Yorumuma geçmeden önce şunu belirtmek istiyorum:
Her kitapta tempo çok önemli. Okuru sıkmadan yazmak lazım. Jo Nesbø'yu okuyanlar bilir. Tempolu kitapları bir elin parmağını geçmez. Ama sadece tempoya bakarak da kitapların iyi olduğuna karar veremeyiz. Örneğin benim 10 beğeni kriterlerim varsa bazı okurların 1-2 kriterleri var. Bunlardan biri de tempo. Kitap akıcıysa harika diyenler var. Durağansa kötü. Ben sadece akıcılığına bakmıyorum. Özellikle polisiyelerde.
Polisiyedeki betimlemeler, olay yerinde bulunan suçluyu işaret eden bazı ipuçları, suçu kimin işlediği ve sebebi, yazarın bize sunduğu psikolojik neden, kaçma planı, karakter derinliği, özgünlük, gerçekliğe uygun vs... gibi kriterleri göz önünde bulunduruyorum. Ama bazı okurlar tempoya bakarak kitap hakkında fikrini belirtiyorlar. Polisiyede sadece tempoya bakılarak karar verilmemeli. Hele hele olayın tesadüflerle ilerlemesi, yazılan bir mektup sonucu olayın çözülmesi, anlatıcının katil olması, medyum aracılığıyla çözülen olaylar hiç olmamalı.
Gelelim kitaba;
Harry Hole serisi dışında yazılmış bağımsız bir polisiye Oğul.
Kitap intikamı anlatıyor. Hapisten kaçan bir oğulun intikamını...
Yazar iyi ve kötü arasındaki ince çizgiyi öyle güzel ele almış ki, vermiş olduğu mesajı anlamamak mümkün değil.
Ara ara bazen kendimizi eleştirdiğimiz durumlar oluyor değil mi? Çocuğunuza attığınız bir tokat, birine atılan iftira, hırsızlık, cinayet gibi. Bunun neden ve sonuçlarına bakmak önemli. Çocuğunuza attığınız bir tokat senin öfkenden kaynaklanıyor ve pişman oluyorsanız bu sizi kötü insan yapmaz. Ama defalarca acımasız bir şekilde kemerle, sopayla dayak atıyorsanız siz kötü bir insansınız.
Kendinizi eleştirirken dilediğiniz kadar kötü olduğunuzu düşünebilirsiniz. Veya bir başkasının kötü olduğunu. Ama bana göre kötülük