerçevede iyi-kötü mücadelesine odaklanıyor. Aytmatov'un kendini bir iyinin bir kötünün yerine koyduğu ve olabildiğince objektif olarak sorgulamaya çalıştığı konulardan bazılarını bir çerçeve çizmek adına şöyle sıralayabiliriz:

    * Geleneksel inanç ve Tanrı tasavvuru bir insanın iyi olması için tek başına yeterli mi? İnançlı insan olmak bizi iyi bir insan yapıyor mu?

    * Kötülüğün tek nedeni sadece inançsız olmak mı? İnançsız bir insana kötülük yapmak serbest mi? Yoksa kötülük içgüdüsel bir dürtü mü? Yani hepimiz içimizde biraz olsun kötülük taşıyor muyuz? Taşıdığımız bu kötülüğü, fırsatını bulduğumuzda açığa çıkartıyor muyuz?

    * Tanrıyı mutlak bir şekilde her yerde soyut olarak mevcut bilmek ve böyle kabul etmek mi, yoksa Tanrı'yı kendi içimize, vicdanımıza yerleştirip ona göre hareket etmek mi bizi Tanrı'ya daha çok yakınlaştırır?

    * Kurulu sistem böyle istediği için mi yeryüzünde kötülük hakim yoksa insanoğlu zaten kötü olduğu için mi sistem böyle kuruldu?

    * Sıradan bir hayat yaşayan insanlar olarak çağımızdaki 'baskın kötülük'te bizim de bir payımız var mı? Yoksa sadece Erol Taş gibi kahkaha atıp Nuri Alço gibi gazoza ilaç koyan ya da Donald Trump gibi gücü kötüye kullanan adamlar yüzünden mi dünya bu halde?

    --------------------------------------

    Bu soruları çoğaltabiliriz ama ben bu kadarının yeterli olacağını düşünüyorum... Herkesin de fırsat buldukça ve kendiyle baş başa kaldıkça bu ve buna benzer soruları kendine sorması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü soru sormanın, sorgulamanın kimseye zarar vermeyeceği gibi insanın kişisel gelişimine çok büyük bir katkısı olduğu su götürmez bir gerçek. Bakara suresi 30. ayette anlatıldığı gibi Allah, meleklere "Ben, yeryüzünde bir halife atayacağım" dediğinde melekler, "Orada bozgunculuk yapan, kan döken birisini mi halife yapacaksın?" şeklinde cevap veriyor. Yani soru soruyorlar! İbrahim peygamber ise yine Bakara 260'da "Ey Rabbim! Ölüye nasıl hayat verdiğini bana göster!" şeklinde bir soru soruyor. Allah'ın "Yoksa inanmıyor musun?" cevabı üzerine de "İnandım, ancak kalbimin tatmin olması için..." şeklinde cevap veriyor. Yani bu ayetler de gösteriyor ki, kalben tatmin olmanın yolu soru sormaktan geçiyor.

    Neyse, mesaj gerekli yerlere ulaştıysa biz kaldığımız yerden devam edebiliriz:)

    Ben de pek çoğunuz gibi insanları iyi ve kötü insanlar olarak ayırırdım kendime göre. Bu mantıkta ben iyi insandım, ağaçları kesip yerine konut projesi diken kişiyse kötü insandı. Ben çalışarak para kazanan iyi bir insandım ama fabrikalarda başkalarının emeklerini sömürerek üretim yapan patronlar kötü insanlardı... Ya da ben kazandığı parayla ihtiyaçlarını karşılayan iyi bir insandım ama faizle herkesin hayatını karartan banka patronları kötü insandı vs...

    Bir yerden sonra bu düşüncenin sorunlu bir düşünce olduğuna kanaat getirdim. Çünkü benim gibi düşünen ve benim gibi yaşayan pek çok insan o ağaçların katledildiği konut projelerinde oturup, insan emeği sömürülerek üretilen ürünleri kullanıyor ve tatile gitmek veya araba almak için banka kredisi çekiyor. Kötülüğün neden-sonuç ilişkisi perspektifinden bakarsak, tetiği çekmese de şarjörü dolduruyor ben ve benim gibi insanlar... Evet kötü değiliz belki de ama baskın kötülükte mutlak bir rolümüz var şu hayatta...

