Okuduğum kitapları benim seçtiğime değil, onların beni kendi zamanları geldiğinde seçtiğine inanırım. Önce o beni okur, hayatıma bakar ve uygun görürse gözüme ilişir, bir şekilde aklıma düşer ve sonra ben de onu okumaya başlarım. Kendimi, o an ihtiyacım olan şeyleri o kitapta bulurum. O yüzden, bir kitaba başlamanın “bana doğru” bir zamanı ve kitabı bitirmenin de “bana doğru” bir süresi olduğuna inanırım. Bir günde, bir yılda veya iki yılda da bitebilir, önemli değil. Okuyamıyorsam, henüz vakti değildir.
Huzursuzluğun Kitabı da hayatımdaki huzursuzlukları okuyarak, tam o huzursuzluk anlarında hayatıma dahil olmuş kitaplardan biridir. Ne zaman başladığımı hatırlayamayacak kadar uzun sürede ama “keyifle” okudum. Ne zaman aklıma düşüp bir kısmını okusam, tam olarak okumaya başladığım cümlede o sıralar ya da geçmişte yaşadığım ve düşündüğüm şeylerin benzerini gördüğüm, tarif edilemeyecek, zaman zaman “Ya nasıl bu kadar denk gelebilir? Hislerimi nasıl bu kadar yansıtabilir?” düşüncesiyle kendi günlüğümü okurmuşçasına devam ettiğim, zaman zaman anlamlandıramadığım, sıkıldığım ama yine de yarım bırakamadığım bir kitaptı. Yazarı bazı noktalarda bu kadar anlayabiliyor olmak arada sırada beni korkutmuş olsa da yorulduğum, ruhumun yaşamaktan huzursuzluk duyduğu anlarda elimin bu kitaba gitmesiyle, iç dünyama dair kırıntılar bulmak, hayatımdaki insanlar tarafından görülmezken en azından bir zamanlar bu dünyadan gelip geçmiş başka bir kişinin de aynı hisleri yaşadığını bilmek bir noktada rahatlatıcıydı. Çünkü artık o huzursuzluğun bir ortağı vardı, benim gibi hisseden bir kişi tarafından kağıda dökülmüş ve anlam kazanmıştı. Beş altı yıldır sürekli içimde dönen düşünceleri, beni hayattan koparma noktasına getiren huzursuzluğu, içimde verdiğim savaşı dışarıdan bir gözle göstermiş ve