"Beni dinlemen gerekiyor.”
“Seni dinlemem mi gerekiyor?” diye bağırdım aniden. Sesim neredeyse boş meydanda yankılandı. Ruhumdaki boşluk daha da büyüdü. “Beni ölüme terk ettin!”
“Sen kendini feda ettin.”
Rast kafasını geriye yatırıp gözlerini aya çevirdi. Bana bakmıyordu. “Ay bu gece her zamankinden daha güzel, değil mi?”
Ona baktığımda göğsümdeki nefret içimde bir karadelik gibi tüm duygularımı çekti. Tüm bunların arkasında yatan şey ise hayal kırıklığı ve kırgınlığımdı. “Bunu neden yaptın?” diye sormak istiyordum. Bir umutla mantıklı bir cevap vermesini, beni bunların yaşanmadığına ikna etmesini istiyordum.
Ona güvenmiştim.
Ona doğru güçlükle birkaç adım attım. Önüne vardığımda, “Bana eve dönüş yolunu göster,” dedim alçak bir sesle.
O kadar kaybolmuştum ki, eve dönüş yolunu lanetli bir ilaha soruyordum.
Rast’ın gözleri bana döndüğünde kesik bir nefes verdi. “Seni kurtaran ben olmalıydım.”
Elim hâlâ suyun yüzeyine ulaşmaya çalışıyor gibi öne uzanıyordu, oysa elimi tutacak kimse yoktu.
Gitme, diye yalvarmak istedim. Dudaklarımı araladım fakat ağzımdan sadece hava kabarcıkları çıktı. İşte o zaman nefesimi tutarken zorlanmaya başladığımı hissettim. Bedenim çabalamaktan yorgun düşmüştü, suyun dibine yavaşça süzülürken hareketsiz durmanın rahatlatıcı bir tarafı vardı.
Ona güvenmiştim. Onu sevmiştim. Onunla hayaller kurmaya cüret etmiştim. Yanımda kalacağına inanmıştım. Beni koruyacağına inanmıştım. Onunla dans etmiş, kahkahalar atmış ve delicesine eğlenmiştim. Dudaklarını tenimde gezdirmesine izin vermiştim.
Yasak elmadan bir ısırık almış ve kalanını da arzulamıştım.
Tutkunun Tanrısı’na âşık olmuştum.