• Bir şeyin doğruluğuna inanmamızdaki en önemli kıstasımız nedir? Kendi gözlerimizle görmüş olmak mı? Peki gerçekten her baktığımız şeyi tam anlamıyla "görüyor" muyuz? "Görme" gözlerimizin bize sunduğu sadece biyolojik ardı sıra dizilmil olaylar bütünü mü yoksa beynimize gelen iletilerin pekçok değerlendirmeye tabi tutularak elenmesi, öne çıkarılması, gruplandırılması sonucu elimizde kalan görüntüler mi? Eğer ikinci seçenekse fizyolojik olarak gören gözlerimiz baktığı çerçevede bazı görüntüleri yok sayarak görme eylemimizi sekteye uğratmaz mı? Bu da bir çeşit körlük değil midir?

    Peki patolojik bir körlüğümüzün olmaması tam anlamıyla kör olmadığımız sonucunu çıkarmak için yeterli midir? Sokakta acı çeken bir hayvanın yanından hiçbir şey yapmadan geçerken, ağlayan bir çocuğu görmezden gelirken, kavga eden iki insanın yanından uzaklaşırken hâlâ kör olmadığımızı söyleyebilir miyiz? Peki ya sokak ortasında kocası tarafından dövülen, öldürülen kadınları hiçbir şey yapmadan öylece izlerken? "Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın.", "Aman Ali Rıza Bey tadımız kaçmasın." diyip çevremizde gerçekleşen tüm çirkinliklere tepkisiz kalırken?

    Televizyonda haberleri izlerken gördüğümüz haberler gerçekten gördüklerimiz mi yoksa sadece bakıp geçtiklerimiz mi? Kanal değiştirdikten sonra, öldürülen çocuklardan, masum insanlardan geriye kalan sadece baktıklarımızsa kim kör olmadığımızı söyleyebilir ki?

    İşte José Saramago bu kitabında etrafımızda yaşanan tüm çirkinlikler, adaletsizlikler, suçlar, ahlaksızlıklar, cinsel istismarlar karşısındaki tepkisizliğimizi, duyarsızlığımızı fiziksel bir körlük metoforuyla gözler önüne seriyor. Biyolojik körlükle zamanla insanların nasıl insanlıklarını yitirliklerine, normal yaşantıda kabul edilemeyecek olayların normalize edildiğine, koca bir toplumun nasıl bencilleştiğine, ahlaki değerlerin çöküşüne, değer yargılarının nasıl hiçe sayıldığına körlerin hayat mücadelesinde şahit oluyoruz. İhtiyaçlar hiyerarşisinin ilk basamağında tutunmaya çalışan bir toplum... Açlık ve ölüm arasındaki o ince çizgide var olabilmek için yok sayılan değerler, ahlak, onur, İNSANLIK...

    Roman boyunca gördüğümüz tüm bu kayıtsızlıklar fiziksel bir körlüğün mecburiyeti olarak yansıtılıyor. Peki romandaki körler görebiliyor olsaydı da aynı şey olmayacak mıydı? Ağlayan bir çocuğu duyacak, acı çeken köpeğe yardım edecek, kavga eden iki kişiyi ayırmaya çalışacak veya kadınların cinsel istismara maruz kalmalarına tepki gösterecekler miydi? İşte Saramago' nun romanında okuyucusunun sorgulamasını istediği tam olarak fiziksel ve zihinsel körlük arasındaki bu benzerlik.

    Kitapta üçüncü koğuş tüm çirkinliklerin merkeziyken, diğer koğuşlardaki mağdurların da kendi çıkarları için bu çirkinliklere sessiz kalışları da onları bir başka çirkinliğin kahramanı haline getiriyor. Böylece Saramago fiziksel körlükle beraber toplumsal körlüğü de işliyor.