    Buradan belki şöyle bir sonuç çıkartabiliriz; İnsanları iyi ve kötü olarak sınıflamak bizi bir yere götürmüyor. Her insanın içinde belli oranlarda iyilik ve kötülük var. Hepimiz direkt ya da dolaylı olarak hayata belli oranda iyilik ve kötülük salgılıyoruz. Bunun totalinde ise işte şu an tam karşımızda duran manzara ortaya çıkıveriyor.

    ------------------------------------

    Olaya inanç boyutundan baktığımızda da geleneksel algının ve Tanrı tasavvurunun bizi mutlak iyiliğe çıkarmadığını görüyoruz. Son 15 yılda muhafazakar ve dindar bir erk tarafından yönetilmemize karşın ahlâken dip noktaya gelmiş olmamız da bunun günlük hayattaki bir karşılığı olsa gerek... Bunu kısır bir siyasi taşlama gibi değil de sosyolojik bir tespit olarak dile getiriyorum. Amacım kimseyi karalamak değil. Ancak kendini dindar olarak ifade eden milyonlarca kişinin Kaf suresinde geçen "Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şahdamarından daha yakınız" ayetini çoktan unuttuğu bir gerçek... Eğer geleneksel dindarlık, insanı otomatikman iyi yapsaydı, şu an hepimizin hayatının en güzel günlerini yaşıyor olması gerekirdi.

    İşte bu noktada Abdias karakterinin 'Tanrı vicdanda yaşar' tezinin üzerinde biraz daha düşünmek gerekiyor. Tanrı'yı gökte değil de kendi vicdanımızda aramak; bir olay karşısında içimizden gelen sese Allah'ın bir buyruğu gibi bakabilmek belki de bizi O'na çok daha yakınlaştıran bir kuvvet olacaktır...

    Diğer taraftan vicdan muhasebesi, sadece inançlılara özgü bir durum olmadığından dolayı, iyilik ve kötülük tek başına inancın meselesi olmaktan çıkıp her insanı eşit bir şekilde içine alan bir varoluş meselesi haline gelir.

    ----------------------------------

    Bir de dolaylı yoldan kötülük meselesine kısaca değinip bu faslı kapatalım. Hani dedik ya; kötü değiliz belki ama baskın kötülüğün içinde biz de varız diye... Geçtiğimiz aylarda sizinle bir belgesel paylaşmıştım (#26363705 ). Vaktiniz olduğunda seyretmenizi tavsiye ederim. Bu belgeselin konusu, üzerinde konuştuğumuz konuyla yakından ilişkili... Belgeseli seyrettikten sonra hala gidip Mango'dan, Zara'dan ve benzerlerinden alışveriş yaparsanız dolaylı kötülükte katettiğiniz mesafeyi daha net olarak görebileceksiniz. Tabii bu sadece bir örnekten ibaret. Hayatımızda bunun gibi nicesi var ve biz tüm bu yaşananların ne kadar içindeyiz, bunun hesabını kendi kendimize yapmamız gerek...

    Kitapta inanç konusu İsa peygamber ve Abdias karakteri üzerinden geniş bir şekilde ele alındığı için ben de incelemeyi yazarken merkeze ister istemez bu konuyu koymak durumunda kaldım. Ancak iyi-kötü mücadelesi, insan varoldukça varlığını sürdürecek ve hayatımızda farklı şekillerde yer alacak sonsuz bir mücadele... Biz bu mücadelede tek başımıza olayın akışını tersine çevirecek bir rol üstlenemeyeceğiz hiçbir zaman. Ancak kendi içimizdeki mücadelede her zaman bir karar verme, yönlendirme hakkımız olacak. Neticede günün sonunda iş 'herkes kendi kapısının önünü süpürse...' meselesine gelip dayanıyor...

