• 31 Mart 1947 Kürt Tarihi için bir dönüm noktasıydı.Kürtler açısından bu dönüm noktasını başlatan kişi Qazi Muhammed'i bu yazımızda sizlere tanıtacağız.

    QAZÎ MUHAMMED

    1900 yılında Mehabad'da doğmuştur.Kendisini Qazî(Kadı) denilmesinin bir nedeni vardır.Kadı , kazaî ve adlî yetkisi olan yani bugünkü yargıç ve savcıların vazifelerine ve yetkilerine sahip olan ve dinî ve göreneksel kanunlara göre hüküm veren kimse demektir.


    Qazi Mihemed , Mehabad'ın önde gelen ailelerinden biri olan Qazî Ali'nin oğlu olarak doğmuştur. Çocukluğunda Kutabhane denilen din okulunda okumuş ve babasından ve evde bulunan kitaplarından temel eğitimini almıştır. Mehabad Vakıflar Dairesi Müdürlüğünü yaptıktan sonra babasının yerine kadılığına atanmıştır.

    QAZÎ MUHAMMED ve MEHABAD KÜRT CUMHURİYETİ İLANI


    Qazi Muhammed , 22 Ocak 1946 tarihinde İran Mehabad , Çarçıra meydanında, mahşer günü gibi kalabalık bir ortamda Mehabad Kürt Cumhuriyetini ilan etmiştir. Bu olaydan tam 20 gün sonra, 11 Şubat 1946 tarihinde Kürdistan Milli Meclisi(KMM) toplantısında hükümet şöyle teşkil etmişti

    Qazî Muhammed : Cumhurbaşkanı
    Hacı Baba : Başbakan
    Mustafa Barzani : Genelkurmay Başkanı
    Seyfi Qazî : Kolluk Kuvvetleri Komutanlığına


    Aynı Gün Kürdistan Millet Meclisi(KMM) Kürtçe dili devletin resmi dili olarak kabul etti, aynı zamanda "Ey Raqib" Kürdistan Marşı ve bayrağı seçildi, bayrağın şekli de böyle idi: üstte kıırmızı, ortada beyaz, altta yeşil, onların üstünde de yirmibir köşeli, sarı bir güneş vardı.

    Bir süre sonra basın yayın örgütlenmesi yapıldı ve 10 Ocak 1946'da yayın hayatına başlamış olan Kurdistan Dergisinin yayına devamına ve Kurdistan adlı resmî bir gazetenin çıkarılmasına karar verildi. Kürdistan Milli Meclisi, aldığı kararlar ile eğitim alanında iyileştirme kararı aldı ve genel ve zorunlu ilk öğretimi tesis eden yasalar çıkardı. Fakir ailelerin çocuklarına para yardımı, giyecek ve ders kitapları verildi. Kültürel çalışmaların önemini vurgulayan meclis, ilk olarak iki Kürt şairin, Hejar ile Hemen’in şiir kitaplarını devlet matbaasında bastırdı. Kısa bir süre içerisinde Kürt okulları kuruldu ve Kürtçe eğitime başlandı. Hawar ve Hilale adıyla iki yeni dergi yayınlandı. 10 Mart’ta ise Sovyetlerin göndermiş olduğu bir verici istasyonu ile Mehabad Radyosu yayın yapmaya başladı.

    Şah güçleri, 16 Aralık 1946'da Azerbaycan'ın başkenti Tebriz'i aldıktan bir gün sonra, Barzaniler'in şehirde bulunmadıklarına emin olduktan sonra, sonsuz bir gururla 17 Aralık 1946 da savunmasız Mehabad'a girdiler. Böylece kısa ve güzel bir rüya son bulmuş, Mehabad Kürd Cumhuriyeti sona ermişti.


    İran Şahı verdiği sözünde durmamış ve Qazi Muhammed, Savunma Bakanı Seyfi Qazi ve kardeşi Sadri Qazi ile birlikte, cumhuriyetin ilan edildiği Çarçıra meydanında, 31 Mart 1947 tarihinde idam ettirdi.


    İran Arşivlerinden Saklanan Belge Açığa Çıkmış Qazi Muhammed'in İdamından Önce Halkına Yazığı Vasiyet Ortaya Çıkmıştır

    Qazî Muhammed ve Halkına Vasiyeti

    1- Allah'a, peygambere (Allah'ın selamı üstüne olsun) ve Allah'ın yanında olan her şeye inanın, iman edin, dini vecibeleri yerine getirmede güçlü olun.

    2- Aranızdaki birlik ve uyumu koruyun, birbirinize kötülük yapmayın, özellikle sorumluluk ve hizmet alanında tamahkâr olmayın.

    3- Düşmanın sizi aldatmaması için, eğitim seviyenizi yükseltin.

    4- Düşmana özellikle Aceme inanmayın. Çünkü Acem birkaç açıdan sizin düşmanınızdır. Dininizin, ülkenizin, halkınızın düşmanıdır. Tarih ispat etmiştir ki Kürtler aleyhine sürekli bahane aramıştır. En küçük suçlarda dahi Kürtleri öldürüyorlar, Kürtlere karşı her türlü suçu işlemekten geri kalmıyorlar.

    5- Bu dünyada, birkaç günlük ve önemsiz bir bir yaşam uğruna kendinizi düşmana satmayın, çünkü düşman düşmandır, düşmana güvenilmez.