    İnsanlık gerçekten bu kadar çirkinleşebilir mi diye sorguluyoruz. Ancak bu sorgulama için gerçek hayatımızından uzaklaşıp distopik roman içinde kaybolmamıza gerek var mı? Belki de distopikleşen gerçek dünyadır. Çıkarların savaşı arasında öldürülen masum insanlar- özellikleri çocuklar, yıllarca kendi ailesindeki bireyler tarafından tecavüze uğrayan çocuklar, hergün televizyonda kaçırıldığı ardından öldürüldüğü haberini aldığımız çocuklar varken dünyamızın distopikleşmediğini kim iddia edebilir ki?

    Romanda makro düzensizlik içinde kurulan mikro düzenlerle görenler için planlanmış dünyada körlerin yaşamınu okuyoruz. "Yaşam" kelimesi bu hikaye için çok lüks olacağından kaos içindeki düzende körlerin "hayata tutunma çabası" tanımlaması daha uygun olacaktır hiksye için.

    Körlük diyince aklımıza ilk gelen nedir? Kapkaranlık bir dünya, değil mi? Ancak kitapta tasvir edilen körlük beyaz bir süt denizi içinde yaşanıyor. "Beyaz Felaket". Körlüğün beyaz bir dünya içinde yaşanmış olması tedsadüf olmasa gerek. Bakan körler tanımlamasıyla pararlellik gösteriyor aydınlık içindeki körlük. Her şeyi görebilecek olmamız yeteneğine rağmen hiçbir şey görmemekteki ısrarımız aslında beyaz körlüğün ta kendisi. Yani sadece gözlerin değil insanlığın da kör olduğu bir dünya...

    Romanda ilginç bir şekilde tüm felaket boyunca görebilen tek bir kişi var. Doktorun karısı. Doktorun karısını tüm hikaye boyunca insanlığını, inceliğini, yardım severliğini, olgunluğunu, anlayışını, fedakârlığını koruyabilen, görebilme yetisini diper tüm körler karşısında kendi çıkarları için kullanabilecek olmasına rağmen bundan sakınan, sorgulama yeteneğini kullanabilen, olanı oldupu gibi kabullenmeyip kendi doğruları ışığında hareket etmekten çekinmeyen bir figür olarak görüyoruz. Yani biyolojik bir körlüğünün olmamasıyla beraber vicdani körlükten de kendinş sakınabilmiş bir karakter. Aynı zamanda okuyucu ve körler dünyası arasında bir aracı olarak kullanıyor onu Saramago.

    Açlık ve ölüm arasındaki çıkmazda tüm çirkinlikler, ahlaksızlıklar ve kötülüklerle karşı karşıya kalan körlerle beraber biz okuyucular da bu körler dünyasına dahil oluyoruz. Şüphesiz bunda Saramago' nun kendine has üslûbunun çok önemli bir payı var. Saramago kitap boyunca her hamlesinin bir açıklamasını da beraberinde vererek okuyucuyu roman boyunca yönlendirerek gören gözler tarafından yönelndirilmek zorunda kalan körlerin acizliğini okuyucuya da hissetiriyor. Ayrıca her okuyucunun dikkatini çeken bir anlatım özelliği daha var ki hepimiz nedenini sorgulamaktan kendimizi alıkoyamıyoruz; romanın noktalama işaretleti bakımından fazlasıyla yavan olması ve bu yavanlık içinde hakimiyetin virgülde olması. Cümle sonlarında, diyaloglarda, parantez veya tırnsk işareti yerine çoğunlukla virgül kullanılıyor. Ben bunun Saramago' nun Körlük kitabına münhasır bir özellik olduğunu düşünerek biz okuyucuları körler dünyasındaki zaman, mekan, yer, yön olgularının yitirilmesi hissiyatına ortak ederek körler dünyasının ruh hali içine çektiğini düşünmüştüm ancak yazarın "Görmek" kitabını da kurcaladığımda aynı üslûbun o kitapta da hakim olduğunu gördüm.

    Kitapta dikkat çeken bir diğer nokta ise hikayenşn edı bilinmeyen bir ülkenin, adı bilinmeyen bir kentinde, adı bilinmeyen kahramanların başından geçmesi. Bana göre sebep ise bu ahlaki yozlaşmanın, değer yargılarının çöküşünün, insanlığın yok oluşunun bir bireye, bir kente veya bir ülkeye mahsus olmayışı. Saramago adım adım bir bireyi, bir grubu, bir topluluğu merkeze alarak evrensel toplumsal değerlerin çöküşünü okuyucuya sunuyor.