    -----------------------------------

    İncelemenin başında Aytmatov'un bu eserinin okuduğum diğer altı eserine göre farklı olduğundan bahsetmiştim. Bu konuya da açıklık getirip hayli uzayan bu incelemeye bir nokta koymak istiyorum:) Bugüne kadar Aytmatov kitaplarında Kırgız coğrafyasını, o kültürü ve o bölgenin insan hikayelerini okumaya alışmıştım. Bu kez ilk iki bölümde bambaşka bir Aytmatov ile karşılaştım. Sanki bir Rus klasiği okur gibi okudum bu bölümleri. Dili, kurgusu ve derinliği sanki başka bir yazarın elinden çıkmış gibi çok farklı geldi bana... Kitap, ancak üçüncü bölümde klasik bir Aytmatov kitabına büründü. Hatta bu bölüm, sanki Elveda Gülsarı 'nın devamı gibiydi. Aytmatov'un yazarlık yeteneğinin, kurgu kabiliyetinin ve konuları ele alış biçimindeki zenginliğin açık bir şekilde görülmesi açısından gerçekten çok özel bir kitaptı Dişi Kurdun Rüyaları...

    Buraya kadar vakit ayırabilen her bir okur dostumu tüm kalbimle selamlıyorum.

    Her birimizin pay sahibi olduğu daha iyi bir dünyayı el birliğiyle inşa etmek dileğiyle...

    Keyifli okumalar...
  • Ne okuduğumuzdan ziyade ne zaman okuduğumuz da önemli diye düşünüyorum. Çünkü beynimin o kadar dolu olduğu bir zamanda okudum ki, nerdeyse hiç bir şey anlamadım. Bu yüzden kitaba haksızlık ettiğimi düşünüyorum. Çünkü kitap tamamen konsantre olamadığımız zaman anlaşılması zor bir hal alıyor. Bir de bir kere okudum anladım diyebileceğimiz kitaplardan değil bence. Anlamak için en az iki kere okunmalı. Ben büyük ihtimal okumam ikinci kez ama siz okuyun.
    İyi okumalar..
  • Âişe(r.a);ilim,iffet ve ismet timsali,zarafet ve incelik mâdeni,zekâ,sevgi ve nezaket kadını...
    Âişe(r.a);Allah Rasûlü'nün mübârek zevcesi,Ebubekir radıyallahû anha'nın biricik kızı,Mü'minlerin temiz ve pak annesi...
    Âişe(r.a)Allah'ın selamını alan,mübârek dizleri çoğu zaman Rasulullah'a minder olan,En Sevgili(s.a.v)tarafından kördüğüm gibi sevilendir...İlim ve irfan yuvasıdır.Muallimdir,alimedir.Mümtaz bir şahsiyettir.Ancak Âişe annemizin evlilik yaşı,Cemel Olayı,bazı şiaların iftiraları gündeme geliyor hep.Örtülüyor bir nevi bu iffet timsali annemiz.O yüzden hep Hazreti Âişe'yi anlatan bir kitap okumak istiyordum.

    Mustafa Necati Bursalı'nın okuduğum ilk kitabı.Genelde hanım sahabeleri bayan yazarlardan okumayı daha çok severim.Ancak Mustafa Necati Bursalı'nın kalemini de sevdim :))Kitap iki bölümden oluşuyor.Ilk bölüm,Âişe annemizin doğumu,çocukluğu vs.anlatılıyor.1.bölümde Hazreti Aişeden çok Hazreti Ebubekir'i okuyorum gibi hissettim.Ikinci bölümde ise Rasulullah ile Âişe annemizin geçirdiği tatlı günler ve halifeler devri anlatılıyor.Ikinci kısmı çok sevdim:)Zaten Âişe annemiz ile Rasulullah'ın arasındaki muhabbete,sevgiye hep imrenmişimdir...Kitabı bunun için okudum diyebilirim :)

    Âişe annemizin kıskanç olduğunu zaten biliyordum ama bildiğimden de fazlaymis :))Kıskanılan Hakk'ın Nazlı Nebi'si(s.a.v) olunca tebessüm ediyor insan :)

    Yorulunca,dinlenmek için Hazreti Aişenin dizinde uzanıyor Efendimiz.Ve arada canı acısa bile kıpırdamıyor Âişe annemiz Efendisini rahatsız etmemek için...

