Fırat Özbey, Yabancı'ı inceledi.
 1 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Kitabı ikinci kez okuduğum bugünlerde şunu anlamış bulunuyorum ki okuduğum neredeyse tüm müthiş kitapları lise yıllarımda okumuşum.Bu bir talih mi talihsizlik mi ondan emin değilim.Aklımda yıllardır hep bir yabancı vardı ama şuan anlıyorum ki yabancıymışım ona, lise aklımla tam algılayamamışım onu.Bana o dönemdeki etkisi ,sabahın köründe okula gitme bahanesiyle evden çıkmak akşama kadar tek başıma şehri aylak aylak dolaşmak olmuştu,ceketimin yan cebinde kıvrılmış ince kitaplar olurdu hep.Raskolnikovu da bu yıllarda tanıdım,Samsa ve Vautrinide.Beckett'in tüm kitaplarını Murphy hariç bu yıllarda okudum.Demem o ki galiba yanlış zamanda yanlış kitapları okumuşum.Bu durumun paha biçilmez tek avantajıysa bu kitapları tekrar okuduğumda bir yandan o günlere geri dönüyorum,belki bir su birikintisinde yüzümü hayal meyal görüyorum,belkide dalgın dalgın yoldan karşıya geçerken bir korna sesiyle irkiliyorum.Bir yandanda o dönemden bu döneme algılamamın ne kadar değiştiğini farkediyorum. Şuandaki etkisiyse yorgunluk olarak kendisini gösteriyor,yan etki değil direkt etki.

Yabancı, insanın hayatını mahvedecek kitaplardan o gençlik günlerimde belkide kitabı tam olarak anlayabilseydim hayatım mahvolurdu.Ki bu çok komik bir düşünce altı üstü hayat bu mahvolsada olmasada yapılabilecek birşey yok.Meursault için anlamsızlık bile anlamsız.Hayatın anlamı olması olmaması ile aynı.Anlam yada anlamsızlık ikiside aynı şey.İçinden çıkılmaz bir durum.Bir kuş kafesini arıyor.İnsanı dehşete düşüren Kafka sözü.Camus ise daha feci, süslü hiç bir laf etmeden kafesinde kuşunda aynı şey olduğunu söylüyor.Aramak.Aramaksa anlamsız bir söz olsa olsa bulunmaktır söz konusu olan.Bilmiyorum ama bu kitap edebiyat tarihinin zirvesidir ,feci bir şey.İnsan sadece bu kitabı okuyarak saatlerce felsefeden bahsedebilir.Yığınla kitabın söyleyeceğini bir kaç Meursault davranışıyla kavrarız,kavramak ise ayrı bir güç gerektiriyor,akıl yada zeka gücünden bahsetmiyorum,tahammül gücünden bahsediyorum.İnsan 1984 ü okurken az çok kendini savunmaya alabilir ama bu kitaba karşı savunmasısız.Hiçbir çıkar yol yok,gündelik yaşam,sıradan olaylar,umursamazlık .Meursault,eklemek belkide fazladır edebiyat tarihinin en "kayıp" karakteridir.Samsa böceğe dönüştüğü için biraz hüzünlüdür ve biraz kızgındır,Meursault ise hüzünlenmez,keşke doğru sözcük "hüzünlenmez" olsaydı ama değil doğrusu "hüzünlenemez."

Kafka'da yargısız bir infaz Camus'da ise insafsız bir yargıdır söz konusu olan.K.'nın son sözü Meursault'un yaşam biçimidir.
Kitap boyunca bir "tıkılmışlık"(doğru kelime kesinlikle budur) hissiyle doluyorsunuz.Kan yerine vücutta bu his dolaşıyor.Bilmem benimle kaç kişi aynı fikirdedir,hisler hareket halindeki bedenden kat ve kat daha çok insana benzemektedir.Öyle bir kitapla karşı karşıya geliriz ki sorgulamamak kitaba haksızlık olur umrunda olmasa bile, ne önemi var ki? İnsan olmanın başka bir yaratık olmamaktan.Kurşunun beyne saplanması yani yalın haliyle vuruculuğunsa yine yalın haliyle hiç edebiyat yapmadan sadece olayları anlatarak yapılıyor olması.Hayran olmamak elde değil.Bu kitabı genellikle aynı rafa dizilen kitaplardan ayıransa bu tahammül edilemez çıplaklık.Daha fazla yazamayacağım.

Yazıma, yani bu şeye buradan yani 1k dan bir arkadaşın, Pierre Riviere'nin enfes Kafka- Camus karşılaştırması ile son veriyorum.

Kafka sıradan olmayan bir dünyayı insana gayet sıradan gibi kabul ettirir neredeyse, fantaziye sayamayız onu...Sıradışı olmayan bir şey var ama burada dedirtir...Camus hayatın kendisinde bu durumu anlatır, bütünüyle bundan farksız hayat, absürd der gibi...Kafka'nın sıradışı içerisinde gösterdiği hayatın absürd oluşunu en bilindik yere çeker ki hissedene tokadı daha sağlam indirir... Bizim kafkaesk dediğimiz ortamdan ziyade gerçeğin yansıması... Absürd olan hayattaki yer alışlarımız siyah giyinirsem yasım var, toplum bunu bekler, acı çeken suçtan azadedir belli ölçülerde bile olsa...hakikat tüm değerini yitirir, neredeyse söylenmemeyi bekler....tüm gördüğümüz yaşantı absürdün kendisi zaten, normal dediğimiz....ruhsuz bir adam, ruh ne ki? Tepkisiz kalmayı seçiş neye karşı tepkinin gülünçlüğüne mi? Üstelik neredeyse hiçbir görüş savunmadan hiçbir görüşününü dile getirmeden olay aracılığıyla bunu yapar.

Ekrem Özkara, Dışa Yansıyan İç Dünyamız'ı inceledi.
24 May 10:53 · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi · 6/10 puan

Yazarın bu kitabı iki bölüm olup,birinci bölümde dikkat çeken konu başlıkları; Kalp ve Ruh açlığı,Hastalıkların hikmetleri,Ruhi rahatsızlıklar ve sebepleri,Dini Musiki ve Müzikle Tedavi...
İkinci bölümde ise Din,dua faktörü,ruhi bunalım ve tarihte yaşanmış olan aşırılıkların sonu gibi konular mevcut.
Ayet,hadis ve ünlülerin sözlerinin de kaynak olarak kullanıldığı bu kitabı tavsiye eder, iyi okumalar dilerim.