    6- Birbirinize, siyasi, maddi, manevi ve namus alanlarında ihanet etmeyin. Çünkü hain, Allah'ın, insanların huzurunda suçludur, ihanet döner haini vurur.

    7- Eğer sizden birisi, ihanet etmeden işini yapıyorsa, kendisine yardımcı olun, kıskançlık ve tamah için kendisine karşı durmayın, ya da Allah göstermesin onun hakkında yabancıların ajanı olmayın.

    8- Bu vasiyetimde cami, hastane ve okullar hakkında yazdıklarımın yerine getirilmesini talep edin, bunlardan yararlanın.

    9- Diğer halklar gibi baskı ve zulümden kurtulmak için mücadele etmekten geri durmayın. Dünya malı önemli değildir. Eğer vatanınız varsa, özgür ve serbestseniz, o zaman her şeyiniz var demektir, malınız, mülkünüz, devletiniz, ülkeniz, saygınlığınız da olacaktır.

    10- Allah'a olan can borcu dışında, kimseye borcum olduğunu zannetmiyorum. Ama eğer az ya da çok, borçlu olduğum birisi çıkarsa, ben geriye çok mal-mülk bıraktım, gidip varislerimden borcunu istesin.
    Birbirinizi tutmadığınız müddetçe başarılı olamazsınız. Birbirinize zulüm etmeyin. Çünkü Allah zalimleri çok erken yok eder. Zulüm ortadan kalkacak, bu Allah'ın sözüdür, Allah zalimden intikam alır.

    Bu sözleri kulağınıza küpe edeceğinizi umud ediyorum. Allah sizi düşmanlarınız karşısında zafere ulaştırsın. Sadi'nin buyurduğu gibi:
    Amacımız nasihatti, yaptık. Sizi Allah'a havale ettik, gidiyoruz.
  • ''Hayatı ve ölümü yaratan'' Allah'ın adıyla...

    Ne kadar insanın neşesini kaçıran, içini karartan bir gerçeklik değil mi ''ölüm'' ?

    Akşam ölsem, ertesi gün öğleye bir çukurda tek başımayım!..

    ''Bir beyin cerrahının ölümle yaşam arasındaki keskin sınırlarını, kabullenişlerini ve uç noktalarını en sinsi hastalık olan kanserle mücadelesine şahit oluyorsunuz...

    Bu kitap aslında bir vasiyet... Bir babanın ölüme giderken bebeğine, biricik kızına bırakabileceği onun nasıl birisi olduğunu bilmesi için varolmuş bir “gerçeklik” bu iki paragrafı arkadaşım Pınar'ın incelemsinde görünce kitabı okumak istedim.

    ''Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber...
    Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?'' NFK

    Hayatımız hep bir şeyleri merak etmekle geçiyor. Çocukken büyümeyi, okulu, ''karne notlarını'',ehliyet sınavını, üniversite, KPSS sonuçlarını, askerlik, evlilik, doğum sancısı ve doğum..derken hepsi tecrübe edildikten sonra, asıl ve biricik merak kalıyor, hep ötelediğimiz : ölüm ve ötesi !

    Hamile kadının karnını elips şeklindeki dünyaya benzetmişimdir. O dünyada bir canlı, dışarıdan hiç bir gücün dahli olmaksızın şekil alıyor, gözler, kulaklar, ağız, beyin...iskelete damarlar, et, deri giydiriliyor.

    ''Vakti gelince de'' o dünyadan bu dünyaya doğuyor. Orada zi-şuur olsa ona dense ki, senin bu yaşadığın dünya ile kıyas edilemeyecek kadar farklı ve çok güzel bir yaşam biçimi daha var; hayal bile edemez.

    Ve an geliyor bu dünyadan bir başka dünyaya doğmaya sıra geliyor ve adı : ölüm. İnsan tohumu toprağa ekiliyor, yeniden biteceği günü bekliyor.

    Ateist doktor, kadavrada ruhu arıyor ve Tanrı yok işte diye inkâr ederken, iman etmiş doktor, işte diyor, ruh gerçekliği olmayınca insan böyle et kemik yığını...Ruhu yaratan ve bu bedende enerji gibi tutan Allah, şimdi onu çıkardı...

    Biliyorum uzun incelemelerin talibi pek yok ve yine biliyorum, kendimi durdurmasam, bu inceleme kısa bir kitapçık olur. Zamanım sınırlı olduğu için redakte etmeksizin yayınlayıp, meşguliyetime dönmem gerekiyor.

    Yine arkadaşımın incelemesindeki ''yazarın eşinden TED konuşması'' ile noktalarken, derim ki; herkesin okuması gereken eserlerden...

    https://www.ted.com/..._reality?language=tr
  • Tanrı, Adem’e ve Havva’ya ‘’Bilgi ağacından yeme ve hayat ağacından yeme’’ dedi.O, onların bu iki ağaçtan yemesini yasaklamıştı. Onlar hayattaki en önemli şeylerdir: Bilgelik ve yaşam. Ve Tanrı ise her ikisini de reddediyor. O zaman her çeşidinden otu ve ne istersen onu yemeye devam edebilirsin. O, ‘’Marijuna alma ve içki içme’’ demez. Hayır, o bununla ilgilenmez. Adem ve Havva esrar içebilir, buna izin verilmiştir. Sadece iki şeye izin verilmez: Onlar bilenler haline gelmemelidir, onlar cahil kalmalıdır.
    Osho
    Sayfa 57
  • Hiçbir zaman herhangi birini veya herhangi bir şeyi çok sevme sevsen de söyleme. Seni bir başkasını çok sevdiğini söylerken görürlerse akıllarına ilk gelen şey zayıf, sıradan olduğun olacaktır. İki yanı ile çok sevmek zarar verir çok sevdiğini söylediğin kişiye bağımlı olursun o da kendisinin çok sevildiğini bildiği için seni tüketir. Diğer yandan bir şeyi çok sevmek onunla ilgili muhakeme ve mantığını yitirmene sebep olur. Bir şeye bağımlı olmamak başkalarının seni takip etmesini sağlar, çünkü herkes gizliden gizliye bunu nasıl yaptığını merak edecektir.
  • Italo CalvinoKlasikleri Niçin Okumalı?

