Bugün kitap okumak için sahile gittim. Kendimi okuduğum kitaptaki karakterler gibi hissediyorum bazen..
’71 devrimcileri, özellikle işçi sınıfı ve kitlelerin, 1965 sonrası devrimci ve komünistleri ana rahmine çağrısına yanıt vermişler ve bir başka dünya yaratmak için devrimci atılımı gerçekleştirmişlerdir. Bu süreç mesela Rus Devrimi’nde başka bir seyir izlemiştir. Bolşevikler, “Gece Dersleri”, “Ajitasyon Komiteleri” gibi adımlarla zaten Rus işçi sınıfının rahminde doğmuşlardır. Bolşeviklerin aslında en ayrıştırıcı karakteri buralarda saklıdır. Yani sınıfla ontolojik ilişki kurma ve sınıfın içinde ontolojik konumlanma bir anlamda Bolşevizm’in ruhudur.” kaynak makale: umutsen.org/index.php/2022/...
Siyaset
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
DERRIDA VE LYOTARD: “MEKTUP” FELSEFESİ
Derrida’nın düşüncesinde mektup, hiçbir zaman bütünüyle yerinde ve zamanında değildir. Mektup yazıldığı anda gönderenden ayrılır; yola çıktığında artık kendi kaderine sahiptir. Varacağı yere ulaştığında ise yazıldığı an, gönderenin niyeti ve okurun durumu değişmiş olabilir. Bu nedenle mektup, her zaman bir gecikme, bir kayma ve bir belirsizlik taşır. Derrida’nın différance kavramı da bu gecikme ve anlam kaymasıyla ilişkilidir. Anlam, hiçbir zaman tek bir noktada sabitlenmez; ertelenir, başka bağlamlara açılır, okurla birlikte yeniden kurulur. Mektup da tam olarak böyle çalışır: Gönderilir, bekler, gecikir, ulaşır; fakat ulaştığında artık ilk yazıldığı ânın aynısı değildir. Şans ve Dans, Derrida’nın bu mektup düşüncesiyle güçlü bir ilişki kurar. Romanda mektuplar yalnızca bilgi taşıyan metinler değildir; zamanı, bekleyişi, gizemi ve eylemi taşıyan varoluşsal çağrılardır. Mektup, geçmişten gelir; fakat bugünü harekete geçirir. Derrida açısından mektubun gecikmesi tehlikeli olabilir. Gönderen artık orada olmayabilir, anlam kaybolabilir, okur mektubu başka türlü yorumlayabilir. Şans ve Dans ise bu gecikmeyi yalnızca tehlike olarak görmez. Romanda gecikme, değer kazanır. Bekleyiş, karakterleri hazırlar; zaman, mektubun anlamını azaltmaz, derinleştirir. Mektupların 2005 sonbaharında yazılması ve 2006 Ocak ayındaki “ikinci Pazar”da yerine getirilmesi, romanın zaman felsefesi açısından önemlidir. Mektup, hemen sonuç veren bir emir değildir. Gecikerek olgunlaşan, okurunu bekleten ve onu eyleme hazırlayan bir davettir. Bu yönüyle Şans ve Dans, Derrida’nın mektuptaki gecikme korkusunu ritüel fırsatına dönüştürür. Mektup geç kalmaz; doğru zamana hazırlanır. Anlam kaybolmaz; okurun hayatında yeniden beden kazanır. Lyotard’ın postmodern düşüncesinde ise “büyük anlatılar”ın
Ve sizlerde hiç büyümemişsiniz aynı çukurda debelenip duruyorsunuz çoğunuz birbirinize benziyorsunuz.
