Annem alışkanlıktan, tabakları ve kahvaltılıkları kaldırmaya başlamıştı. Babam da saçımı okşayarak sordu.
"Yorgun musun?" Bana sorulacak en yerinde soruydu. Evet, diye bağıran bir stadyum dolusu ses duydum içimde. Çok yorgundum. Herkesten çok. Yorgunluğum Tanrı kadardı. Sekiz yıldır uyumuyordum insan gibi. Çok yorgundum ve babam bunu anlıyordu. "Evet" dedim kısık sesle. "Uyu biraz" dedi, bir sigara yakarken. "Dinlen" diye ekledi ilk nefesten sonra. Babam, her zamanki gibi yine en doğru sözleri buluyordu. Yetişemeyeceğim doğrulukta sözler... Uyku. İnsana verilmiş tek mucize. Kendinden geçmek. Gözleri kapatıp huzura dalmak. Ve uyanıldığında yeniden başlamak. Tek ihtiyacım buydu. Bir zaman dilimi geçmeliydi, son bir saat içinde yaşadıklarımızın üzerinden. Dinlenmeliydi yorgun kalplerimiz, biraz da olsa... Ben uyumalıydım, hiç uyumadığım gibi. Annemin hazırlayacağı yatağa yatıp gözlerimi kapatmalıydım. Belki kendime geldiğimde yirmi bir yaşıma dönmüş olmayacaktım ama yirmi dokuzuma gelene kadar ailemden uzakta geçirdiğim her gün için bir dakika uyuyacaktım. Tek istediğim buydu.
O kadar çok zaman geçmişti ki, bana sabahları ne hazırladığını düşünüyor olmalıydı. Biliyordum unutmadığını. Dolaptan çıkardığı bardakla durdu. "Süt kalmamış Tolga. Hemen gidip alayım!" dedi. Ben süt içirdiği çocuktum onun için. Kimseye kötülük yapmış olamazdım. Ben Tolga'ydım! Annesine her fırsatta çiçekler getiren Tolga.