    İtalya’nın “kalem sincabı” olarak tanınan yazarlığı kadar,edebiyat üzerine düşünceleriyle de damga vurmuş bir yazar Italo Calvino.Klasikler Niçin Okunmalı? Kitabında kendisi için büyük önem taşıyan,hayatının çeşitli dönemlerinde okuyup tanıdığı,yazar,bilimadamları ve şairler Üzerine yazmış olduğu deneme yazılarından oluşmuş kitap.Bir nevi kendi klasiklerini oluşturmuş.

    Öncelikle benim için çok zorlu bir okuma olduğunu söylemeliyim.Çünkü bahsetmiş olduğu yazarlardan bir çoğuyla yeni tanıştım.Ama okumamı zorlaştırmak yerine yeni yazarları keşfetmenin mutluluğunu yaşadım,araştırdım.

    Homeros’u edebiyatın ve şüpheciliğin babası olarak tanımlıyor,onunla birlikte,Ksenophon,Anabasşs,Galileo,Robinson Crusoe,Stendhal,Balzac,Dennis Diderot,Charles Dickens,Tolstoy,Borges gibi bilindik yazarların dışında, hiç okumadığım Robert Louis Stevenson,Trant ol Blanc,Gerolamo Cardano gibi yazar ve bilimadamları da var kitapta.

    Kitabın hemen girişinde ondört maddeden oluşan klasikler hakkında konuşulan maddeler sıralamış Şöyle ki;

    ️Klasikler, haklarında asla “okuyorum “sözünü değil, genellikle “yeniden okuyorum “sözünü işittiğimiz kitaplardır.

    Okumak fiilinin önündeki yeniden sözü ünlü bir kitabı okumadıklarını itiraf etmekten utananların küçük bir iki yüzlülüğün olabilir diyor.

    Bir bireyin “oluşum dönemindeki” okumaların ne kadar kapsamlı olursa olsun her zaman okuyamadığı çok sayıda temel yapıt kalır geriye.



    ️Bir maddede ise” Bir Klasik, söyleyecekleri asla tükenmeyen bir kitaptır.

    İtalo Calvino Homeros İçin her tür şüpheciliğin ve bilimin ve edebiyatın babası diyor.


    ️Dünya Gerçekliği çoğul, dikenli, üstüste binmiş sık katmanlar halinde belirir gözümüze.Tıpkı bir enginar gibi. Edebiyat yapıtında bizim için önemli olan, her zaman yeni okuma boyutları keşfederek yapıtın sayfalarında sonsuz bir enginar gibi karıştırmayı sürdürebilmektir.

    Ayrıca Italo Calvino diyor ki;

    ️Öncelikle Stendahal’i severim, çünkü yalnızca onda bireysel ahlaki gerilim,tarihsel gerilim,yaşam atılımı bir bütün oluşturur.Puşkin’i severim, Çünkü berraklık berraklık,ironi be ciddilik demektir.Gogol’u severim, çünkü açıkça,kötülükle ve ölçüyle çarpıtır.Dostoyevski’yi severim,çünkü tutarlılıkla,öfkeyle ve ölçüsüzce çarpıtır.Balzac’ı severim,çünkü kahindir.Kafka’yı severim,çünkü gerçekçidir.Svevo’yu severim,çünkü yaşlanmak da gerekir...Gibi sevdikleri bir çok yazarı sevme gerekçeleriyle açıklamış.
  • "Ben Buradayım-Oğuz Atay'ın Biyografik ve Kurmaca Dünyası"

