• Hikaye, bir Alman otelindeki bir süitte yaşayan Rus bir aile için öğretmen olarak çalışan Aleksey İvanovich'in bakış açısıyla anlatılıyor. İlginç, dengesiz, para düşkünü olan bir topluluk. Aleksey, Generalin üvey kızı Polina'ya aşıktır. Ona olan tutkusu ve her isteğini yapma dürtüsü ile, Polinan'nın ricası üzerine rulet masasına oturur. Sonra ne mi olur? Kumar bağımlısı ve hayatı tepe taklak olur. Ayrıca aşkını da kaybeder.
    Dostoyevski'nin hayatından alıntı olduğu ve hatta kumarı bırakmak için bir kaç yıl çaba harcadığı söylenir.Ne kadar doğru bilemem tabi ama rulet hakkında çok derin bilgilere sahip olduğu kesin.
    Aleksey'in durumu acı verici tabi.Üç dil bilen başarılı bir öğretmen.Kumar illeti ne hale getiriyor.En kötüsü de Aleksey'in para kaybı ve onun bir hayat kurmanın alternatif yollarını bulmadaki yetersizliğiyle takip eden acıydı. Kitabın sonunda da Aleksey'in "yarın, yarın her şey bitecek!" düşüncesiyle bunu ispatlar nitelikte.Yarın oluyor ama ne bir çözüm ne bir plan.Sonu yine rulet masası.
    Etkileyici bir klasik. Arka kapakta yazdığı gibi "tutkulu bir aşkla kumar tutkusunun bir arada anlatırken insan ruhunun derinliklerini büyük bir güçle sergilemiş." Mutlaka okumalısınız.
  • "Yanacak ve yanarak tükeneceksin; iyileşecek ve yeniden geleceksin."
    [Karamazov Kardeşler]

    Ah, güzel Dostoyevski! Ey yüce acıların bahşettiği olağanüstü güçleri bünyesinde barındıran Dostoyevski! Sun bize karanlığın göğsünü delip geçen ışıklarını! İnsanoğlunun saplandığı bataklığa gökyüzünü indir ve bizleri ay'a tutunarak çıkar göğe! Sevginin yıldızlarıyla sar benliğimizin en tutulmaz yerlerinden! Ah, güzel Dostoyevski! Yaşamın ve insanın her şeyini görünür kıldın, ama sen de sadece yaşadın. Bir insandın. Yalnızca bir insan...


    Suyun, dünyayı sarması ve her boşluğu doldurması. Ne anladınız? Düşünün. Muhtemelen çok büyük saçmaladığımı ve boşa attığımı düşünüyorsunuz. Size bir hikâye anlatayım. Gezegenimizin içi, dışı ve üzerindeki her şey milyarlarca yıldır değişiyor. Kim bilir neler neler oluyordur. Fakat bir tane maddenin yaptıkları hep aynı olmuştur. Sonuçları da zamanla anlaşılabilmiştir. Su, bu dünyada ne yapmıştır peki? Önce gezegendeki her boşluğu doldurmuştur. Bunu hem saf varoluşu ile yapar, hem de içinde barındırdıklarıyla yapar. Havayı içinde barındırdıkları oluşturur ve döngülerini sağlamaya sürekli devam eder. Karaları içinden doğurmuştur ve kendi üzerinde tutmaya devam eder. Bir de kendi olduğu gibi neredeyse her yerde varolmaya devam eder. Ve en önemlisi hayatın oluşmasını sağlamıştır. Tüm bunların Dostoyevski ile alâkası ne peki? O da bizim saf suyumuz olmuştur. İnsanın bünyesinde barınan her hücreye girmiştir ve boşlukları doldurmuştur. Derinliklerde ne varsa içlerine girmiş ve onları yüzeye çıkarmıştır. Hatta onları anlamlandırmış ve aynı zamanda ait olduğu yeri de çözümlemiştir. Hayatı üflememiş olabilir, ama onun sunabileceklerine götürmüştür. Hem her şey olabilmiştir, hem de basit ve şeffaf kalabilmiştir. Saf gücü ile herkesi kendi çevresinde birleştirebilmiştir. Velhasıl kelam, su gibi aziz olmuştur.