Ayşe Y., Huzur'u inceledi.
 22 May 17:43 · Kitabı okudu · 10/10 puan

“BİR ŞAİRİN ROMANI: HUZUR”U OKUMAK
“Yaşamak değil beni bu telaş öldürecek” demesi gibi şairin, bitmek tükenmek bilmeyen bir koşuşturma içinde yaşıyoruz, ya da yaşadığımızı sanıyoruz. Bu telaş içinde kitaplar çok zaman sığınağımız oluyor. Ruhu ruhumuza eş bir yazar bulduk mu sahipleniveriyoruz. “O da benim gibi yaşamış, o da benim gibi savrulmuş, onun da kırgınlıkları, dargınlıkları, bekleyişleri, hayal kırıklıkları olmuş, o da benim meşrebimdenmiş.” deyip tutunuveriyoruz sevdiğimiz yazarın eteklerine. Bazen ruh öyle yoruluyor ki bu tutunmalar da yoruyor ruhumuzu, içimize çekiliyoruz, okuyamaz, yazamaz hatta konuşamaz oluyoruz, sessizce yüzünü güneşe dönen bir menekşeden farkımız kalmıyor. Benim bütün bu halleri yaşarken icat ettiğim bir yöntem var. Böyle zamanlarda kendimi iyi bildiğim yazarlara ve kitaplara teslim ediyorum. Belki ondan sebep defalarca okuduğum kitaplar vardır kitaplığımda. Çalıkuşu’nu dört kez okudum mesela, Aytmatov kitaplarını saymıyorum bile, her biri en az iki kez okunmuştur. Bu defa da üslubunu çok sevdiğim bir yazarda dinlenmeyi denedim. İyi ki de denemişim. Mehmet Kaplan “Huzur” için yazdığı o detaylı makalesinin başlığını “Bir Şairin Romanı: Huzur” olarak belirlerken ne kadar da isabetli bir seçim yapmış. Kelimenin tam manasıyla (Tanpınar olsa "manasıyle" derdi:)) büyülendim ve iyi ki Tanpınar benim ana dilimde yazmış diye de büyük bir gurur duydum. Bu okuyuşumda bir kez daha anladım ki Tanpınar Türk edebiyatının en üslup sahibi yazarlarından biri. Mehmet Kaplan çok haklı, bir şiir okur gibi okudum romanı. Bazı cümleleri döndüm tekrar tekrar okudum keyif almak için. Edebî haz istiyorsak Tanpınar’a dönmeliyiz yeniden ve "Huzur"u mutlaka okumalıyız ve dahası anlamalıyız.

“Tehlikeli Oyunlar”ın tiyatrosu için yazı yazarken tiyatronun tanıtım sayfasında eserin sahnelenme fikrinin nasıl ortaya çıktığı anlatılıyordu. Orada dikkatimi çeken bir detay vardı. Celal Mordeniz, Tehlikeli Oyunlar’ı sahneleme fikrinin sesli roman okuma çalışmalarının sonucunda ortaya çıktığından bahsediyordu. “Tehlikeli Oyunlar’ı kampta okumayı önerdiğimde aklımda sahneleme düşüncesi yoktu, ancak romanı duymaya başladığımda çalışma arkadaşlarıma böyle bir öneri yapmaya karar verdim.” diyordu. Bu yazıyı okuduğumdan beri benim de aklımda böyle bir fikir oluştu. Bazı romanları okurken “Bu kitap sesli okunsa ne güzel olur.” diyorum. Derste öğrencilerime hikaye okurken yaşayarak yapılan bir sesli okumanın onlar üzerinde ne kadar etkili olduğunu görmüş bir hoca olarak bir süredir okuduğum kitapları da “sesli okumaya müsait olanlar ve olmayanlar” olarak kategorize etmeye başladım. “Sevgili Arsız Ölüm”den bazı cümleleri okurken de bu kitabın sesli okumaya çok uygun olduğunu düşünmüştüm. “Huzur”u okurken ise bu fikrim zirveye çıktı. “Huzur” kesinlikle bir araya gelinip sesli okunup tartışılması gereken bir kitap. İçimizden okurken bir lezzet alıyoruz ama sesli okuma bu lezzeti birkaç katına çıkaracaktır.

Daldan dala atladım, Huzur’dan bahsederken söz döndü dolaştı nerelere geldi. Neyse, ben artık biraz da okuma zevkinizi kaçırmayacak şekilde romandan bahsedeyim: Berna Moran’ın o çok kapsamlı makalesinde “huzursuzluğun romanı” olarak nitelendirdiği roman; görünüşte bir aşk hikayesi olsa ve yazarı da bu romanı "Bu, dünyanın en basit, âdeta bir cebir muadelesini hatırlatacak kadar basit bir aşk hikâyesidir."(s. 73)diye nitelendirse de roman temelde, ne tam doğulu ne tam batılı olmayı başarabilmiş, arafta kalmış Türk aydınının trajedisinin romanıdır. Nitekim Tanpınar bu durumu şu cümlelerle çok güzel anlatır:
"Biz şimdi bir aksülamel devrinde yaşıyoruz. Kendimizi sevmiyoruz. Kafamız bir yığın mukayeselerle dolu;, Dede' yi Wagner olmadığı için, Yunus' u Verlaine, Baki' yi, Goethe ve Gide yapamadığımız için beğenmiyoruz. Uçsuz bucaksız Asya' nın o kadar zenginliği içinde, dünyanın en giyinmiş milleti olduğumuz halde çırçıplak yaşıyoruz."(s. 252)
"Debussy'yi Wagner' i sevmek ve Mahur Beste' yi yaşamak, bu bizim talihimizdi."(s. 140)
“Birisinde Memling’le, öbüründe Şeyh Galib’le berabersin… Bu Mümtaz’ın bitmeyen şarkısıydı.”(s.169)
"Fakat bir mesele var yine. Okuduklarımızla rahat değiliz. (...) Mesele okuduklarımızın bizi bir yere götürmemesinde. Kendimizi okuduğumuz zaman hayatın hâşiyesinde dolaştığımızı biliyoruz. Garplı bizi ancak dünya vatandaşı olduğumuzu hatırladığımız zaman tatmin ediyor. Hulâsa, çoğumuz seyahat eder gibi, benliğimizden kaçar gibi okuyoruz. Mesele burada. Halbuki kendimize mahsus yeni bir hayat şekli yaratmak devrindeyiz." (s. 91)

Genel olarak romanın kurgusuna baktığımızda eser; yaz sonuna doğru, İkinci Dünya Savaşı’nın ilanından aşağı yukarı bir gün önce başlar, yirmi dört saat sonra savaşın ilan edilmesiyle sona erer. İkinci ve üçüncü bölümlerde geriye dönüş tekniğiyle aynı zamanda romanın merkezini de teşkil eden Nuran-Mümtaz aşkı anlatılır. Romanın dördüncü ve son bölümünde tekrar hal-i hazıra dönülür.