    Hiçbir sahici tarafı olmayan yüzeysel “insanî ilişki”lerden yorgun mu düştünüz, daha düne kadar size methiyeler yağdıran, yere göğe sığdıramayanlar menfaatlerine ters düşünce kapkara bir sessizlik perdesinin ardına mı saklandılar, konuşacak ortam bulamamaktan derin bir sessizliğe mi büründünüz, içinizdeki şarkıyı kimseler duymuyor mu, dahası bütün bunlar olurken siz yine, yeniden ve her seferinde olduğu gibi okları kendinize mi çevirdiniz, Kafka’nın Dava’sında olduğu gibi “ gerçekliği olmayan suçlarla” mı suçluyorsunuz kendinizi ve her seferinde yenik mi düşüyorsunuz?
    Eğer bu soruların en az üçüne evet diyorsanız siz de bir tutunamayansınız.:) Üzgünüz, bu bir lanet ve ömür boyu peşinizi bırakmayacak...
    Bir monografi tanıtımına bu cümlelerle başlamak istemezdim ama “Ben Buradayım” öyle derinden sarstı ki beni ve bu kitapta Oğuz Atay’ın biyografik ve kurmaca dünyasına adım adım yolculuk yaparken öyle kendimden geçtim ki çook uzun zamandır bir kitapla böylesine büyülenmemiş, böylesine derinden sarsılmamıştım. “Huzur”a inceleme yazarken ifade etmiştim “iyi ki Tanpınar benim dilimde yazmış, gurur duydum böyle bir yazarımız olduğu için” diye. İşte Yıldız Ecevit’in bu olağanüstü derecede titizlikle hazırlanmış, akıcı bir dile ve üslûba sahip, o çok sevdiğimiz Oğuz Atay cümleleriyle bezenmiş kitabını okurken de iki kez gurur duydum: Bu gururun birinci sebebi, Yıldız Ecevit’in benim dilimde böyle şahane bir monografi yazmış olmasıydı ve ikinci sebep de bu muazzam eserin bir bilim kadınının elinden çıkmış olmasıydı. 578 sayfalık bu muazzam kitap hakkında ne yazsam, ne söylesem eksik kalacak, burada yazdığım üç beş sayfalık tanıtım yazısı bu kitabı tanıtmaktan aciz olacak bunu en baştan ifade edeyim.

    Kurmaca edebiyatın tamamlayıcısı olarak gördüğüm araştırma ve incelemeye dayalı akademik metinler, bir yandan kurmaca dünyanın sırlarını bize aktarırken diğer yandan da sıkıcı olmak gibi bir handikaba sahiptirler. Eğer bir yazar; titiz ve detaylı bir kütüphane çalışması, kaynak kişilerle yapılan görüşmeler ve kurmaca metinlerin didik didik edildiği bir eserle karşımıza çıkmışsa bu eserde ilk aradığımız hususiyet o eserin bize ne kattığıdır esasen. Bu manada akademik makaleler, biyografiler ya da monografiler sıkıcı da olsa onları okuruz. Ama eğer bilimsel metinlerin yazarı, eserini çok akıcı bir dil ve üslupla kaleme almışsa o metin ya da kitap zirvede olmayı hak ediyor, hak eder. Bu sebeple Yıldız Ecevit’in “Ben Buradayım”ı her yönüyle övgüyü hak ediyor. Hatta itiraf edeyim ki Türk edebiyatında okuduğum tüm monografi ve biyografilerin içinde zirveye oturmayı başardı. Neden mi? İşte bunu izah etmek işin en zor kısmı ne yazık ki. Zira “çok uzun yazıyorsun" diyenleri de gözönünde bulundurarak kitaptaki Oğuz Atay portresine yüzeysel bir bakış atacağım. Böyle bir kitabı derinlemesine incelemek haddim değil zaten. Hadi başlayalım o zaman!

    Kitap hakkında teknik bilgi vererek yazıma başlamak istiyorum: “Ben Buradayım-Oğuz Atay’ın Biyografik ve Kurmaca Dünyası” Kısaltmalar, Sunuş ve Teşekkür bölümlerinin ardından başlayan, yazar tarafından bölümlerin içeriğine göre düzenlenmiş yirmi altı özel başlıktan oluşan “Dizin” ile son bulan bir kitap. Kitap, adını -tahmin edebileceğiniz gibi- “Korkuyu Beklerken” kitabının sonunda yer alan "Demiryolu Hikayecileri -Bir Rüya" başlıklı hikayenin son cümlesinden alıyor: “Ben buradayım sevgili okuyucum sen neredesin?” Yıldız Ecevit bu cümlenin “Ben Buradayım” bölümünü kitabına başlık olarak seçerek daha en baştan Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar”da kıyasıya eleştirdiği “Hayatı ve Eserleri” metinlerinin çok dışında sıradışı bir biyografi/monografi yazacağının ipuçlarını veriyor. Yıldız Ecevit’in ifadesine göre “Ben Buradayım” önermesi; bir yandan Oğuz Atay'ın bu kitapta hayat hikayesi ve eserleriyle "burada olduğunu" ifade ederken, diğer yandan da bu hayat hikayesini dört yıl süren uzun ve zorlu bir araştırma ve yazma sürecinin ardından birleştirip bir kitap formu halinde bizlere sunan Yıldız Ecevit'in de "burada olduğunu" ifade ediyor. Zira bir kitap her ne kadar titiz bir araştırmanın mahsulü de olsa sonuç olarak onu kurgulayan yazarının eseridir. Ve sunuş şu cümleyle bitiyor:
    “Bu kitabın Oğuz Atay’ı, benim kimliğimden süzülüp gelen bir Oğuz Atay: Benim Oğuz Atay’ım. Kim gerçeği katıksız aktardım diyebilir ki?”(s. 19)

    Kitabın "Sunuş" bölümünün girişine Oğuz Atay’ın “Bir Bilimadamının Romanı”nda geçen bir cümlesi epigraf yapılmış: “İyi bir hayat hikayesi yazmak, bir hayat yaşamak kadar zordur.”(s. 44)Bu epigrafla Yıldız Ecevit bize aslında çok zorlu bir işe giriştiğinin ipuçlarını da vermiş oluyor. Bu bölümde Türkiye'de biyografi/ monografi yazmanın zorluklarından söz eden Yıldız Ecevit, belge temini konusunda girdiği çıkmazlardan söz açıyor ve bizde belge temininin ne kadar güç olduğunu izah ediyor. Oğuz Atay’ın 1970’lerde radyoda ve televizyonda yaptığı konuşmaların tümüne erişmekte güçlük çektiğini, yetkililerin bu durumu “gereksiz görülenler arşivden ayıklandı” türünden akıl almaz bir açıklamayla izah ettiğini (!) ifade ettikten sonra Shakespeare’i araştıran Mr. Homan’ın Shakespeare’in dedesinden babasına ne kadar pound miras kaldığını 1561 yılına ait kayıtlardan çıkarabildiğini ifade ederek bu konuda ne kadar geride olduğumuzu(!) da somut bir örnekle ortaya koymuş oluyor.