    Okurken Yazdığım Not 1:
    "Mahpusların karmaşık karakterleri ve tekdüzelikten uzak eylemleri. Daha doğrusu farklılıkları ile sıyrılabilmişlerdir. Toplumun dayattığı çizgilerden yürümeyi reddetmişlerdir ve bunları çoğunlukla sadece kendileri yürümek istemedikleri için yapmışlardır. Peki ya bizler? Hâlâ suç işlememiş ve dışarıda gezebilenler ne yapıyoruz? Kafamızın üstünden ipe bağlanmış et parçasının peşinden koşturuyoruz. Bizi koşturan da eti arzulatan da ve ikisinin sonunu getirecek olan da ipin ucunu tutanlardır."


    Düşünebiliyor musunuz mahpuslar da insanmış. Dostoyevski, onları tıpkı insanlar gibi çeşit çeşit ve birbirinden farklı olduğunu söylüyor. Ve bunları da anlatıyor. İşin garip yanı, kitaba yakından baktığımız zaman dışarıdaki topluluk ile içerideki topluluk arasında çok fazla ilginçlik farkı var. Bu farkın oluşturduğu terazide de ağır olan taraf içeridekilerdir. Dışarıya çıktığınızda görecekleriniz hep tekdüzedir. Her şey insanı bütünüyle -somut ve soyut- saran bir görünmez perdenin arkasında gerçekleşir. Hep bir şeylerin peşinde koşturan insanlardır. Ya para için işe yetişirler, ya para kazanmak için okula giderler, ya para için karınca sürüsü gibi kalabalık ortamlarda dururlar, ya para için paralı olanların karşısında acınacak hâlde dururlar, ya para için rastgele birilerini kendi ağlarına çekmeye çalışırlar vs. binlerce farklı eylemlerde tek amaç uğruna hareket ederler. Ama görünmez perde yüzünden bu sebep saklanmış olur. Bu sayede de arkada yatan sebebi saklayabilir ve sanki kendisi de diğerleri gibi sadece varolma çabasındaymış izlenimi verir. Diğerlerinin bakış açısından ayrılmadığı sürece her zaman onlar gibidir. Ne çizginin dışına çıkmaya çalışır, ne de herhangi bir şekilde çizginin dışında görünmek ister. Her şeyi ve herkesi birbirine benzetir. Sonunda kendisi de onlara tıpatıp benzer. Dışarıdan bakan biri, hepsini tek sıra halinde giden karıncaları algıladığı gibi algılar. Ne fiziksel farklılıklarının farkına varabilir, ne de öznelliklerinin. Sadece karıncalardaki kusursuz düzenin yerini alan kaosu fark edebilir. Çünkü neredeyse her şey rastgele oluyor havası verir. Fakat bir şekilde her şey yine de birbirine benzemektedir. İçerideki hayatta ise bambaşka Dünya vardır. Orada nesnel bir sınır vardır, fakat fizikselliğin ve metafiziksel durumun sınırları ortadan kalkar. Eylemler azalır. Sonuçlar neredeyse ortadan kaybolur. Tüm bunlara rağmen nedenler her zaman artar. Her birinin farklı arzuları olur. Bunu takiben izledikleri yol da farklılaşır. Aynı olsa bile ilerleme şekli farklılaşır. Dışarıdan her şey bellidir ve sınırlıdır, ama içeriden her şeyi siler geçerler. Sadece kendilerine odaklanırlar. Böylece sıyrılırlar dışarıdaki herkesten. Önce kendileri olurlar. Sonra birlik olurlar. Ne kadar düzgün, yamuk, anahtar, kilit vs. farklılıklara takılmadan bir uyum yakalarlar. Hepsini içine alabilen ve aynı zamanda hiçbirinin yanlış ya da bozuk olduğunu hissettirmeyen bir çoklu yaşam formu oluştururlar. Ancak öznelliğinin getirdiği arzular ve özellikler kaybedilmez. Dışarıda ise kendine dair neredeyse her şeyi silmeden bütüne karışamazsın. Şimdi, içeridekilere dışarıdan bakıldığında bu öznellikler anında görünürler. Orada kimse herhangi bir 'insan' değildir. Bir ismi vardır. Kimse söylemeden aklımızda doğar bu isim. Onu ismiyle anlamaya başlarız. Ne yaptığı eylemle ne de arzularıyla. Uzun lafın kısası, vay arkadaş! Mahpuslarda da gerçekten insanlar varmış. Hem de bizlerden daha ilginç insanlar. Şaşılacak şey doğrusu!