    Sonuç olarak, okurken zevk alınacak bir kitap olmadığını belirtmek isterim. " Mide bulandırıcı" olaylar zincirinin hakimiyetinde tam da bu tamlamanın somutlaşmış halinin nüfuz edildiği bir hikayede buluyorsunuz kendinizi. Zaten insanlığın yok oluşu ile kurulmuş distopik bir dünyanın okuyucuyu eğlendirebileceği nasıl düşünülebilir ki?
  • Kitabın başında bu hikaye için şöyle deniyor; "Bu bir ibret hikayesidir. Herkes kendi hayatından bir parça bulur onda, kendine göre bir ders çıkarır."
    Bu ifadelerin benim açımdan tam anlamıyla dolu dolu gerçekleştiğini söyleyebilirim.
    İbretlik kısmı; yoksul bir insanın gerek çalışarak, gerek şans eseri zenginleşmesi sonucu etrafını aç gözlülerin, aç kurtların, üçkağıtçıların sarması ve elindekini, avcundakini kaptırmasıdır. Hayatımdan parça bulma kısmında ise müthiş bir benzerlik var. Yaşadığım coğrafyada okyanus yok ama deniz ve deniz gibi bozkırlar vardır. Bu bozkırlarda çiftçiler yıllardır tarım yaparlar. Ödemesi gereken borçlarını dokuzuncu aya söz verir, düğünlerini dokuzuncu ayda yaparlar. Çünkü dokuzuncu ayda çiftçiler zengindir. Mahsül harmana gelince çiftçinin emeğini ucuza kapatmak isteyen tüccarlar da beraberinde gelir. Çiftçinin ne kooparatif kurup malını daha değerli satmaya cesareti, bilinci, ne de mahsülünün değerlenmesini bekleyecek zamanı vardır. Hasılıkelam benim garip çiftçim elindeki malı ucuz fiyata aracı tüccara kaptırır. İşin ilginç yanı çiftçinin elindeki malı satın almak için devlet eliyle kurulan TMO'lar, tüccarın çiftçiden kapattığı mahsülü iki ay sonra iki katı fiyata tüccardan satın alır. Bu düzen yıllardır böyle gelir, böyle gider...
    Anlayacağınız kitapta anlatılan "inci"yle, Anadolu'da yaşanan "buğday, tütün, portakal, patates, incir" hikayesinin pek farkı yoktur.
    Şimdi kitaptan ve Anadolu çiftçisinin hikayesinden çıkardığım dersi anlatsam hem uzun olacak, hem siyaset olacak... Kısaca bu sömürü düzenine "Yeter ula garibanı sömürdüğünüz" diyerek haykırıyor, kıymetli okurlara iyi okumalar diliyorum...
  • Rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg ( Zümrüd-ü Anka, batıda bilinen adıyla Phoenix ),
    Bilgi Ağacının dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş.
    Bu kuşun özelliği gözyaşlarının şifalı olması ve yanarak kül olmak suretiyle ölmesi,
    sonra kendi küllerinden yeniden dirilmesidir.
    Kuşlar Simurg’a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş.
    Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg’u bekler dururlarmış.
    Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler. Derken bir gün, uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg’un kanadından bir tüy bulmuş.
    Simurg’un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler.
    Ancak Simurg’un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan KAF Dağının tepesindeymiş.
    Oraya varmak için ise yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş, hepsi birbirinden çetin yedi vadi..