Eserde iki bölüm boyunca anlatılan Nuran-Mümtaz aşkı pek çok kültürel detayı ve en önemlisi İstanbul’u ve bizim öz mûsikîmizi kendisine fon yaparak öyle büyüleyici şekilde anlatılır ki bu bölümde Tanpınar’ın dehası karşısında hayranlık duymanız kaçınılmaz olur. Kahramanlarının aşkını İstanbul tutkusu ile birleştiren ve onlara 'Birbirimizi mi, yoksa Boğaz'ı mı seviyoruz?" dedirten Tanpınar, mekan ve karakter tasvirinde öyle derinleşir ki her cümlesiyle mevcut hayatımızın tekdüzeliğine karşın hayatın güzelliğinin detaylarda saklı olduğunu haykırır adeta. Nuran’ın tebessümünün anlatıldığı şu satırlar hayretimizi zirveye çıkarır ve biz görürüz ki tebessüm sadece bir tebessümden ibaret değildir!
"Mümtaz, sevdiği ve tanıdığı kadını tanınmıyacak kadar güzelleştiren, taşıdığı mesafelerde onu ufkuna yabancı bir aydınlık yapan bu tebessümün, ona adeta her çizgisi asırların muhayyilesiyle bulunmuş ve yapılmış bir sanem edası veren bu sükûnetin nasıl en son ve çaresiz anlarda hazırlandığını ve genç kadının bu zoraki tebessümün ve sükûnetin arkasına nasıl parça parça sığındığını, oradan içi kanaya kanaya etrafa ve kendi hayatlarına, çok güç bir uyanışın perişanlığıyla nasıl baktığını pek iyi bilirdi."(s. 61)
"Genç kadın hep o sessiz gülüşü ile onu dinliyordu. Çok garip bir dikkati vardı. Âdeta gözlerinde yaşıyordu. Nasıl gün dediğimiz şeyi, güneşin hareketi idare ediyorsa, onu da gözlerinin parıltısı idare ediyordu." (s. 78)

Yine Tanpınar’ın Nuran’ı anlattığı şu satırlar güzellik kavramına yepyeni bir tanım getirecek cinsten bence:
"Mümtaz, genç kadının güzel ve biçimli büstünü, beyaz bir rüyayı andıran yüzünü daha evvelden beğenmişti. Konuşur konuşmaz bu İstanbulludur, diye düşünmüş, 'İnsan alıştığı yerden vazgeçemiyor, ama bazen Boğaz sıkıcı oluyor' dediği zaman kim olduğunu anlamıştı. Mümtaz için kadın güzelliğinin iki büyük şartı vardı. Biri İstanbullu olmak, öbürü de Boğaz'da yetişmek. Üçüncü ve belki en büyük şartının tıpkı tıpkısına Nuran' a benzemek, Türkçe' yi onun gibi teganni edercesine konuşmak, karşısındakine onun gözlerinin ısrariyle bakmak, kendisine hitap edildiği zaman kumral başını onun gibi sallayarak konuşana dönmek, elleriyle aynı jestleri yapmak, konuşurken bir müddet sonra kendi cesaretine şaşırarak öyle kızarma, hiçbir özentisiz, telaşsız, büyük ve geniş, suları, dibi görünecek kadar berrak, bir nehir gibi hayatın ortasında hep kendi kendisi olarak sâkin, besleyici akmak olduğunu o gün değilse bile, o haftalar icinde öğrendi." (s. 75)

Biliyorum “Huzur” romanı için ne söylesem eksik kalacak ve benim kırık dökük satırlarım böylesi bir romanı yeterince anlatamayacak. Bu sebeple uzun yazılar yazıp okuyucunun sabrını da zorlamamak adına burada susmayı tercih ediyorum. Ben susarken yazımı, güneşin içimizi ısıttığı, ruhumuzu aydınlattığı nice güzel günlere dileğiyle Tanpınar’ın güneş güzellemesi ile bitirmek istiyorum:

"Ne kadar mustarip olursanız olun, güneş bu ıstırabın arasında er geç bir çatlak buluyor, oradan altın bir ejder gibi kayıyor. Sizi mahzeninizden çıkarıyor, bir yığın imkânı bir masal gibi anlatıyor. Sanki 'bana inan, ben bir mucizenin kaynağıyım, herşey elimden gelir; toprağı altın yaparım. Ölüleri saçlarından tutup silker, uykularından uyandırırım. Düşünceleri bal gibi eritir, kendi cevherime benzetirim. Ben hayatın efendisiyim. Bulunduğum yerde yeis ve hüzün olamaz. Ben şarabın neşesi ve balın tadıyım.' diyordu. " (s. 30)

BLOGUMDAN ALTI ÇİZİLİ SATIRLARIMLA OKUMAK İSTERSENİZ:
https://hercaiokumalar.wordpress.com/...omani-huzuru-okumak/