    Kaynak kişilerle yapılan görüşmeler sonunda insan belleğinin yanıltıcı yapısını fark eden yazar, görüştüğü kişilerin birbirini tutmayan açıklamaları sonucunda çıkmaza giriyor ve umutsuzluğa kapılıyor, ancak daha sonra Oğuz Atay’ın eserlerinin biyografik unsurlarla bezeli olması ona farklı bir yol açıyor ve ortaya böylece bu sıradışı monografi çıkmış oluyor. Burada da kendi içinde bir kimlik kargaşası içine giren Yıldız Ecevit bu durumu şu cümlelerle ifade ediyor:
    "Ben Buradayım" aynı zamanda Oğuz Atay'ı hayatı ve eserleri türünden bir alt başlığın ciddiyeti içinde de ele alan bir başvuru kitabı olmalıydı: Bu öteki Yıldız Ecevit'in yazmak istediği yalnızca bir biyografi değildi; Oğuz Atay odağında üreyen onun yaşamı ve yaşamda bıraktığı tüm izler ile birlikte bütüne doğru ayrıntılı bir biçimde dokumaya çalışan bir monografiydi. Biyografiyi monografiye dönüştürerek onu daha teknik renklerle boyayan bu Yıldız Ecevit, bir yaşam öyküsünün ardına takılıp koltuğuna yaslanarak rahat bir okuma serüveni yaşamak isteyen okuru düş kırıklığına uğratmayı da göze aldı." (S. 18)

    Sonuç olarak Yıldız Ecevit, elimizde tuttuğumuz, bütün Oğuz Atay hayranlarının ezbere bildiği cümlelerle bezenmiş, keyifle ve merakla okunan bu ilgi çekici monografiyi bize kitap formu içinde ulaştırıyor mühim olan da bu. Şimdi de kitabın içeriğine bakalım:

    Oğuz Atay, 12.10.1934 tarihinde Kastamonu-İnebolulu Cemil Atay ile İstanbullu Muazzez Zeki Hanım’ın ilk çocuğu olarak İnebolu’da dünyaya gelir. Kız kardeşi Okşan Ögel ile aralarında altı yaş vardır. Babası Cemil Atay (d.1892) 1909 yılında komiser olarak göreve başlayan Osmanlı döneminin alaylı hukuk sistemi içerisinde sorgu hakimi, ceza hakimi ve savcılığa kadar yükselmiş üç dört kez milletvekili olmuş, etrafında sayılan sevilen aynı zamanda ilkeli ve çalışkan bir adamdır. Annesi Muazzez Zeki de öğretmen okulu mezunu, sanat ve edebiyata kıymet veren, şefkatli, evladını koruyup kollayan, kültürlü ve zarif bir hanımefendidir. Oğuz Atay, “Babama Mektup” eserinde, edebi eserler okuyan ve sinemaya giden anne ve oğluna “bunların hepsi uydurma” diyen bir baba portresi çizer ve babasına hitaben “duygularımın romantik bölümünü sen kızacaksın ama, annemden tevarüs ettim.”(K.B. 164) diyerek gerçekçi ve otoriter baba figürüne vurgu yapar. Annesi ve babası arasında dengeli bir ilişki vardır Oğuz Atay’ın. Muazzez Hanım ,ailede Cemil Bey’in katı taraflarını yumuşatan bir denge unsuru konumundadır. Oğuz Atay, lise yıllarında resim öğretmeninin tesiriyle ressam olmak istediğini babasına söylediğinde ciddi bir tepkiyle karşılaşır ve babası ressamlığın meslekten sayılmadığını, doğru düzgün bir meslek edinmesi gerektiğini ifade eder. "Yıllar sonra "Tutunamayanlar"ın Selim'ine şöyle dedirtecektir Oğuz Atay:
    "Üç çeşit meslek varmış: mühendislik, doktorluk, bir de hukukçuluk. Ben ressam olmak istiyordum. Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi."( S. 54)

    Oğuz Atay bu otoriter baba figürü karşısında çok da direnemez ve hiç istemediği halde inşaat mühendisliği okur. Okul hayatı boyunca çok çalışkan ve disiplinli bir öğrenci olan Oğuz Atay, bölümünü hiç sevmediği halde bitirir hatta alanında akademik çalışma yaparak doçentliğe kadar yükselir ve uzun yıllar üniversitede öğretim üyeliği de yapar. Yıldız Ecevit, onun akademik hayatın çıkarlar üzerine kurulu rekabetçi yapısına çok fazla ısınamadığını, ancak akademisyenliğin öğretmenlik kısmını çok severek yaptığını anlatır. Öğrencileri tarafından çok sevilen bir hocadır Oğuz Atay. Hatta mevcut ders kitaplarının dillerini ve anlatımlarını beğenmeyerek, öğrencilerinin dersi daha rahat takip edebilmesi için “Topoğrafya” isminde ders notlarından oluşan bir kitap da kaleme almıştır.