    1. Vadi “NEFS” vadisi
    2. Vadi “AŞK” vadisi
    3. Vadi “CEHALET” vadisi
    4. Vadi “İNANÇSIZLIK” vadisi
    5. Vadi “YALNIZLIK” vadisi
    6. Vadi “DEDİKODU” vadisi
    7. Vadi “BEN” vadisi

    1.Vadi “NEFS” vadisi Vadiye giren kuşlar öyle şaşırmışlar ki, burası sanki bir cennetmiş.
    Her şey varmış. Bir anda her şeyi isteyebileceklerini fark etmişler.
    Hiç sınır yokmuş. Zevke, sefaya, bütün emellerine kavuşabilirlermiş.
    İnsanları anlatan masallarda ki gibi çalışmadan, uğraşmadan mevki makam sahibi bile olabilirlermiş.:)
    Öyle çok kuş vadinin sihrine kapılmış, öyle çok şey istemiş ki…Bu vadide bir sürü kayıp vermişler…

    2.Vadi “AŞK” vadisi Vadiye girince bütün kuşların gözünü bir sis kaplamış.
    Gördükleri biçimsiz şekilleri, taşları, odun parçalarını, birer sülün, birer kuğu sanmışlar.
    Gözleri kör olmuş. Kapılmışlar, sürüklenmişler…

    3.Vadi “CEHALET” vadisi Her şey güzel gelmiş gözlerine.
    Simurg Anka kuşunu bile unutmuşlar. Nereye gittiklerinin ne önemi varmış ki.
    Orada da gökyüzü, burada da gökyüzü. İlginç nesneler görmüşler. Kaya mı, ağaç mı ne fark eder.
    Önemsemedikçe düşünmemişler. Düşünmedikçe unutmuşlar.
    Unuttukça yükleri hafiflemiş, gülümsemeye başlamışlar…

    4.Vadi “İNANÇSIZLIK” vadisi Vadiye girdiklerinde birden her şey anlamını yitirmiş.
    Ne olacakmış ki Simurg’u bulsalar. Kesin öleceklerini iddia edenler olmuş.
    Simurg’un çözüm bulamayacağını söyleyenler olmuş.
    Bu kadar yolu boşa geldiğini, emeklerinin boşa gittiğini düşünenler olmuş.
    Kanadı yaralanan bir kuşun aşağıya düştüğünü ve hepsinin başına bunun geleceğini bağırarak söylemişler. Yolu tamamlayamayacaklarını ya da tamamlasalar da hiçbir işe yaramayacağını söyleyip geri dönmüş bir sürü kuş…

    5.Vadi “YALNIZLIK” vadisi Vadiye giren bütün kuşları korku salmış. Sadece kendileri varmış gibi endişeye kapılmışlar.
    Acıkan sadece kendi karnının doymasını düşünmüş.
    Tek başına avlandığı için de başarılı olamayıp daha büyük hayvanlara yem olmuş.
    Her biri kendi başına hareket etmiş ve yönünü bulmaya çalışmış.
    Sanki kimse yokmuş gibi yapayalnız hissetmişler. Oysa ki milyonlarca kuş aynı amaç için uçuyorlarmış…

    6.Vadi “DEDİKODU” vadisi Vadinin her köşesinde fısıltılar duyulmaya başlamış.
    En arkada ki kuş, Simurg Anka’nın yeniden doğuşta tüylerinin yandığını söylemiş.
    Öndeki kuş bunu duymuş, yanan tüylerin tekrar çıkmadığını söylemiş.
    Bir öndeki kuş bunu duymuş, yanan tüyleri çıkmadığı için Simurg’un gizlendiğini söylemiş.
    Bir önde ki kuş bunu duymuş, morali bozuk olduğu için Simurg’un, saklanırken, onu görenlere zarar verdiğini söylemiş.
    Daha öndeki kuş bunu duyunca, herkese zarar veren Simurg’un, dayanamayıp kendini öldürdüğünü söylemiş.
    En öndeki kuşa, gitmeye gerek kalmadığı, Simurg’un toprak olduğu bilgisi gelmiş. Bir çok kuş geri dönmüş…