ÖLÜM VE ÖZGÜRLÜK
ÖLÜM VE ÖZGÜRLÜK
Belki de yaşadıkları kasvetli derin duygular olmasaydı, böylesine kuvvetli kalemleri, şiddetli söylemleri, sarsıcı duyarlılıkları olmazdı.Dünyaya, acılarını, öfkelerini ,isteklerini, hayal kırıklıklarını şiirsel bir dille haykırarak özgürleştiler, ölümü seçtiler. Kurguladıkları romanlar gibi kendi yaşamlarının sonunu da kendileri belirlediler.
1. Ernest Hemingway
ABD’li ünlü yazar Hemingway ambulans şoförü olarak savaşa katıldı. 1918’de çok yakınına düşen bir top sebebiyle ağır yaralandı. Yardım etmeye çalıştığı İtalyan askerlerinden birisi ölürken diğeri bacaklarını kaybetti. Başka bir İtalyan askerini taşırken de bacaklarından yaralandı. Tedavi gördüğü hastanede hemşire Agnes von Kurawsky’e aşık oldu. Evlenmeyi düşündüğü hemşire onu terk etti. 1931 yılında yazarın babası intihar etti.
1944 yılında 2. Dünya Savaşı sırasında Amerikan güçleriyle birlikte savaşta aktif görev aldı. Bu nedenle daha sonra askeri mahkemede yargılandı. Son yıllarında yazarın ruhsal sağlığı kötüye gitti. Eşi Hemingway’i elinde silahla evin mutfağında bulunca hastaneye kaldırdı. Sanatçı kaldırıldığı hastanede elektro şok tedavisi gördü. Hastaneden çıktıktan iki gün sonra 1961’de kendini av silahıyla vurarak hayatına sonlandırdı.
2. Franz Kafka
Yahudi bir ailenin çocuğu olarak 1883 yılında Prag’da dünyaya gelen Kafka, ailesinin altı çocuğundan ilkidir. İki erkek kardeşi daha bebekken ölen yazarın 3 kız kardeşi de Nazi’lerin toplama kampında öldüğü düşünülmektedir. Kötü bir çocukluk dönemi geçiren Kafka babasıyla hiç anlaşamadı ve ona karşı hep nefret duydu. Dönüşüm kitabındaysa böcek olarak tasvir ettiği kişi kendisidir çünkü kendisini babasının gözünde hep böcek kadar değeri olduğunu düşündü.
Yahudi olduğu için Almanlar tarafından, Almanca konuştuğu için de Çekler tarafından sevilmedi. 1917 yılının Ağustos ayında Kafka’nın ağzından kan geldi ve akciğer kanseri teşhisi konuldu. 1918 yılının sonbaharındaysa İspanyol gribine yakalandı ve haftalarca acı çekti. 1924 yılında gırtlağına kadar ilerleyen kanser sebebiyle konuşma yetisini kaybetti. Yemek yerken ve su içerken bile dayanılmaz acılar çekti. Yazar 3 Haziran 1924 yılında kalp yetmezliğinden hayatını kaybettiğinde 40 yaşındaydı.
3-Edgar Allan Poe
ABD’li şair ve yazar Edgar Allan Poe gotik edebiyatın öncülerindendir. 1809 yılında dünyaya geldikten 1 yıl sonra Poe’nun babası evi terk etti. Bir yıl sonra da annesi veremden öldü. Daha sonra Virginia’da bulunan zengin bir tüccar olan John Allen’ın yanına verildi. Virginia Üniversitesi’nde okuduğu zamanlarda yaptığı kumar borcu sebebiyle manevi babasıyla arası açıldı.
1831 yılında Baltimore’da yaşayan halası, kuzeni ve abisinin yanına taşındı. Baltimore’a yerleştikten kısa bir süre sonra, alkolik olan ve ağır hastalıklar geçiren abisi hayatını kaybetti. 1835’te kuzeni Virginia Clemm ile evlendi. 1842 yılında karısı Virginia’nın tüberküloz olduğunu öğrenince kendisini tamamen alkole verdi. 1847 Virginia’nın ölümü yazarı iyice yıktı.
Poe, 3 Ekim 1849 yılında ismi Ryan’s Inn olan bir meyhanede kendinden geçmiş bir şekilde bulundu. Hastaneye kaldırıldıktan 4 gün sonra hayata gözlerini yumdu. Öldüğünde 40 yaşında olan Poe’nun cenazesine sadece 4 kişi katıldı.
3. Nikolay Vasilyeviç Gogol (1809-1852)
Ukrayna asıllı Rus yazar 1828 yılında Petersburg’a gider. orada geçinemeyince Almanya’ya gitme kararı aldı. Almanya’da da ancak parası bitene kadar kalabilen yazar tekrar Petersburg’a dönerek düşük maaşlı bir işe başladı.
Yazdığı Müfettiş isimli, bürokrasiyle dalga geçtiği eseriyle büyük tepki topladı ve Rusya’dan ayrılmak zorunda kaldı. En çok saygı duyduğu ve onun eleştirileri olmadan yazamam dediği Puşkin’in tavsiyesiyle Ölü Canlar romanını yazmaya başladı. Roma’da Ölü Canlar’ı yazarken Puşkin’in ölüm haberini aldı. O güne kadar Puşkin’in yorumunu almadan bir şey yazmayan Gogol için bu haber büyük bir yıkım oldu. Gogol Ölü Canlar romanını ve Palto hikayesini yayınlandıktan sonra soylu kesimin tepkisini topladı. Rus insanını aşağılamakla ve halkına ihanetle suçlandı. Bu suçlamalar yazarın ruhsal sağlığını iyice bozdu.
Gogol Ölü Canların ikinci bölümünü de yazdı. Fakat 1852 yılında el yazmalarını ateşe atarak yok etti. Bu olaydan 10 gün sonra da yaşamını yitirdi.
4. Fyodor Dostoyevski
Hasta bir anne ve sarhoş bir babanın çocuğu olan Dostoyevski 11 Kasım 1821 yılında dünyaya geldi. Annesini ölümünden sonra Petersburg’a yerleşen sanatçı daha sonra babasını ölüm haberini aldı. 1846 yılında çıkan ilk kitabı İnsancıklar ve ardından yazdığı kitaplarla beklediği başarıya ulaşamayan yazarın umudu kırıldı ve politikayla ilgilenmeye başladı. 1849 yılında devlet aleyhindeki bir komploya karıştığı iddiası ile tutuklanarak hapse atıldı. 10 yıl hapiste yattıktan sonra tam kurşuna dizilmek üzereydi ki, son anda affedildi. Cezası dört yıl kürek, dört yıl da adî hapse dönüştürüldü. Cezasını çekmek üzere Sibirya’ya gönderildi.
Cezalarını çektikten bir süre sonra Avrupa seyahatine çıktı. Sara nöbetleri ve kumar bağımlılığı yüzünden maddi açıdan darlığa düştü. Bu dönemde Yeraltından Notlar (1864) ve Suç ve Ceza (1866) gibi eserlerini yazdı. Sibirya’da evlendiği eşinin ölümünden sonra sekreteriyle evlendi. Yeniden borçlandı ve kumarhanelerde gezmeye başladı. Kızının ölümünün ardından büyük bir sarsıntı geçirdi. Karamazov Kardeşler adlı yapıtını üç yılda bitiren Dostoyevski, ciğer kanaması sebebiyle yatağa düştü ve 28 Ocak 1881 tarihinde öldü.