    Arkadaşları arasında çok iyi fıkra anlatan esprili bir kişilik olarak tanınan Oğuz Atay, derin ve hassas yapısıyla dikkat çeker. İçindeki kırılgan Oğuz’u espriler, şakalar ve fıkralar ile maskelemeyi başarır, ancak onun bilhassa “Tutunamayanlar” ve “Tehlikeli Oyunlar” adlı eserlerinde oluşturduğu biyografik özellikler taşıyan, aşırı duyarlı karakterleri onun gerçek kişiliği hakkında da sayısız ipuçları taşır.

    Kadınlarla ilişkilerinde çekingen ve mesafeli bir tavrı olan Oğuz Atay, ilk evliliğini Fikriye Hanım ile yapar. Bu evlilikten dünyaya gelen kızı Özge onun tek evladıdır. Oğuz Atay’ı kafa olarak doyurmaktan uzak bir kadın portresi çizen Fikriye Hanım ile Atay arasındaki bu evlilik boşanmayla sonuçlanır. “Tehlikeli Oyunlar” romanında Hikmet’in karısı Sevgi büyük ölçüde Fikriye Hanım’dan mülhem oluşturulmuş bir karakterdir. Evlilikte aradığını bulamayan ve tek kalesi kitaplara sığınan Oğuz Atay, evli olduğu yıllarda -Fikriye Hanım’ın ifadesine göre- evde beş bine yakın kitap biriktirmiştir. Gerçek bir bibliyofil olan ve sabahlara kadar durmaksızın okuyabilen Atay’ın çok güçlü bir belleğe de sahip olduğu gözönünde bulundurulduğunda karşımıza çok kültürlü bir yazar portresi çıkmaktadır.

    Oğuz Atay Fikriye Hanım' dan ayrıldıktan sonra o yıllarda eşinden yeni ayrılmış olan Sevin Seydi ile büyük bir aşk yaşar. Sevin Seydi ressamdır ve aynı zamanda da çok iyi bir okurdur, dünya edebiyatını çok yakından takip eder. Birlikte yaşadıkları dönemde ilham perisinin etkisiyle ilk romanı “Tutunamayanlar”ı kaleme alan Oğuz Atay, romanı onunla birlikte yaşadığı dönemde bir yılda yazıp bitirir. Sevin Seydi onu; dünya edebiyatı, kuramlar, yeni biçem denemeleri konusunda ciddi anlamda besler. Okuduklarını sürekli Atay’la paylaşır. Ayrıca Oğuz Atay romanı yazarken Sevin Seydi de diğer yandan romanı İngilizceye çevirmektedir. En büyük iki romanını ithaf ettiği bu özel kadın, Oğuz Atay’ın hayatı boyunca devam eden büyük aşkıdır. “Tutunamayanlar” ve “Tehlikeli Oyunlar”ın ilk baskılarının kapaklarını da resimleyen bu sıra dışı kadın ne yazık ki Oğuz Atay’ı terk edip Londra’ya taşınır. Yıldız Ecevit’in tüm çabalarına rağmen Sevin Seydi Oğuz Atay hakkında tek bir cümle bile bilgi vermemiştir, bu sebeple kitabın "Sevin" bölümü daha çok Atay’ın etrafındaki dostlarının tanıklıkları ve kurmaca dünyada Atay’ın yazdıkları üzerinden oluşturulmuştur. Bu terk ediliş Oğuz Atay’ı inanılmaz derecede büyük bir boşluk içine düşürür. “Tehlikeli Oyunlar”, Atay’ın bu terk ediliş yıllarına denk düşen romandır. Romanda Hikmet’in sevgilisi Bilge, Sevin Seydi’den izler taşır. Bu büyük aşk Sevin Seydi’nin Oğuz Atay’ı terk etmesi ile son bulsa da dostlukları ömür boyu sürer. Günlüğünde sık sık “Sevin’e bunu yazmalıyım” şeklinde ifadeler dikkat çeker. Sevin Seydi de hayatı boyunca Oğuz Atay’a olan desteğini sürdürür, hatta beyin tümörü teşhisi ile Londra’ya tedavi için geldiğinde bu destek artarak devam eder. Eserlerinde ironik bir dil kullanan Oğuz Atay, “Tutunamayanlar” romanında Sevin Seydi’den ilham alarak oluşturduğu -romanda ismi Günseli olur- on beşinci bölümde hiç ironi yapmaz . Yıldız Ecevit bu durumu şu sözlerle anlatır:
    “Bir tek, romanı yazarken dorukta yaşadığı Sevin Seydi’ye olan aşkını bunun(ironi ağının) dışında tutar, bunun için de ona beslediği yoğun duyguların coşkuyla anlatıldığı 15. Bölüm, metindeki ironi ağının dışındadır.”(s.272)
    Atay bu sebeple AŞKINI CİDDİYE ALAN ADAM’dır. O hayatı boyunca aşk ile yaptığı her şeyi de büyük bir ciddiyetle yapar.