1000Kitap
PAUL VALÉRY VE MERLEAU-PONTY: “DANS” VE BEDEN FELSEFESİ
Paul Valéry’nin dans üzerine düşüncelerinde dansçı, yalnızca hareket eden bir beden değildir. Dansçı, bedeniyle düşünen, düşünceyi hareket hâline getiren ve zamanı görünür kılan kişidir. Dans, bu anlamda yalnızca estetik bir gösteri değil; bedenin düşünceye, düşüncenin de ritme dönüşmesidir. Valéry için dansçı, gündelik hareketin ötesine geçer. Yürümek bir yere varmak içindir; dans etmek ise hareketin kendisini anlamlı kılmaktır. Dansçı, bedeniyle bir düşünce kurar. Sözsüz konuşur, sessizce düşünür, mekânı ve zamanı bedeniyle yazar. Merleau-Ponty’nin beden fenomenolojisi de bu noktada önemli bir kapı açar. Ona göre beden, ruhun taşıdığı basit bir araç değildir. Beden, insanın dünyaya yönelme biçimidir. İnsan dünyayı yalnızca aklıyla kavramaz; görerek, dokunarak, yürüyerek, bekleyerek, titreyerek ve yaklaşarak anlar. Bu bakımdan beden, dünyayla aramızdaki ilk bağdır. İnsan, dünyada yalnızca düşünen bir bilinç olarak değil, hisseden, algılayan ve hareket eden bir beden olarak vardır. Merleau-Ponty’nin düşüncesinde beden, varoluşun sessiz dilidir. Şans ve Dans, Valéry ve Merleau-Ponty’nin bu beden merkezli düşünceleriyle güçlü bir ilişki kurar. Romanda dans, yalnızca bireysel bir hareket ya da estetik bir figür değildir. Dans, iki insan arasında kurulan anlamın, temasın ve ilişkinin biçimidir. Fenomenolojide beden, dünyayı algılamanın aracıdır. Şans ve Dans’ta ise beden, bunun ötesine geçerek ilişki kurmanın aracına dönüşür. İnsan yalnızca dünyayı bedenle algılamaz; başkasına da bedenle yaklaşır, onun ritmine bedenle cevap verir, mesafeyi bedenle azaltır. Bu nedenle romanda hareket, yalnızca tekil bir anlam üretmez. Dans, paylaşılan anlam üretir. Bir kişinin adımı, diğerinin cevabıyla anlam kazanır. Ritmin ortaya çıkması için yalnızca hareket etmek yetmez;
STOA: “ŞANS” VE KABUL FELSEFESİ
Stoa felsefesinin temel ilkesi, insanın kontrol edebildiği şeylerle kontrol edemediği şeyleri birbirinden ayırmasıdır. İnsan kendi düşünceleri, seçimleri, tavırları ve eylemleri üzerinde çaba gösterebilir; fakat kaderin, zamanın, ölümün, başkalarının kararlarının ve hayatın beklenmedik akışının tamamına hükmedemez. Bu nedenle Stoa düşüncesi, kontrol edebildiklerimiz için çaba göstermeyi, kontrol edemediklerimiz için ise kabul geliştirmeyi önerir. Bu kabul, edilgen bir teslimiyet değil; insanın iç düzenini koruma, sarsıntılar karşısında dağılmama ve hayatın değişkenliği içinde ölçülü kalabilme çabasıdır. Şans ve Dans, Stoa’nın bu kabul düşüncesiyle güçlü bir bağ kurar. Romanda hayat, karakterlerin tamamen denetleyebildiği kapalı bir alan değildir. İnsan plan yapar, bekler, sever, kaybeder, susar, sabreder; fakat hayat her zaman kendi ritmini dayatır. Bu yönüyle roman, Stoacı kader fikrini kabul eder: İnsan her şeyi yönetemez. Ancak roman burada Stoa’dan ayrılır. Stoa’da evrenin düzeni logos, yani evrensel akıl ve kader aracılığıyla açıklanırken, Şans ve Dans’ta hayatın akışı daha çok “şans” kavramı etrafında görünür olur. Fakat bu şans kör ve pasif bir bekleyiş değildir. Romanın dünyasında şans, davet edilebilir; insanın tavrı, cesareti, sabrı ve ilişkileriyle görünür hâle gelebilir. Bu nedenle Şans ve Dans, Stoacı kabulü aktif katılıma dönüştürür. İnsan kontrol edemediği şeyleri kabul eder; ama bu kabul, hayattan çekilmek anlamına gelmez. Aksine, insan kabul ettiği yerden yeniden adım atar. Dans tam da bu noktada başlar: İnsan, değiştiremediği şeylerin ortasında yine de kendi hareketini bulur. Stoa felsefesinde duygular çoğu zaman insanı sarsan, onu ölçüsüzlüğe sürükleyen güçler olarak görülür. Stoacı ideal olan apatheia, yani tutkular karşısında sarsılmama hâli,