    Okurken Yazdığım Not 2:
    “Ah, ikiyüzlü insanoğlu!
    Ezilir ve yadırgarsın.
    Yükselir ve ezip gülmeye başlarsın.
    İhtiyaç duyarsın ve hor görülürsün.
    Öfkelenir ve nefret kusarsın.
    Sahip olursun ve paylaşmazsın.
    Umursamaz ve tiksinirsin.
    Sen sadece gücü istersin ve gücün kucağında kendini gösterirsin.”

    Yukarıdaki sıralama alttan başlayarak yukarı doğru giden ve bürokrasi içeren yükselişte insanın izlediği yol. Tevazu, anlayış ve sevginin izlerini silen her yola mirketler pislesin!


    Bir taşın tepesine çıkın ve başınızı göklere çevirin. Bedeninize sürtünerek kendi yolunda ilerleyen hava ve bulutları tasavvur edin. O akışa karşı duyumsadığınız aidiyet ve rahatlama hissini anlamaya çalışın. İşte, Dostoyevski de böyle etkiler yaratan bir üsluba sahiptir. Sanki sizin fazla varlığınıza rağmen her şey yerli yerindedir ve yollarında doğal bir sükunet içinde kayıp gitmektedir.


    Özgürlük nedir? Neredeyse her bireyin farklı cevaplar verebileceği bir soru değil mi? Kelime tek başına orada dururken, taşıdığı anlamların uçsuz bucaksız bir sonsuzluğa gitmesi ne kadar garip değil mi? İşin aslı, bugün yaşayan insanlar için özgürlük kavramının hiçbir yere vardığı yoktur. Ne hapishanelerde, ne dışarıda, ne de doğanın kucağında yoktur. Onu sadece ararız. Ama Kafka'nın dediği gibi yanımızda taşıdığımız kafeslerimiz vardır. Bunlardan kurtuluş var mıdır, yok mudur burada tartışmam yersiz olur. Kafeslerimizin giderek büyümesi ve diğerlerini de hapsetmesini kısaca ele alacağım. Aklınızda herhangi bir hayvanı canlandırın. Sonra onun nerede olduğunu düşünün. Daha sonra ne yaptığını düşünün. Şimdi de onun yerine kendinizi koyun. Sonra da onun gibi yaşadığınızı tasavvur edin. Sonucunu da aklınıza, yorumlara ya da boş bir kağıda yazabilirsiniz. Kendiminkini buraya yazıyorum. Çita. Afrika'nın neredeyse insan boyuna ulaşan otları arasında taşın üzerinde yatan bir çita. Karnım tok ve susuzluğum yok. Öylece etrafa bakıyorum. Tehlike yaratma ihtimali olmayan canlıların geçişlerini izliyorum. Sonra da bir aslan sesi duyuyorum. Ürperti geliyor. Kendime daha güvenli bir yer bulmak için kalkıyorum ve yürümeye başlıyorum. Otların arasında kayboluyorum. Güvenli bir yer bulduğumu hissedene kadar da gideceğim. Çünkü gidebiliyorum. Tüm bunları yapabilecek kadar çitayım ve özgürüm. Pat diye bir kafesin içine hapsediliyorum. Korkuyorum. Ama hareket edemiyorum. Gitmek istiyorum, ama kapana kısılmış durumdayım. Yaşıyorum, hâlâ bir çita olmalıyım. Fakat özgür değilim. Özgürlüğü elinden alınan çita ne olur? Artık bir isim ve canlı olmaz. O sadece kavramdır. Hepsi bu. Tıpkı ilkokul fişlerinde geçen "Ali, ata bak." gibidir. Ne Ali diye biri, ne at, ne de Ali'nin bakma yetisi vardır. Hepsi boş bir kelimeler ve kavramlardan başka bir şey değildir. İnsan da böyledir. Özgürlüğünü aldıktan sonra sadece bir kavram olarak varolmayı sürdürür. Öteye gidemez diye düşünürüz. Fakat insan bir şekilde kavramın kendisini doğuran kozalığını yırtar ve ondan çıkabilir. Çünkü her durumda umut besleyebilir. Kendine ve hayata bağlayacak bir şeyi bulabilir. İçeride de bulabilir, dışarıda da. Özgürlüğünden, yani kendi özünden yoksunluğuna direnebilir ve hatta onun üzerinden geçebilir. Bunu kendi kendini özgürlükten mahrum bıraktığında bile yapabilir. İnsanın özündeki güç öyle ya da böyle bir şekilde özgürlüğün ve/veya hayatın meyvelerine ulaşabiliyor. Kendini değiştirerek de olsa ulaşıyor. Nereye gideceği de bizlere bağlı. Demir bir kafeste de yaşayabiliriz, kafatasımız içindeki bir kafeste de. Ya da varoluşun ait olduğu her yerde...