    Oğuz Atay, kişilik olarak çok dürüst, her zaman doğru bildiği yolda ilerleyen, idealist ve çok çalışkan bir insandır. Bir şekilde onunla çalışan herkesin ortak düşüncesi, onun işini çok iyi yapan mükemmeliyetçi bir kişiliğe sahip olduğu yönündedir. "Meydan Larousse" adlı ansiklopedinin maddelerini tashih eden ekibin içinde de yer alır Oğuz Atay. Ansiklopedi maddelerini büyük bir titizlikle hiç üşenmeden ciddi manada bir tashihe tabi tutar. Bu tecrübelerinin izleri “Tutunamayanlar”romanına da yansımıştır.

    Çok iyi bir okurdur Oğuz Atay. Tam bir Dostoyevski tutkunudur. Nabokov, Müsil, Kafka, Joyce gibi isimler onu ciddi manada etkiler. Sıkı bir Ulyses hayranıdır. Hesse’nin "Bozkırkurdu" romanını yabancı dilde okur ve çok etkilenir. Tehlikeli Oyunlar’da Hikmet’in kişilik bölünmesini anlattığı kısımlar Bozkırkurdu’nun Harry Haller’i ile benzerlikler içermektedir.

    “Tutunamayanlar”da ironi yoluyla çok sıkı bir aydın eleştirisi yapan Oğuz Atay -zülf-i yâre dokunduğu için olsa gerek- roman yayımlandıktan sonra edebiyat çevrelerine kendisini bir türlü kabul ettiremez. Her kafadan bir ses çıkan bir ortamdır o yılların edebiyat muhiti. Her sıradışı yazar gibi sağlığında kıymeti bilinmez ne yazık ki Oğuz Atay’ın. “Tutunamayanlar” yayımlandığında TRT roman yarışmasına katılır Atay. Dünya romanını çok yakından takip eden Adnan Benk’in jüride olması onun şansı olur. Benk, Atay’ın romanını çok beğenir fakat tek başına onun beğenisi romanın dereceye girmesi için yeterli olmaz. Yarışma sonunda yapılan açıklamada yarışmaya katılan hiçbir eserin derece almaya layık görülmediği, para ödülünün de birkaç roman arasında paylaştırılacağı şeklindedir ve Atay’ın Tutunamayanlar’ı da bu romanlar arasındadır. Eser, dünya edebiyatında kullanılan pek çok anlatım yöntemini başarıyla kullandığı için Türkiye'deki edebiyat çevrelerinin anlayabileceği bir roman değildir, Atay’ın romanı bu sebeple kabul görmez ve taşlanır. "Tutunamayanlar" ile ilgili her kafadan bir ses çıkar. Ancak Atay için yazmak bir tutkudur ve yazmaya devam eder. İkinci romanı "Tehlikeli Oyunlar" da benzer bir kaderi paylaşır ne yazık ki. Bu yıllarda çok yalnız bir adam portresiyle karşılaşırız. Anlaşılamamak çok yıpratır Atay’ı.

    Londra’ya giden Sevin Seydi’nin moral desteğini kaybeden Atay, 1977’ye kadar sürecek olan ikinci ve son evliliğini kendisinden 15 yaş küçük olan gazeteci Pakize Kutlu ile yapar. O yıllarda "Yeni Ortam" gazetesinde sanat muhabiri olarak çalışmakta olan 25 yaşındaki bu genç hanım, aynı zamanda tam bir kitap kurdu ve ciddi bir Oğuz Atay hayranıdır. Atay’ı sık sık ansiklopedide çalıştığı odasında ziyaret eder ve bu hayranlık zamanla aşka dönüşür. Pakize ile Oğuz Atay arasında bir bağ oluşur ve evlenirler. Oğuz Atay sevdiği kadın tarafından terk edilmesinin ardından ilk defa mutluluğa yakın şeyler hisseder. Pakize hayat dolu, dışa dönük ve arı gibi çalışkan yapısıyla onu hayata bağlamayı başarır. Oğuz Atay'ın Sevin Seydi’ye olan tutkulu sevgisini bilir ve onu bu şekilde kabul eder. Atay da bu enerji dolu genç hanımı sever ve bağlanır. Üç yıl gibi kısa süren evliliklerinin son bir yılı hastalıkla mücadeleyle geçer. 1976 yılının aralık ayında beyin tümörü teşhisiyle Londra’ya tedaviye giden Oğuz Atay, 1977 yılının aralık ayında ardında yarım kalmış pek çok eser bırakarak hayata gözlerini yumar. 43 yaşında gencecik bir yazarın erken ölümü trajiktir, ancak daha trajik olan -yakın dostlarını hariç tutarsak- Atay’ın kıymeti bilinmemiş bir yazar olmasıdır.
    “Ben Buradayım” gibi bir kitabı üç beş sayfalık bir yazıya sığdırmak neredeyse imkansız, benim burada yapmaya çalıştığım şey bu kitaba dikkat çekmek olabilir sadece. Eğer Oğuz Atay’ı, onun fikir dünyasını, yaşamına dokunan insanları, eserlerini yakından tanımak isterseniz “Ben Buradayım” sizi bekliyor. Bu yazıyı sonuna kadar okuyan kitap dostlarıma çok teşekkür ediyorum. Umarım lafı uzatarak çok sıkıcı olmamışımdır.
    Bu uzun yazıyı, Sevin Seydi’nin çizimlerini yaptığı ilk baskı romanların kapak fotoğrafları ve Oğuz Atay’ın televizyon konuşması eşliğinde bloğumdan çok daha rahat okuyabilirsiniz:
    https://hercaiokumalar.wordpress.com/...alan-adam-oguz-atay/
  • Siddhartha

    Siddhartha nedir üstad? Değişir. Ne öğrenmek istediğine göre çok anlamı vardır onun. Sırasında bir felsefe, sırasında bir aydınlanma veya öğrenme, sırasında bir yaşam biçimi, sırasında doğayı anlama, sırasında doğanın kendisi olma... Sırasında aile, sırasında dost veya sevgili...
    Siddhartha nedir üstad?
    Çok az şey vardır insanın hayatında görüp şaşırdığı, duyup inanmak istemediği, dokunup yalansamadığı, tadıp anlamlandıramadığı... Siddhartha bunlardan biridir.

