Ve şimdi evim dediğim o kütüphanenin mahzenine kitapları geri yerleştirirken tek isteğim, bir şeyler hissedebildiğim yere dönmekti. Hırsızlığın bile çarptıramadığı kalbimin attığını hissettiğim bir yere...
Nedense büyük kayıplar bir türlü rafa kaldırılamamış kitaplar gibiydi. Masanın üzerinde tozlanmaya devam ediyor, hareketinizi kısıtlıyor, başka kitaplar açmanızı engelliyor ama yine de o anda, öylece, sonsuza kadar kalıyordu.
Bazen insan istiyordu ki, başına çok kötü ama öyle kötü şeyler gelsin ve böylece ağlayacak bir bahanesi olsun. Kanamayan yaraya yara bandı yapıştırılmazdı ya.
Herkesin mutluluğu, ruhunun açlığıyla şekillenirmiş. Zaten bu yüzden altın denmezmiş hazineye. Çünkü asıl hazine insanın ruhunun derinliklerinde saklı olanmış.