    Ve Efendimizin Hz.Âişe'ye sevgisi...
    "Gözbebeğim"diyordu Âişe'sine.Öyle seviyordu onu,öyle koruyor,öyle bakıyordu Âişe'sine...Son günlerinde Âişesinin odasında kalmak istemişti.Ve duâ etmişti Rabb'ine:
    "Allah'ım maddi olarak adaleti gözetmeye çalışıyorum.Ama gönül meselelerinde affına sığınırım."
    En çok Âişe'sini seviyordu."Sen beni mutlu ediyorsun ey Âişe"demişti.Gözünde en sevgili o idi...
    Bir gün Âişe annemiz Sevde annemize yemek ikram etmişti.Yemeyince Sevde annemiz,yüzüne sürmüştü yemeği Hz.Âişe.Rasulullah gülümsemiş,"Ya Sevde,sen de Âişeye sür"demişti...
    Bir kez daha sana âşık oldum ya Resulullah ! Zevcelerine olan muhabbeti görünce bir kez daha aşık oldum sana Efendim !Ancak gerçek âşıklarını görünce utandım kendimden...Sen temizdin ve temizleri severdin Efendim !Benim ise gönlüm dünyayla kirlenmiş...

    Kitabı okurken Hatice annemiz geldi aklıma hep."Ben en çok Haticeyi seviyorum."demişti Allah Rasulü. Âişe'sini böyle seviyorsa,Haticetü'l Kübrâ'yı düşündüm hep..Ne güzel annelerimiz var Ya Rabbi ! Hamdolsun !
    Ne yazsam eksik kalacak Âişe annemize..Bu kitap olmasa bile mutlaka Hz.Âişe 'yi anlatan bir kitabı okuyun...

    Kitabı okuduğum zamanda çok önemli.. Başka bir zamanda okusam belki bu kadar etkilenmeyecektim. Ama öyle bir zamanda okudum ki !Çıkamadım etkisinden!Çok sevdim.

    O zaman duâmızı da edelim :)
    "Ya Rabbi!Âişe annemizin ahlakıyla ahlâklardır bizleri.Ilmimizi ve iffetimizi O'na benzet"
    Âmin :)

    Kitabı doğru zamanda okumak duâsıyla,TAVSİYEMDİR.
  • Söze nasıl başlayacağım, duygularımı nasıl aktaracağım diye düşünüyorum ama işin içinden çıkamıyorum. +18 uyarısı mı versem yoksa daha başka bir anlam mı ortaya atsam bilemedim. Konu, Osmanlı İmparatorluğu'nun Topkapı Sarayında hüküm sürmüş Kösem Sultanın hayatı. Ama ne Kösem Sultan ha? Sivri zekâsı, müthiş planları, entrikalarla dolu tuzakları, akılalmaz taktikleri bizi bizden alıyor. Okudukça ağzımız açık kalıyor. Jean Bell ise güzel bir kurgu ile gerçekleri, yaşanmış tarihi gözler önüne sunuyor.

    Bu Kösem Sultan ise zamanında esir bir Rum kölesi olarak saraya alınıyor. Haremde de padişah 1. Ahmet'in gözüne giriyor. Hatta o kadar gözüne giriyor ki 'menekşe gözlüm' olarak padişahın kalbini çalıyor. 1. Ahmet de menekşe gözlüsü için dünyayı ayaklarına seriyor, onun aşkı için dağları devirip, vezirlerin, hatta en yakınlarının bile kellelerini almaktan geri kalmıyor. Erkekler için bir ızdırap olan bu menekşe gözler, her erkeği ateşe atttığı gibi, padişahın da iplerini ele alıyor. Geceleri yaşanan aşk partilerle bu menekşe göz, yani Kösem, sarhoşluğun doruk noktasında gizli belgelere bir busenin eşliğinde, kendini kaybetmiş sultanın parmaklarında mühür vurdurmayı en iyi başaran bir kadın. Öylesine kendini iktidara adamış ki, padişah 1. Ahmet mi Kösem mi bilmek mümkün değil. Topkapı sarayı ve içinde yaşanan bütün entrika ve komploları bu eser sayesinde öğreniyoruz. Öğrendikçe de hayretler içinde kalıyoruz. Aslında bu hayretimiz bazı detaylar için. Normalde bazı anahatları hepimiz aşağı yukarı biliyoruz.