    7.Vadi “BEN” vadisi Bütün kuşlar vadiye girer girmez, içlerinde değişik bir his uyanmış.
    Kiminin kanadı biçimsiz gelmiş kimine. Diğeri, her şeyi bildiğini iddia etmiş.
    Yanlış yoldan gidiliyor diye kargaşa çıkmış. Her kafadan bir ses çıkmış.
    Herkesin fikri varmış ve doğruymuş. Sanki milyonlarca farklı yol varmış gibi.
    Hepsi en önde lider olmak istemiş, öne geçmek için birbirlerini ezip durmuşlar.
    Ta ki vadiden çıkana “BEN”den uzaklaşana kadar…

    KAF DAĞI’na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış.
    Sonunda sırrı, sözcükler çözmüş…
    Farsça; Sİ, OTUZ demektir. MURG ise KUŞ…

    SİMURG = OTUZ KUŞ

    Simurg’un yuvasını bulunca öğrenmişler ki; “Simurg – otuz kuş” demekmiş.
    Onların hepsi Simurg’muş. Her biri de Simurg’muş.
    30 kuş anlar ki, aradıkları sultan, kendileridir ve gerçek yolculuk, kendine yapılan yolculuktur…
    Egosuna hakim olan, körü körüne bağlanmayan, düşünen, kendini geliştiren, kendine ve başaracağına inanan,
    Hep birlikte hareket edilmesi gerektiğini bilen, yalnız olmayı tercih etmeyen, dedikodu yapmayan ve en önemlisi,
    Egosunu eğiten kuşlar Simurg’muş…
    Bu bir hikaye ama hikayede olsa bazen ümitsizliğe kapıldığımda Anka kuşuna ulaşmak isteyenlerden olmaya özen göstermişimdir.
  • Serinin üçüncü kitabını da bitirdiğime göre korku öykücülüğü konusunda iyi kötü fikir beyan edebilecek kadar bilgi sahibi olduğumu düşünüyorum. Bu kitabı okurken daha üçüncü öyküde yorumuma yazmaya karar verdiğim bir şey oldu. O da, hikayelerin Türk öykücülüğü açısından oldukça başarılı olsa da korku öğesince epey eksik kalmasıydı. Elbette bu sözlerimi meclis dışına taşıyan öyküler de vardı; Mehmet Berk Yaltırık'ın Cazı Nene'si, Ali Yeniay'ın Karakura'sı ve Murat Baykan'ın Yaşbaz'ı. Bu üç öykü, bana göre kitabın hakkını adıyla sanıyla verdi. Seriye genel bir bakış atacak olursam, birinci kitaptaki hikayeleri asla unutamayacakmışım gibi geliyor. İkinci kitabı birkaç gün önce okumuş olmama rağmen neredeyse hiçbir hikayeyi hatırlamıyorum maalesef. Bu kitaptan da yukarıda yazdığım üç hikaye aklımı uzun süre meşgul edecek gibi duruyor. Bu ilginç antolojinin, çocukluğunda mahalleden arkadaşlarıyla toplanıp gecenin bir vakti sokak lambası altında korku hikayeleri anlatan bizim gibi bir neslin evinde bulunması gerekir kanaatindeyim. =)
  • Gece Nöbeti, bir süredir kütüphanemde bulunan ama okumaya bir türlü fırsat bulamadığım bir Tess Gerritsen klasiği.Çalkantılı özel hayat, bakmakla yükümlü olduğu annesi ve hastane ortasında tek başına kalmış bir acil tıp doktoru olan Toby Harper’ın başından geçen olayları anlatıyor.

    İlk olarak kitabın yazarı Tess Gerritsen’den biraz bahsetmek istiyorum . Tess, polisiye-gerilim türünün en başarılı ve ciddi bir hayran kitlesine sahip bir yazarlarında biri. Tipik polisiye-gerilim romanlarından farklı olarak tıp alanında eserler ortaya koyması romanlarını daha ilgi çekici yapıyor birçok okuyucu için.

    Hikaye oldukça heyecanlı bir şekilde bir doktorun kendini camdan aşağıya atlaması ile başlıyor. Bunun ardından ise Toby benzer semptomlara sahip başka bir hastanın Toby’nin gözetiminde kaybolması ile kahramanımızın olaylara direk dalması ile hikayedeki ilgi çeken olaylar silsilesiyle devam ediyor.