5-Yazamamanın Getirdiği Ölüm Hali: Virginia Woolf (1882-1941)
Mrs. Dalloway, Deniz Feneri, Orlando, Jacob’un Odası, Dalgalar romanlarının da olduğu çok sayıda çalışmaya imza atan Woolf, II. Dünya Savaşı’nın yarattığı kasvet, üretkenlik yoksunluğu gibi nedenlerle ruhsal bunalıma girdi ve 28 Mart 1941’de Ouse Nehri’ne ceplerine taş doldurarak atlayarak ve intihar etti.
6-Ölüm Korkusuna Yenilmek: Cesare Pavese (1908-1950)
Kadınlarla olan sorunlu ilişkisi ve ölüm saplantısı ile tanınan Pavese, yazarlık serüveni boyunca şiir ve romanın yanı sıra Amerikan Edebiyatı’ndan İtalyancaya yaptığı çevirilerle adından söz ettirdi. Mussolini iktidarına karşı yazıları nedeniyle hapis yatan Pavese, 1950 yılında günlüğüne “Artık sabahı da kaplıyor acı” diye not düşerek Torino’daki bir otel odasında çok sayıda uyku hapı içerek yaşamına son verdi.
7-Dostuna Elveda Ederek Ölüm: Sergei Yesenin (1895-1925
Mayakovski’nin izinden giderek 1917 Ekim Devrimi’nin ateşli savunucuları arasında yer alan Yesenin, Ekim Devrimi ardından rejime yönelik eleştirileri nedeniyle sansüre uğradı. İçkiye olan bağımlılığı ve kadınlarla olan sorunlu ilişkisi nedeniyle psikiyatri tedavisi görmek için bir aylığına akıl hastanesinde kaldı. Noel için hastaneden çıkarılan Yesenin, 27 Aralık 1925’te Moskova’daki İngiltere Oteli’nde odasında kendini asarak intihar etti. Cesedinin yanında, intiharından bir gün önce bileklerini kesip kendi kanıyla Mayakovski’ye yazdığı veda şiiri bulundu:
8-Devrim Yorgunu Bir Şair: Vladimir Vladimiroviç Mayakovski (1893-1930)
1917 Ekim Devrimi’nin şairi olarak tanınan Mayakovski, Rus Devrimi’nin sanat alanındaki yansıması olan “Futurizm Akımı”nın öncüllerindendir. Nazım Hikmet’in şiirine de önemli izler bırakan Mayokovski, insanların devrim idealleri karşısındaki inançsızlığı ve umutsuz aşkları nedeniyle 14 Nisan 1930’da Moskova’da intihar etmiştir.
9-Fars Topraklarında Kafka Haleti Ruhiyesi: Sâdık Hidâyet (1903-1951)
İran Edebiyatı’nın “Kafka”sı olarak tanınan Sadık Hidayet, başta Kör Baykuş olmak üzere düz yazı ve kısa hikâyeleriyle tanınır. Yazarlık serüveni boyunca gerek şah yönetimi gerekse Şii ulema tarafından pek sevilmeyen Hidayet’in eserlerinde melankoli, umutsuzluk ve mistisizm hakimdir. Yazar, 23 yıl önce ilk intihar denemesini gerçekleştirdiği Paris’te, 9 Nisan 1951’de yaşadığı dairede havagazını açarak yaşamına son vermiştir.
10-Savaşın Getirdiği Karamsarlık ve Ölüm: Stefan Zweig (1881-1942)
Unutulmaz biyografilerin yazarı olan tanınan Stefan Zweig, hümanist, savaş karşıtı düşünceleriyle II. Dünya Savaşı öncesinde Avrupa’da adından söz ettirmişti. Zweig, gerek Yahudi kimliği gerekse düşünceleri nedeniyle 1930’lu yılların ikinci yarısından itibaren Nazi rejiminin hedeflerinden biri oldu. II. Dünya Savaşı sırasında konferans vermek için gittiği Brezilya’ya yerleşen Zweig; Virginia Woolf, Walter Benjamin gibi II. Dünya Savaşı’nın yarattığı umutsuzluk ortamından etkilenerek 22 Şubat 1942’de Rio de Janeiro’da, karısı Lotte ile birlikte intihar ederek hayatına son verdi.
11-Auschwitz’ten Yaralı Bir Yürek: Primo Levi (1919-1987)
Yahudi asıllı İtalyan yazar Primo Levi’nın eserleri, II. Dünya Savaşı sırasında anti-faşist mücadeleye katılması ardından esir düşmesinin ve Auschwitz Toplama Kampı’nda yaşadığı tutsaklık günlerinin izlerini taşır. Yazarın en önemli kitabı olan “Bunlar da mı insan?”da Levi, Auschwitz’te yaşadıklarını ve “eve dönüş” hikâyesini anlatır. Savaşta yaşadıklarının ardından Tanrı inancını kaybettiğini belirten Levi, 11 Nisan 1987’de 68 yaşında evinin merdiven boşluğuna kendini bırakarak intihar eder.
15-Sıkıştırılmışlığın Getirdiği Ölüm: Walter Benjamin (1892-1940)
20. yüzyılın en önemli düşünce akımlarından Frankfurt Okulu’nun temsilcileri arasında yer alan Walter Benjamin, Marksist kültür anlayışının yanı sıra Yahudi kökenleri nedeniyle Nazi Rejimi’nin hedefi olmuştur. Naziler tarafından Paris’e sürgün edilen Benjamin, Almanların Fransa’yı işgal etmesi ardından Gestopu’nun Paris’teki evini basması üzerine 1940’da İspanya’nın Fransa sınırındaki Portbou kentine kaçmış, burada polis tarafından Gestapo’ya teslim edileceğini öğrenince aşırı derecede morfin alarak yaşamını sona erdirmiştir.
16-Annesinin Kaderinden Kaçan Yazar: Beşir Fuat (1852-1887)
Askerlik kariyerini yarıda bırakarak düşünce dünyasına atılan Beşir Fuat, geç Osmanlı düşünce dünyasının önemli simalarından biridir. Namık Kemal gibi döneminin önemli aydınlarıyla sert polemiklere giren Fuat, Osmanlı’da pozivitizm ve materyalizmin tanıtılmasına önemli katkılarda bulundu. Sinir hastalıklarından mustarip annesinin kaderini paylaşmak istemeyen Fuat, bileklerini keserek intihar etmekle kalmamış, ölümü sırasında hissetiklerini yazıya dökerek tasvir etmiştir.
17. Sylvia Plath (1932-1963)
ABD'li şâir ve yazar Sylvia Plath, kısa ömrü boyunca mental rahatsızlıklarla boğuştu. Davranışları çevresi tarafından irrasyonel ve umursamaz olarak görüldü. Hayatı boyunca antidepresanlar kullanması gerekti.
Plath, hayatı boyunca ileri derecede bipolar bozuklukla yaşadı. 1950 yılında bursla girdiği Smith College'deki ikinci yılında ilk intihar girişimini gerçekleştirdi ve bunun neticesinde akıl hastanesine yatırıldı. 1955'te Smith College'den iyi bir derece ile mezun oldu.
1963'te, ikinci kattaki odalarında uyumakta olan çocuklarının yanına süt ve kurabiye bıraktıktan sonra, odalarının kapısını da içeri gaz girmeyeceğinden emin olacak şekilde bantlayarak kapattı ve kafasını fırının içine sokarak intihar etti.