    "Genel olarak mahpuslarımız hayvanları severdi; izin verilse, hapishanede seve seve birçok ev hayvanı ve kuş beslerlerdi. Hem bence mahpusların sert, vahşi yaradılışlarını bu kadar yumuşatıp inceltecek başka bir meşgale yoktur. Ama buna izin vermezlerdi. Buna yönetmelik de, yerimiz de elverişli değildi."

    Varoluş bir felakettir, dostlarım! Hem de sadece insanlar için değil, tüm canlıları içine alır. Felaketimizin getirdiği ortaklığı ve oluşturduğu birlik ile samimiyeti koruyalım, dostlarım! Çünkü her an bedenimizden geçip gidebilecek hayatı bile güvenilir ve seçilebilir kılar. Sevginin yolunuzu ve Dostoyevski'nin aklınızı aydınlatması dileğiyle hoşçakalın.
  • Aslı çok eskiye dayanan, artık anonimleşmiş (Belki aslı da anonim.) fabl örneği sayılabilecek hikâyeler. Dünyanın her yerinde başka edebî eserlere, halk anlatılarına esin kaynağı olmuş öğretiler. Çok dile çevrilmiş. Tarih boyunca çeşitli çevirilerinde, yazıldığı coğrafyaya, hitab ettiği insanlara, inançlara göre uyarlanmış, adapte edilmiş, içselleştirilmiş. Benim okuduğum baskısı da, bu sitedeki baskılardan biri değil, Bedir Yayınlar 1973, öyle sanıyorum orijinaline sadık kalınarak ortaya çıkmış bir çalışma değil. İki ayrı Türkçe tercümesinden yararlanılmış. Bizde de, diğer Müslüman ülkelerde olduğu gibi, çeviri sırasında tamamen İslamîleştirilmiş. Hikâyelerin aslı kitabî dinlerden eskiye, Brahman Hint filozofu Beydeba' ya dayandığına göre, her çeviri bir tür uyarlama, yeniden yazma olmuş. Kaldı ki anlatı da kendini aslı İbranice olan bir esere dayandırıyor. İnsanlara rehberlik etmek amacıyla kaleme alınmış, hayvanlar üzerinden anlatılan hikâyelerden oluşan bir kitap. Her hikâye bir öğretiyi, bir görüşü, tavsiyeyi canlandırmak, inandırıcı kılmak için.

    Anlatım tekniğiyle çok ilginç bir yapısı var. Günümüzde post modern edebiyat teknikleri arasında sayılan alt metinsellik kullanılmış. Hikâye içinde hikâye ve onunda içinde bir üçüncü hikâye ile üçüncü alt metne kadar gidiyor. Üstelik, sanırım zamanın okur seviyesi düşünülerek, anlatı sırasında arada okur uyarılıyor. O anki hikâyeyi kim anlatıyor, asıl hikâye neydi, hangisi hangisinin içinde, sürekli hatırlatılıyor.
  • İnsanların ölü zamanı ile yaşayan duman adamlar ve küçük kız çocuğu Momo'nun hikayesi.
    Tek solukta okuduğum nadir kitaplardan biri. Aslında konusu öyle oldukça ilginç değil ama dili ve olayların akışı okuyucuyu içine çekiyor. Animasyon filim tadında. Oldukça sosyal mesaj içerikli.