    İncelemenin başında da bahsettiğim gibi ilginç bir konuya sahip. Bunun yanında dilinin basit ve akıcı oluşu, hikayelerin güzel bir şekilde sunulması ve sonunda bağlanması kitabı oldukça başarılı kılıyor.

    Şimdiden iyi okumalar...

    Nihat
  • "önce saniye teyze öldü sonra dedem sonra babaannem sonra yengem sonra eniştem. sonra eniştemin ölüm haberini bana veren bakkalı bıçakladılar eniştemin yedisinin okunduğu akşam. sonra sedat amca öldü sonra babam sonra öbür dedem bir de büyük deprem. otuzuma basmadan otuz tabut kaldırdım musalladan. babamdan öncekileri babamla beraber kaldırdık. ama ilk ölen hep babammış gibi geldi bana yıllarca. sanki oydu bu ahret furyasını başlatan. öyle değilmiş yeni anladım.

    sen gittin ve herkes ölmeye başladı

    zaten kim tam anlamıyla sağ kaldığını iddia edebilir ki bu kadar mevtanın ardından kim biraz zombileşmek istemez. daha kırılgan daha dikenli ve daha fukuyamacı olmaz. dedem ziraat mühendisiydi ama pek çok doktordan daha ilginç tıbbi hatıraları oldu.

    sen gittin ve herkes ölmeye başladı

    yalnızlıktan kudurmuş bir çocuğun arabaların kaportasını anahtarla çizmesi gibi ruhumun kemirilişi de hep sinsiceydi. buna rağmen ansızın berraklaştığı oluyor bulanık günlerin hâlâ soğuk biralar oluyor güzel kızlar oluyor. yağmurdan sonra saçlarını havluyla kurulaman gibi olmuyor tabii o kalibrede sevda görmedim. öptüm ama içime çekmedim.

    sen gittin ve herkes ölmeye başladı

    şimdi dilediğim sayfadan başlayabileceğim bir kitap öner bana. başsız sonsuz ve ortasız bir hikâye öner. bir üstat öner dergi kurmuş olmasın. ne çok utandık mazideki yaralardan her adımda ele geçirilme korkusundan. ismet özel mi metin altıok mu yoksa hiç mi ortak arkadaşımız kalmadı.

    sen gittin ve herkes ölmeye başladı

    elinden bir şey gelmemenin acısını iniş takımları olmayan melekler bilir. bir arabanın farlarına kilitlenip kalmış sincaplar bilir. suyun dibine ağır ağır çöken taşlar bilir. matkapla göğsünün ortasına açılmış bir pencere düşün. perdeyi aralayıp kendi yarandan bakıyorsun dünyaya. eskisi gibi acımıyor ve de asıl bu acıtıyor.

    sen gittin ve herkes ölmeye başladı

    love story tadında başlayan bir filmi potemkin zırhlısına çevirmeye ne hakkın var. çok şükür yaşıyoruz çok şükür yazıyoruz diyorum ama niye anlatıyorum bunları. belleğin unutuşa karşı mücadelesi mi sadece. ne münasebet bu benim senkronize yalnızlığım.

    sen gittin ve herkes ölmeye başladı

    birleşince kısa devre yapan parmak uçlarımız öldü önce. sonra yeşil öldü benim için sonra kahverengi. sonra ilk öpüştüğümüz yeri kalbinden bıçakladılar. on iki yıl geçti susmak ne kısaymış. sen böyle ne güzel sonsuza kadar susalım diyorsun. sonsuzluk bir gün herkesle konuşur sevgilim bunu da biliyorsun.

    sen gittin ve herkes ölmeye başladı"

    Emrah Serbes
  • Kolay okunuyor. Anlatımı yalın. Konu olarak ölüm, sevgi, varlıklı olmak, doğruluk... konularını anlatır. Kısa kısa, bir çok hikâye yer almaktadır. Ilginç bakış açısıyla derin anlatımını sevdim. Özellikle " şeytan " adlı hikâyeyi çok beğendim.