18-Nilgün Marmara (1958-1987)
"Hayatın neresinden dönülse kârdır..."
Nilgün Marmara, Türk şiirinin genç ve yetenekli kadın şâirlerindendi. Eğitimini, Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde tamamladı.
Listede de yer alan Sylvia Plath üzerine tez yazmıştı ve 13 Ekim 1987'de 29 yaşındayken o da intihar etti.
19-Yaşamın Ucuna Yolculuk Eden Yazar: Tezer Özlü (1943-1986)
Kafka ve Pavese’in izlerini taşıyan eserlerinde genellikle varoluş ve yabancılaşma temalarını işleyen Özlü, Türkiye ve yurt dışındaki yaşamında çeşitli defalar intiharı denemiş ve psikiyatrik tedavi görmüştür. Göğüs kanseri nedeniyle yaşama veda eden Özlü, intiharın kıyısında dolaşan ruh hali ile bilinir. Özlü, bu özeliğini kitaplarına da taşıdığı için bu listede yer almaktadır.
“Yaşamın Ucuna Yolculuk” adlı romanında şöyle der: “Bir yüksekliğin, bir başıma olduğum bir yüksekliğin en ucundayım. İnemiyorum. Yaşayamıyorum. Ölemiyorum.

Ortanca olmak makus talihin bir tezahürü müydü?Yoksa aşılması güç bir sınav mı?
Ortanca olmak uzayda bağırmaya çalışıp sesini kimseye duyuramamanın vücut bulmuş hali miydi?Yoksa sükuta bürünmüş buhranlarin kalesi miydi?

Yanağımdan inen özlem kokulu damlalar temas ettiği zeminde Ah" diyen pişmanlıklara dönüyordu.Artık geç kalmıştım.

Sen nasıl da narin ve kırılgandın ruh aleminde.Seni hissediyor ama dokunamıyordum.Ben aslında seni hiç hissetmemişim.Gerçek seni fark ettimde ise... Artık çok geç.

Sen olmana izin vermemiş çevrende sınırlarla kuşatıldığında bir sınırda ben eklemiş,kendimce sana iyilik yapmıştım.Bilmiyordum hayatımın en büyük hatasıymış.Silinmez faber castelllerle çiziktirdiğim sınırlara çarpa çarpa büyümüş ve çokça nefessiz kalmışsın.Nefes alamayınca ne yaptın? Bunu sormaya hakkım yok değil mi?özür dilerim.

Ben kimliğime o kadar dalmışım ki biz diyebilmek aklımın ucundan bile geçmedi.Şaka gibiyim.Nasıl da kaybolmuşum bencilliğin gölgesinde tek başına verdiğin mücadeleden bihaber.
Sen hep gözden kaçan bir detaymışsın.Ortanca olmak hep gözden kaçmakmış.Hep kuytu bir yerlerde hep ikinci planda...
Kurduğun tamamlanmamış her cümlende saklı bir yaran varmış.Susmalarının alttan almalarının ruhunda açtığı girdaplari bilememişim.Artık biliyorum.Seni bu hale sokan tüm nedenlerden nefret ediyorum.
Başta kendimden... İnsanın kendinden nefret etmesi çaresizliğin zirvesi değil de nedir?Zirvede çökmüşüm, elimde pişmanlıklarım.
Özür dilerim.
Makus talih falan değil,hepsi benim eserim.

Resul, Uhuvvet Risalesi'ni inceledi.
21 May 17:18 · Kitabı okudu · 1 günde · 10/10 puan

.. Her insan aynı değil, olamaz da. İnsanlar birbirinden farklı olduğu gibi, görüşleri, fikirleri, düşünceleri de farklı farklıdır. Kimseye zorla bir fikri kabul ettiremezsin. Fikirlerin senin için var. Başka insanları, senin fikirlerine katılmıyor diye dışlayamazsın. Senin fikirlerin veya yaptığın mesleğin daha güzel olabilir ama, en güzel benim fikrimdir, benim mesleğimdir.. benim.. ben.. ben.. diyemezsin.

   Haklı olabilirsin ama, haklı olmak, her zaman kurtarmıyor insanı. Senin haklı olman, karşındaki insanın haksız olduğu anlamına gelmiyor. Onunla alay etmene, onu dışlamaya olanak sağlamıyor. Herkes kendince haklıdır zâten.

   Ne var ki, herkesin kendine âit fikirleri, kendine has düşünme tarzı, kişiliğine has görüşleri, aklına uygun bakış açıları var. İster katılırsın, ister katılmazsın, istersen de redd edersin.. ama küçümseyerek, dışlayarak, alay ederek yaklaşamazsın kimseye. Birinde kusur arayacaksan, önce kendine bakmalısın.. kusursuz musun? Değilsin.. kimse kusursuz değildir. Birilerine bir şeyler söyleyeceksen, söylemeden önce, kendini onun yerine koy, bin kere düşün, ona göre davran, ona göre söyle....

   Yukarıda yazılanların muhâtâbı kendi nefsimdir. Kimse üzerine alınmasın, "Acabâ bana mı diyor" diye :)

   İsminden de görüldüğü üzere mu'minler arasındaki uhuvvetten, kardeşlikten bahseden bu muhteşem kitap; Bediuzzaman hazretlerinin "Mektubat" eserinden alıntı olup, Yirmiikinci Mektubun Birinci ve İkinci Mebhas'larının broşür hâlinde neşrolunmuş versiyonudur.

   "Hak yalnız bizim tuttuğumuz yoldur, diğer yolların hepsi yanlıştır" gibi kalbe gelen şeytâni düşüncelerden sakınmak için bu kitabı okumanızı, okutmanızı cân-ı gönülden tavsiye ederim..

   Üstad, Uhuvvet Risalesiyle ufkumuza yeni yeni pencereler açıyor; mu'minler arasındaki birliğin, uhuvvetin, kardeşliğin, saygının, sevginin, ihlâsın ne olduğunu, nasıl yaşandığını öyle güzel bir üslûb kullanarak dile getiriyor ki; okudukça, ne kadar noksan kaldığımı görmemek için, "Hayır ben öyle değilim, bana demiyor, başkaları için söylüyor" gibi düşüncelere kapılsamda, nihâyetinde noksanlığımın parlak bir şekilde gün yüzüne çıkarılıp,  gözüme gözüme sokulmasından kendimi kurtaramamış ve iknâ olmaya mecbur kalmıştım desem yeridir..