    Gelelim kitabın kendisine...

    Genç bir brahmanın oğlu olarak yaşadığı baba ocağını terk edip dostu Govindayla bilinmeze, hayata ve onun gizemini çözme yoluna düşen kahramanımızın hikayesidir bu.
    Samana adı verilen derviş olmayı çare olarak görüp tanıdığı ve bildiği herşeyi gerilerinde bıralmayı göze alarak düştüğü bu çetin ve çetrefilli yolda Siddharthayı bir dizi talih ve talihsizlikler beklemektedir. Baba evinden ayrıldıktan sonra 3 yıl samanaların yanında aç bilaç dilenerek buldukları yiyeceği yiyip bulamayınca oruç tutup nefislerini körelterek yaşayan iki dost günlerden bir gün buddha adında bir ilahi adamdan söz edildiğini duyarak onun peşine düşerler... Budha'yı çok geçmeden bulurlar. Govinda Buddha'nın öğretisini ve yaşam biçimini benimseyerek onunla kalır ama Siddhartha ayrılmak zorundadır. Çünkü Buddha ona anlatıldığı gibi ağız dolduracak yetenekli ve etkileyici düşünceleri olan biri gibi görünmemiştir, Buddha ona yetersiz gelmiştir. Ve o kendi olmak, kendini bulmak için tekrar yollara düşer.
    Bir zaman sonra Siddhartha'nın yolu şehre düşer. Şehre gelince kamala isminde bir kadın tanır ve kadına aşık olur. Kadın Siddhartha'yı beğenir ama parasız işsiz bu delikanlıdan bir şey elde edemeyeceğini anlayıp onu başından savmaya çalışır. Siddhartha bunun üzerine kadından nasıl para kazanacağını öğrenir ve Kamaswami adında bir tüccarın yanında işe başlar. Kısa sürede yükselir. Kazanır çok kazanır. Kamalayı elde ederek onunla yaşamaya ve ikili ilişkilerin her türünü kadınla yaşamaya başlar. Bu sırada insanlıktan çıkmakta ve kötü, cimri, sinirli, nefrete meyilli birine dönüşür.
    Durumun farkına varınca herşeyi bırakır kaçar. Bir zamanlar onu nehrin karşısına geçiren kayıkçının yanına gider ondan iş ister ve beraber çalışmaya başlarlar. Yıllar geçer.
    Bir gün kamala ve Siddharthanın oğlu tesasüfen kayıkçıyı bulurlar. Kamalayı yılan sokar ve kadın oğluyla babasını tanıştırıp ölür. Bu andan başlayarak baba oğul arasında bir takım tartışma ve anlmaşmazlıklar baş gösterir. Genç Siddhartha babasına daha fazla dayanamaz ve onları terk eder. Siddhartha için bu yeni bir bilgeliğin kapısını açar. Bir zamanlar kendisinin babasına yaptığını oğlunun kendisine yapmasıyla yüzleşmek zorunda kalır. Oğlunun gidişini naçar kabullenir.
    Ve bir süre sonra eski dostu Govindayla yeniden karşılaşırlar ve kitabın sonu Govinda nın Siddharthayı yeni üstad'ı olarak kabul etmesiyle biter...

    Siddhartha bende karmaşık fikir ve heyecanlar oluşturdu. İşlediği konular aslında senin, onun, benim bilip de görmediğimiz veya gördüğümüz ancak artık alışkanlıktan sıradan gelen konulardı. Fakat işleyiş biçimi ve sırası insanı yeni hislere sürüklemekte başarılıydı. Örneğin tüccar Kamaswami ile geçen diyaloglar ve ona karşı tavrı zamanımızın bütün işçi ve emekçilerinin yapmak isteyip yapmadıkları veya şu yada bu nedenle yapamadıklarıdır. Kamalayla yaşanan kısa süreli yasak aşk ve oğluyla olan kuşak çatışması da bunlara örnektir. Siddhartha da dikkate değer bir nitelikte kanımca şudur; Siddhartha asla yeterli gelmeyeni kabule yanaşmaz. Başka bir deyişle kendini nasıl görmek isterse onun peşine düşer. Bu yerine göre ailesini geride bırakmayı gerektirir, yerine göre dostunu, yerine göre aşık olduğu kadını ve varlığını...
    Burada aslında gizli bir toplumsal mesaj vardır. Buna göre duygularının peşine düşme gücü olanlar derhal harekete geçmeli ve kendini nereye ait hissediyorsa oraya gidebilmeli orada kalmalıdır. Kitap bu yönüyle amerikan ve batı kültürüne yaklaşmıştır. Ama genel izlenimim doğu ile batının sentezi şeklindedir...
    Kısaca kitapta herkese göre bir şeyler var. Yeterki onu görebilecek gözlerimiz olsun...

    Kesinlikle Okunmalı...

    Vesselam.