    Mesela bu konulardan biri haremağaları. Bu haremağaları hadım ediliyorlar. Bu hadım işlemi erkeklerin cinsel uzuvlarının kesilmesiyle gerçekleşiyor. Günlerce organdan kan gelmesi, ömür boyu idrarda sıkıntı çekmesi, erkekliğinin bitmesi, aşk ve sevgiden uzak kalması, bir kadının karşısında ezilip büzülmesi onlar için en büyük hakaret olmuştur maalesef. Çoğu zaten uygulama ile hemen ölüyor. Bu uygulama ile Padişah ve harem kadınlarının rahat rahat gezebilmesi amaçlanmıştır. Çünkü cinsel hazzı çok kısıtlı olan bir haremağası sultana veya nedimelere yangözle bakamayacak. Tabii kadınların ihtiyaçları olduğunda da bu yakışıklı hadımcılar gereken görevi yerine getirecek. Şöyle romana bir baktım da koskoca İmparatorluk bir genelevine dönüşmüş, fuhşiyatı sözde İslami kurallara göre uyguladıklarını bahseden bir topluluk. Kur'anda haram ve yasak olan zina suçu, haremden hapishanelere kadar sarayın her tarafında cirit atıyor. Padişah hanımından ziyade, mendilini hangi cariyenin önüne attıysa o cariye ile aşk bahçesine, yani haz odasına geçiyor. Bazen de padişahın hanımı, kocasının özelliklerine göre seçtiği güzel Rum veya başka uyruklu bir cariyeyi seçip padişahın huzuruna gönderiyor. Bu arada padişahın hanımı da yine kendi arzuları için nedime ve hadımcılardan oluşan bir toplulukta gönül eğlendirebiliyor. Bu oluşum lezbiyen ve gay türü insanlardan da oluşabiliyor. Hatta hapislerde kalan kadın köleler ise para karşılığında, gardiyanlarla ayaküstü ve başka yollarla kendi arzularını tatmin etmek istiyorlar. Bunun ileri safhası var ki daha fazla yazamam.
    Binlerce detay var ki yazmayla yetişmez. Padişahın uykudan kuştüyü ile dokunarak uyandırılması, cariyelere gücünü göstermesi için Afrika veya daha başka ülkelerden gelen cinsel gücü artırıcı ilaçlar, aşk iksirleri, davet ve şölenlerde verilen ziyafetler, giyilen envai çeşit ipek giysiler, sabah kahvaltılarında gelen pars ve ceylan etleri, sırmalı kaftanlar, iffet kafesi, bekaret kemeri, onlarca zümrüt işlemeli elbise ve cübbeler ve daha sayamadığım bin türlü lüks eşyalar. Sultanı ve diğer etrafı daha anlatmadım. Yani şöyle bir baktım ki saray adeta bir kadın erkek mücadelesi yeri. Padişahın hanımı, padişahın kardeşine veya ağabeyine döz dikiyor. Ensest ilişkiler iktidar uğruna meşrulaştırılıyor. Nedime ve haremağaları her gün aşk bahçelerinde karşılaşıyor. Kelleler uçuyor, kardeş katli uygulaması devlet bekâsına uğruna kundaktaki bebekler anında boğuluyor. Korkunç şekilde partiler, şölenler düzenleniyor. Bu konular çok uzun, eh ben de ister istemez uzattım.