  Ek olarak kitapta, "Hırs" ve "Gıybet" hakkında da çok geniş açıklamalar yer almıştır..

  Üstad, Hırsın sebeb-i mahrûmiyet olduğunu, yâni insanın bir şeyi hırs ile talep etmesinin, o şeyden mahrum kalmasına sebep olduğunu; küçük, lâkin küçük olmasıyla berâber, içinde çok büyük hakikatleri barındıran, herkesin kolaylıkla anlayabileceği misâllerle öylesine güzel izâhlar vererek isbât ediyor ki, okurken zerre kadar da olsa insanı incitmiyor, kırmıyor, dökmüyor, âsi olan nefis bile bu hakikatler karşısında teslîm-i silâh etmeğe mecbur kalıyor.

  Gıybete âit küçük bir yer var kitapta. O küçük yerde, gıybet hakkında merâk edilen her şeyden bahsediliyor. Meselâ, bu alıntıdaki gibi:

  "Gıybet odur ki: Gıybet edilen adam hazır olsa idi ve işitse idi, kerâhet edip darılacaktı.
Eğer doğru dese, zâten gıybettir.
Eğer yalan dese; hem gıybet, hem iftirâdır.
İki katlı çirkin bir günahtır."

   Her ehl-i îmanın okuması, okutması gereken kitaplardandır "Uhuvvet Risalesi" .......

   Son olarak Bediuzzaman Said Nursî hazretlerinin, kendisine kardeş olarak görüp de, ehl-i îman'a hitâben söylediği, kitabın son kısmında yer alan küçük fakat kalbinin ne kadar geniş olduğunu gösteren sözlerini, sizlerle paylaşarak, incelemeyi hitâma erdirmek istiyorum..

  "Kardeşlerimden rica ederim ki:

   "Sıkıntı veya ruh darlığından veya titizlikten veya nefis ve şeytanın desiselerine kapılmaktan veya şuursuzluktan, arkadaşlardan sudûr eden fenâ ve çirkin sözleriyle birbirine küsmesinler ve "Haysiyetime dokundu" demesinler.
Ben o fenâ sözleri kendime alıyorum.
Damarınıza dokunmasın.
Bin haysiyetim olsa, kardeşlerimin mâbeynindeki muhabbete ve samimiyete fedâ ederim."

  Said Nursî

Döngüsel, Daha'yı inceledi.
21 May 09:09 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 9/10 puan

Hakan Günday Daha kitabı, yazarın Doğan Kitap tarafından yayınlanan sekizinci kitabıdır. 2000 yılında yayınlanan Kinyas ve Kayra kitabıyla adından söz ettiren yazar, 2002 yılında Zargana, 2003 yılında Piç, 2005 yılında Malafa, 2007 yılında Azil, 2009 yılında Ziyan ve 2011 yılında Az kitaplarını yazmıştır. İlk baskısı 2013 yılında yapılan Daha romanı 417 sayfadır. Eleştirmenlerce yazdıklarının türü yer altı edebiyatı olarak kabul edilse de, yazar kendini herhangi bir türe sığdırmayı kabul etmiyor.

Hakan Günday Daha kitabı, Arthur Rimbaud’dan bir alıntıyla başlıyor: “Dayanılmaz olan tek şey, hiçbir şeyin dayanılmaz olmamasıdır” diyor Rimbaud. Bu cümleyi anlamaya vakit bulamadan kendimizi Gaza’nın hazmedilmesi zor yaşamının içinde buluyoruz.

İlk bölüm: Sfumato

Kitap, her biri Rönesans dönemindeki resim tekniklerinin biriyle isimlendirilen 4 temel bölümden oluşuyor. Bu bölümlerle, romanın kahramanı Gaza’nın ruh hali arasında bir bağlantı kuruluyor. İlk bölüm olan Sfumato bir tür gölgelendirme tekniği olup aydınlıktan karanlığa geçişi ifade etmek için kullanılır. Bu bölümde, Gaza’nın Afganistan’dan Avrupa’ya kaçak göçmen taşıyan babasıyla ilişkileri anlatılıyor. Gaza’nın annesi onu doğururken ölmüştür ve Gaza, daha doğduğu anda hayatın karanlık yüzüyle karşılaşmıştır. Kitaba ismini veren Daha, göçmenlerin bildiği tek kelimedir. Ayrıca Gaza’nın babasının isminin tersten okunuşudur: Ahad.
İkinci bölüm: Cangiante

İkinci bölüme ismini veren Cangiante; gölgelendirme yapılırken renklerin daha açığının ya da daha koyusunun oluşturulamadığı durumlarda başka bir renge geçmeyi ifade etmek için kullanılan bir terimdir. Bu bölümde Gaza, babasına annesiyle ilgili sorular sorar, fakat bu sırada babasının kullandığı göçmen dolu kamyon kaza yapar. Kitabın beni en çok etkileyen bölümlerinden biri de bu kazadır. Gaza, cesetlerle dolu bir çukurda günlerce kalmak zorunda kalır. Hayatta kalmak için verdiği mücadelede deliliğin sınırlarını zorlar.
Üçüncü bölüm: Chiaroscuro

Chiaroscuro, ışıkla karanlığın zıtlığını vurgular ve birbirlerinden keskin bir şekilde ayrılmalarını ifade eder. Kaza sonrası geçirdiği travma nedeniyle akıl hastanesine yatırılan Gaza, insanlara dokunma konusunda ciddi sorunlar yaşar. Kalabalık içine çıkamaz, eldiven olmadan biriyle el sıkışamaz.
Dördüncü bölüm: Unione

Unione, renklerin buharlaşarak birbirine karışmasını ifade eder. Sfumato’dan farklı olarak Unione’da renkler canlı ve parlaktır. Çocukluğunu yaşamadan bir göçmen tacirine dönüşen Gaza, Afganistan yolculuğunda insanları linç etmeye başlar, daha sonra ise içindeki suçluluk duygusundan arınmak için ölüme gider.
Hakan Günday Daha Kitabı İncelemesi

Gaza, kitabın kahramanı, 9 yaşında. Ve bu yaşta hayata dair öğrenmemesi gereken ne varsa hepsini yaşamış. Çok erken bir yaşta atılmış hayata, çok zeki bir çocuk. İnsan kaçakçılığı yapan babasının yanında çalışan bir çırak o.