    Kitap yazarın kendi söylemine göre , kendisinin hayal ürünü değil. Bir tren yolculuğunda karşılaştığı garip birinin anlattığı bir hikaye.

    Oldukça keyif aldım okurken . Okudugundan bilgi edinme amacı olmayan, zamanını keyifli geçirmek isteyenlere tavsiye edilir. Keyifli okumalar.

    Zaman oldukça değerlidir evet ama Momo' yu okuyarak bu değerden birşey kaybetmesiniz...
  • İslamiyetin doğuşuyla beraber, Avrupalıların müslümanlara, müslümanların da Avrupalılara bakışı nasıldı? Batı medeniyetlerinin gelişmesiyle Batı-Doğu etkileşimi, Her dönemi; o dönemin aydınlarından alıntılarla, Dönemin hikaye ve efsaneleriyle anlatan tam bir sosyal bilimler kitabı.
    Basit ve akıcı üslubu, ilginç olay ve kaynaklarıyla okunması gereken eser.
  • Okuduğum sırada bana sık sık Frankenstein'ı hatırlatan bir kitap oldu. Klasiklerin içinde böyle bir eser olmasına çok şaşırdım. Mizahi yönü Gogol'u anımsattı. İlginç bir hikaye. Daha önce Bulgakov okumamıştım ve bu kitaptan sonra okumaya karar verdim. Sovyet tarihine ilişkin birçok bilgi alabileceğiniz, içinde birçok eleştiri barındıran bir yapıt. Anlatım olarak çok beğendim diyebileceğim bir eserdi. Bulgakov okumak eğlenceli diyebilirim.
  • Yine gözlerim dolu bitiriyorum bir kitabı. İçimde hem bu kitabı okuduğum için sevinç hem de hüzün var. Bu kitap elime nasıl ulaştı bilmiyorum, kömürlükte buldum sanırım. Kitaba geçmeden yazardan bahsetmek istiyorum çünkü ilginç bir hikayesi var. Bu kitabın kapağını görünce herkes gibi ben de neden iki tane yazar ismi var demiştim. Yazarımız Romain Gary zamanında yazılarını hem kendi adıyla hem de Emile Ajar adıyla yayınlamış. Bunu da kimselere -gerekli olmayan- söylememiş. İntihar mektubunda (kitabın arkasında var,sanırım orijinal el yazısını kopyalamışlar) Emile Ajar olduğunu itiraf ediyor ve şöyle bitiriyor mektubunu : ‘’...çok eğlendim. Hoşça kalın teşekkürler’’. Ben yine başka bir kitaba benzettim bunu da: Çavdar Tarlasında Çocuklar kitabı. Konusuna gelirsek: Kahramanımızın adı Momo, Arap bir Müslüman, olaylar Fransa’da gelişiyor. Momo’nun annesi kendisini kıçıyla savunan bir kadınken Momo’yu polisler almasın diye Madam Rosa adında bir Yahudi kadına bırakmış. Kadının baktığı tek çocuk değil Momo. Diğer çocuklar da Momo gibi kendini kıçıyla savunan kadınların çocuğu. Fakat Momo arkadaşlarından çok, apartmandaki komşularından, Madam Rosa’ya olan hayranlığından bahsediyor bize sürekli. Annesi olmayan bir çocuğun kadınlara nasıl büyük bir sevgi beslediğini hissettiriyor bize Momo. Öyle tatlı benzetmeler yapıyor ki gülümsemeden edemiyorsunuz bazen. Ayrıca birden dört yaş büyüyebiliyor. Benim okuduğum baskı Can Yayınlarından taa 1981 yılındaki baskı. O nedenle birçok yazım hatası var ancak okurken bunları görmezden geliyorsunuz. Dili sade, çokça küfür geçiyor cümlelerde. Sanki bir çocukla konuşuyormuşsunuz gibi huzurla doluyor içiniz kitabı okurken. Sanırım filmi de var hatta tiyatroya bile uyarlanmış aynı hikaye, ancak filmi hiçbir yerde bulamadım maalesef :( Sonuç olarak kesinlikle okumanız gereken bir kitap diye düşünüyorum, hele ki yoğun kitaplardan sonra çok iyi gelecektir eminim. Teşekkürler.