    Bu cümleleri tamamen eserde de göreceksiniz. Efendim bunlar yalan dolan diyene, Jean Bell kitabın arkasında uzunuzadıya belgelerle ve kaynaklarla şahitlik ediyor. Yani, asla bir cana kıymayın diyen bir kitabımız var ama saçmasapan bir şey yüzünden kardeş katli uygulanıyor. Bebekler ölüyor, aklı ermeyen çocuklar boğuluyor. Bir yanda Kur'anı Kerim, bir yanda Hz. Fatıma'nın şalını giyen bir sultan iki dakika sonra öbür odada 3-5 nedime ve haremağalarıyla gönül eğliyor. Bir de hangi padişah, hangi döneme baksak kadın sultanlar ya bir Rum ya bir Ermeni ya da başka bir yabancı oluyor. İktidarın içinde her türlü entrika dönüyor. İslamı bitirip, Rumları kurtaracağım diyen bir sultanla, yine halifeye uyup ezanları susturmayacağım diyen bir padişah aynı odada kalıp devlet sırlarını paylaşıyorlar. Bir yanda tüm cihana hükmetmiş Fatih Sultan Mehmet var, bir yandan da sırf kendi nefsini tatmin etmekle meşgul olan aday padişah olan şehzadeler var. Dışarıda evlenmesi yasak olan yeniçeriler var, bir yandan da evleniniz diyen Hz. peygamber var. Bir yandan haksız bir yere ne olursa olsun cana kıymayın diyen bir Rabbimiz var, bir yandan da devletin bekası sürsün diye solukları kesilen küçük yaştaki şehzadeler var. Bu devletin bekası Sarayın eğlenceleri kesilmesin diye mi acaba? Günümüzde de yaşanan bu zevkü sefa kim içindir? Saraylarda pişirilen her gün 10 tonluk kavurma etini neden fakirler yiyemiyor? Devletin bekası diye bir lider her gün gözüne kestirdiği bir cariye ile yatmak zorunda mıdır? Yoksa bizim bildiğimiz başka bir Osmanlı mı var anlamak mümkün değil?

    Kitabın çevirisi biraz kötüydü. Kadın ve mahrem konular çok fazlaydı, bu yüzden puan biraz düşük kaldı. Ama eski tarihi tekrardan öğrenmek güzeldi. Bir kez daha diyorum. Osmanlı Devleti iyidir, kötüdür, gerçekten bir imparatorluktur. Ama bazı konular var ki, biz bu konuları bütün Dünyaya nasıl anlatırız? İslami bir çerçevede, mantıklı bir şekilde nasıl anlatabiliriz? Her konuda devletin bekası için, devletin bekası için diye tekrarlarsak bu biraz abes kaçmaz mı? Bir de devletin başına, örneğin kadın sultan veya yakınlarına Rum veya yabancıdan başka birileri yok muydu da hep yabancı getiriliyor. Menekşe gözlü olacağına, eli yüzü düzgün Kur'an sevdalısı, Peygamberini seven biri niye getirilmiyordu? Neyse uzattım fazlasıyla. Saygılar...
  • Bu kez o düşünmeye başladı .''Ama evlenmek için birini sevmen gerek.'' ''Sen beni sevmiyor musun ?''
    '' Seviyorum ama şeyy... Babam demişti ki , birini gerçekten seversen onun yanında nefes alamazmışsın . Ama ben senin yanında nefes alabiliyorum.'' Bu kez kaşlarımı kızgınlıkla çatarak baktım ona . Düşündüm. Düşündüm. Sonra gözlerimi kocaman açarak ona yüksek sesle bağırdım . '' Bir , iki, üç dediğimde nefesini tut tamam mı ?'' Anlamadı. '' Hadi dediğimi yap!'' diye tekrarladım sabırsızca . Gözlerini sıkılır gibi döndürdü yine ve ardından , ''Peki'' dedi huysuzca. Ben üçe kadar saydım . O suya dalarmış gibi nefesini tutup , yanaklarını şişirdi.Yüzünün aldığı komik şekle bakıp kıkırdadım ve sonra hızla bahçeden içeri girip kendi evime doğru koştum. Eve girmeden önce onun kızarmış , şişkin yüzüne bakarak bağırdım. ''Gördün mü , artık seninle evlenebilirim !'' Hatırladığım bu ilk anımın hayatımın geri kalanını şekillendireceğini bilemezdim. Çocuk aklıyla söylenen basit birkaç cümlenin , yıllarca gece yatarken hayalini kurduğum son şey olacağını da bilemezdim.
    Zeynep Sahra
    Sayfa 12 - ren
  • Okudum ve bitti. Ama kitap değil sadece Tarık Tufan kitapları da bitti. Öylece kaldık ortada. Bütün kitapları elimde artık bakıp bakıp dururum. Belki tekrar baştan okurum bazı kitaplarını belli mi olur. Şanzelize, Şanzelize diye tutturuyordum bu da bitti işte. Daha Tarık Tufan'ı hiç okumazken bu kitabı hakkında birşeyler okumuştum öyle olunca da yazarı tanımadan bir fikir oluşuyor kafanda, öyle ki çoknda güzel değildi bu yazılanlar. Biraz farklı yazdığını söylüyorlardı bu kitabında, şimdi düşünüyorum bence de öyle, biraz yavan son ile karşılaşıyoruz kitapta.