Gaza, her şeyden nefret ediyor. İnsanı öldürenin, yaşadığı koşullar değil sadece kendisi olduğunu söylüyor. Göçmenlerden, göçmenlerin depoda tükettikleri hayattan, hayatta kalabilmek adına içlerindeki en güzel kızı yem olarak Gaza’ya sunmalarından, her şeyden nefret ediyor. Ve babasından, ona benzemekten deli gibi korktuğu babasından, en çok önemsenmek istediği kişi olan babasından nefret ediyor.

Hakan Günday’ın duygulara bu kadar yoğun temas edebilmesi, özellikle nefreti, acıyı, kini, mutsuzluğu bu kadar derinden hissettirebilmesi, beni kitaplarına bağlayan başlıca özellik. Kimi yorumcular bunu abarttıp süslü ifadelerle popülerleştirmeye çalıştığını iddia etse de bu, onu itici olmaktan ziyade daha da okunabilir kılıyor.

Keyifli okumalar.

Esma Gun, bir alıntı ekledi.
19 May 12:52 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

Bazen etrafımızda o kadar esrarlı bir hadise olur ki ince teferuatına kadar bunu sezeriz, fakat hiçbir şey idrak etmeyiz; ruhumuzun içinde ikinci bir ruh her şeyi anlar, fakat bize anlatmaz, böyle korkunç işaretlerle bizi muammanın derinliklerine atar ve boğar.

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Peyami Safa (Sayfa 44)Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Peyami Safa (Sayfa 44)
Black Jack, Öteki'yi inceledi.
 19 May 09:25 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 8/10 puan

**Spoiler olmasa da genel konuyu etraflıca anlattım**

Dostoyevski’nin tam 30 yılda yazdığı Öteki insanın içinde bulunan ruh değişikliklerini çok detaylı bir şekilde ele aldığı bir roman olmuştur. İnsan kendini tehlikede hissettiği andan itibaren anormal davranışlarıyla günden güne değişebilir. Başkalarının etkisi altına girebilir. Ve karşısındakini acımasızca yok etmeye çalışabilir. Dostoyevski romanında bunu tam anlamıyla yansıtmıştır diyebiliriz. Yarattığı iki farklı karakter etrafında dönen roman ustaca kurgulanmış gerçekten.

Bay Golyadkin usta bir şeytan gibi olan diğer kötü öteki ile çetin bir mücadeleye girer. Bu aslında kendisi ile olan mücadele midir burasının çok üstü kapalı bir gerçektir. İkinci Golyadkin, kahramanımızın hayatını ve kariyerini burnundan getirmeye başlamıştır. Ansızın karşısına çıkan bu karakter önce güvenini kazanmış, sonradan onu tuzağa düşürerek türlü türlü hallere sokmak istemektedir. Bunu en baştan beri söylenen sözlerden çok rahat bir biçimde anlayabiliyoruz.

Bay Golyadkin’in hayatı bir anda alt üst olmuştur. Paniğe kapılmış olan Bay Golyadkin kendini kötü hissetmeye başlamış ne yapacağını bilememektedir. Kahramanımız alelacele kılıcını çekerek diğeriyle savaşa başlamıştır bile. Çıkardığı savaşta karşısına bir ordu almıştır aslında. Diğer ötekinin safları artık çok güçlüdür. Bizim esas olan Golyadkin ise bir yandan değişik ruh halleriyle arada çok iyi davranarak rakibinin amacını öğrenmek istemektedir. Rakibinin kroşelerine karşılık veren ikinci Golyadkin çetin cevizdir. Romanın sonuna kadar sürece olan bu mücadeleyi acaba kim kazanacaktır?

Yine Dostoyevski’nin bilindik insanın içine işleyen keskin uçlu bir kılıç gibi köşede duran bu romanı ilk dönem eserlerinden olmasına rağmen daha öncede dediğim gibi tam 30 yıl boyunca üstünde çalışmıştır. İnsan ırkının intikamcı ve değişik ruh hallerini sorgulayan yazarımız psikolojik gerilim anlamında bir şov yapmıştır diyebilirim. Dostoyevski her zaman en sevdiğim yazarlar içinde 1nci sırayı hak etmiş olması da bu yüzdendir. Bir edebiyat şöleni içinde okuduğumuz romanlarını dönüp dönüp bir daha okuduğumuzda her defasında farklı şeyler yakalanacağı şüphesizdir.
Romanın kurgusuna ve akıcılığına söylenebilecek hiçbir şey yoktur. Büyük bir yazar olacağını bu romanda daha fazla hissettiren Dostoyevski gümbür gümbür gelmektedir. Yazarlığını Gogol ve Puşkin’e borç olan Dostoyevski çok büyük eserler vermiştir. Yaşasaydı daha kim bilir nasıl romanlar yazardı demekten kendimi alamıyorum. Sevgiler.

Not: Sonradan aklıma geldiği için ekleme ihtiyacı duydum. Dostoyevski'nin psişik bir karakter yaratmasının yanında birinci Golyadkin'in havadar bir karakter olması ve aynı zamanda basit bir memur olmasına rağmen ihtişamlı arabalar kiralayıp balolara gitmesi pahalı dükkanlardan alış veriş etmesi onun aslında ne kadar kompleskli bir karakter olduğunun göstergesidir. Dosteyvski burada gerçekten zor bir işe girişmiştir. Hangisinin kötü olduğunu kestirmek oldukça güç. Birinci Golyadkin iyi gibi görünse de aslında zor bir karakter. Çok fazla zevkle okunan bir kitap bana göre. Gerim gerim germiyor ama gerilimin içinde olduğunuzu hissediyorsunuz. Yeraltından Notların en büyük hazırlığı bu kitapta yapılmış. Ve bence daha gizemli..

Ruveydâ, bir alıntı ekledi.
18 May 21:28 · Puan vermedi

"hepimiz birlikte yaşarız, bir diğerimize etki ve tepki yaparız; ama her zaman ve her koşulda kendi başımızayızdır. şehitler savaş alanına el ele giderler, tek başlarına çarmıha gerilirler. birbirine sarılmış aşıklar umutsuzca yalıtılmış sevinçlerini tek bir benüstülük halinde kaynaştırmaya çalışırlar. boşuna. doğası gereği her vücut bulmuş ruh yalnız olarak acı çekmeye ve zevk almaya mahkumdur. duyular, duygular, iç görüler, hayaller. bütün bunlar özeldir ve sembollerle ikinci ellerin aracılığı dışında iletilemez. deneyimler hakkında bilgi biriktirebiliriz, ama deneyimlerin kendilerini biriktiremeyiz."

Algı Kapıları, Aldous HuxleyAlgı Kapıları, Aldous Huxley