Buradan bakınca tuhaf bir hafifliği var dünyanın.
Hiçbir ateş sonsuza dek yanmıyor.
Zamana ve sancıya dayanmanın en basit yolu, sonunda muhakkak geçeceğini unutmamak. Evet, her şey geçiyor. Sevmek bile, acı çekmek bile, kanamak bile, yaşamak bile, dünya bile, azalmayı dahi beklemeden bitiveriyor. Ağrı diniyor.
Uzun, ıssız, püfür püfür bir boşluk kalıyor geriye sadece.
İnsan ancak o zaman asıl olanın, yaşarken hasım sanıp ölümüne savaştığının, kadim boşluklardan ibaret olduğunu anlıyor.
Hayat denen sergüzeşt, zararsız ve uzak bir hatıraya dönüşüyor usulca. İpinden çözülen sala benziyor insan da, hafifliyor. Bilseydim bunu, ölülere ağlamazdım hiç. Ama zaten insan, gidenlerin ardından, en çok kendi kalışına ağlıyor.
Şimdi düşününce anlıyorum ki, hayatta her şeyin zamanını belirlemeye çalışanlar, zaman tarafından cezalandırılmaktan kurtulamıyor. Hele ki başkalarının duyguları hakkında karar vermek, o duyguların ne zaman, hangi şartlar altında filizlenip nasıl yeşereceğini tayine girişmek, kibirle harmanlanmış budalalıktan başka şey değil.
İnsan kendini sevmeyi bilmeyince, başkalarınca sevilebileceğine de ihtimal veremiyor işte. Gönülçelen Sadi Seber’in dürbününden kendime bakınca, benim bile beni seveceğim geliyordu. Saçma sapan, sıkıcı, eciş bücüş taraflarımı, minik sanat eserleriymiş gibi görüp anlatabilmişti. Muhtemelen kendi ışığıydı benim karanlığımda gördüğü ama ne fark ederdi ki…