    Kitap çok güzel aslında, 3 günde bitirdim hatta bayram olmasaydı siz diyin 1 gün, ben diyim 2 günde bitirirdim. Çünkü Tarık Tufan cümleleri işte, içine sizi bir sokuyor isterse dünyanın en olağan şeyini anlatsın "vay be" diyorsunuz "adam ne yaşamış ama". Sonra olağan bir şey düşünüyorsunuz yazar hakkında "abi sen ne yaşıyorsun ya" sonra aklınıza söyleşisi geliyor ve şöyle oluyor "oysa ki o kadar da eğlenceli ve sempatik bir adam ama ikizler burcu işte iki kişilik olayında birini yaşarken birini yazıyor demek ki" diyorsunuz. Anlaşıyoruz bir şekilde biz Tarık Tufan'la. Bazen kitap sonlarında beni şaşırtarak, bazen ince bir ruhla, bazen sonu gelmemiş cümlelerle..

    Kitapta asıl tema o kadar olağan ki, bilin bakalım ne: Aşk pek tabii. Fakat ben galiba en çok bu huyunu seviyorum Tarık Tufan'ın; bir erkeğin bir kadına olan aşkını öyle güzel anlatıyor ki hayran kalıyorum, aslında bir kadını öyle güzel anlatıyor ki ona hayran kalıyorum. Fakat kitap bu işte bazen hayatta olmaz dediğiniz burada olur, bazen de hayatta da oluyormuş dediğiniz şeyler kitapta olmaz. Ama burada her ikisi de var. Neden görülmesin ki çünkü: lafın gereği âlimden zalim çıktığı.. Hadi karakterlerden biraz bahsedelim: Ana karakterimiz var ama ismi yok ben bir isim düşündüm ona Ahmet veya Furkan olabilir, sonra şeyh bir baba var o yüzden de Ahmet veya Furkan diye düşündüm çocuğun ismini, öyle olmasa belki Deniz koyardım ismini ama Deniz sonraki ismi olurdu. Evet karakterimizin iki hayatı var, neyse, kitabın başlarında vefat eden bir anne var, onun sonrasında çocuğun hayatını 180° döndüren, âşık olunan bir kız var, Eda.. Yeter mi, yetmeyebilir... Rüstem var, Şanzelize Düğün Salonu'nda çalışıyor, Nurhan var oraya kendi düğününe geliyor ama düğüne katılmıyor, Savaş var Eda da ona âşık mesela, Baki Semih var unutmak çok büyük olur bu abimize derken var da var. Kişi olunca olay da baya bir oluyor anlayacağınız ama iyi ki oluyor, keşkebiraz daha yazsa da biraz daha okusam diyorum her seferinde. Sadece bir son yok bu kitapta, ama olmasın, bazı kitaplar da böyle bitsin ne olacak ki, her kitap okuyucusu ile karşılaştığında yeni bir kitaba dönüşmez mi zaten. Tarık Tufan okunulacaksa cümleleri için okunur çünkü o tam olarak abi gibi bir abidir. :)



    "Kitap şeyh bir babanın dünya vadilerinin en sert rüzgarlarına kapılmış, devran dönen evladını anlatmış kitabında... Annesini yeni kaybetmiş, hayatında ilk kez bir kıza vurulmuş, ne annesine ne de sevdiceğine bir türlü varamamış bir gencin, hazan yaprağı misali bir vadiden diğerine savruluşunun öyküsü bu. Pervane gibi yanan, teyyare gibi dönen bir genç." kitabı, Sibel Eraslan'a ait bu sözlerle rahatla anlatırım ve sonra da kitapta sıkça geçen şu cümleyi yazarım: "Olan olmuştur,olacak olan da olmuştur."
    Veya şu alıntıyı da paylaşabilirim: "Bu dünyada hiçbir düşmanım yok, çünkü en çetin kavgaları kendi içimde yaşıyorum. kendim varken bana zarar vermesi muhtemel bir başkasına ihtiyacım yok."
    Bence siz her hâlükarda okuyun en iyisi.