• 200 syf.
    ·10 günde·Puan vermedi
    Cemil Meriç’in “Disiplin içinde çalışmayı bu kitaptan öğrendim.” diyerek övdüğü,

    Ali Fuat Başgil’in “Okudukça içimde tahassür ve nedametle karışık müphem acı duymaya başladım: Kendi kendime “Ah bu kitap on sekiz - yirmi yaşlarımda iken elime geçmeliydi.” diyor ve geciktiğim için üzülüyordum.” diyerek söz ettiği bir kitap...

    İki büyük yazarın böylesine güzel övgülerle söz ettiği kitabı elbette ki büyük bir heyecanla okumaya başladım, hatta öyle ki kitaba tam başlarken yarım kalan kitaplarım vardı, onları da aradan çıkarmaya çalışıp tamamen bu kitaba yoğunlaşmak istedim. İyi de yaptığımı daha kitabın başında fark ettim çünkü kitapta kendimi buldum; yazarın deyimiyle dağınık tür olarak adlandırılan bir tembel olduğumu fark ettim. Bu farkındalıktan sonra tabi ki de derdimin devasını bulmak için daha da keyifle çevirdim sayfaları.

    Kitapta hem neden çalışamadığınızı bulacaksınız hem de çalışmanıza engel olan faktörlerden nasıl kurtulacağınızı... Bunun yanında yazarın eğitim sistemiyle ilgili görüşlerini okurken de yazara hak vermeden geçemeyeceksiniz diye düşünüyorum. Yazar her ne kadar Fransa’daki eğitim sisteminden söz etmiş olsa da malumunuz ki bizler de ülkemizdeki eğitim sisteminden memnun değiliz (Görevini layıkıyla yerine getiren öğretmen ve öğretim görevlilerini bu sistemin dışında tuttuğumu ve bu sınıfta bulunan eğitimci sayısının da az olduğunu belirtmek isterim.).

    Kitapta, yazarın kendi düşüncelerini ifade ederken dayanak olarak kullandığı birçok düşünürün fikirleri var; bu düşünceler arasında hem savunduğu hem de yanlış bulduğu düşünceler var ve bu düşüncelerin örneklendirilmesiyle anlatım daha da kuvvetlendirilmiş.

    Kitabı beğenmesine çok beğendim ancak benzer konu üzerine olmasından dolayı Gençlerle Baş Başa kitabı ile karşılaştırmadan geçmek istemiyorum; Gençlerle Baş Başa’yı okurken daha büyük bir heyecanla okumuştum ve bitirdiğimde daha fazla keyif almıştım. Gençlerle Baş Başa’nın henüz ilk sayfalarında zaten Ali Fuat Başgil’in bu kitaptan etkilendiğini okuyorsunuz ancak benim için çırak ustayı sollamış diyebilirim. Bu durumun sebebi de Başgil’in anlatımı mıdır yoksa başka bir şey midir bilemedim, adını koyamadım. Ancak bu sözlerimin bu kitabı beğenmemek gibi anlaşılmasını kesinlikle istemem; bu kitap çalışma konusuna daha detaylıca değinmiş ve gerçek anlamda sürekli okuyup her seferinde de bu konudaki herhangi bir ihtiyacınızı giderecek nitelikte diyebilirim.

    Kitabı okumanızı kesinlikle tavsiye ederim; okurda büyük bir farkındalık oluşturan bir kitap olduğunu düşünüyorum. Kitabı okuduğunuzda günlük eylemlerinizi daha da anlamlı hale getirmenizi sağlayacak bir kitap. Okuyacak olanlara şimdiden keyifli okumalar...
  • 240 syf.
    ·Puan vermedi
    ““Yoo,” dedi Jehan, zekice, “tek göz, körden çok daha eksiklidir, çünkü kendinde eksik olanı bilir.” Notre Dame'ın Kamburu
    ...
    Umberto Eco ya da G.E. Henderson çirkinlik kavramına eğildiklerinde bunu akademik bir yaklaşımla, arkeoloji icra etme kabilinden gerçekleştiriyordu. Derrida’nın da dediği gibi batının hegemonyası altında teşekkül eden günümüz fikir dünyası, uzun izahatları bulunan meselelere tek cümlelik, hap cevaplar arıyor ve objektiflik fetişi bir akademik dil oluşturmuş durumda. Fakat biz sıradan insanların bu akademik dille prangalanmasını doğru bulmuyorum. Son dönemlerde hiçbir şey söylemeyen, sürekli birbirine atıfta bulunan, birbirinin kopyası olan yüzlerce makale okudum belki de. İşte çirkinlik kavramının akademik olarak şerhi de hep böyle yapılagelmiş. Söz gelimi çirkinliğe vurgu yapan bir tablonun tahlili yapılmış ya da çirkin kelimesinin etimolojik kökeni incelenmiş, bir takım anlamsız psikolojik terimlere boğulmuş makaleler. Lakin biz sıradan insanlar buradayız, hayatın içinde yoğrulup gidiyoruz ve kimse bilimsel dille konuşmuyor. Bir kafede oturduğumuzda karşımızdaki çirkin kızla göz göze geldiğimizde “ephilatesin psikanaltik irdelemesine göre mitolojide….” Falan diye zırvalamıyoruz. Göz ucuyla bakıp, milisaniyelik bir anda kafamızı çevirip yolumuza devam ediyoruz…
    Tarihin hiçbir döneminde ifşa ve görsellik bu derece egemen olmamıştı. Yaşı yetenler hatırlar, bir zamanlar hoşlandığımız insanın bir fotoğrafına ulaşmak neredeyse imkânsızdı. Birinden fotoğrafını istediğimizde, görmeyi arzuladığımızda bu durum garip karşılanırdı. İlk olarak Facebook ile bu alışkanlık kökten değişti. İnsanlar hür iradeleriyle kendi fotoğraflarını yayınlamaya başladılar. Artık herhangi bir insanın bulmak istemediğiniz kadar fotoğrafına ulaşabiliyorsunuz. İnstagram olsun, twitter olsun başka sosyal medya mecraları olsun görmek istediğiniz birini görmek oldukça kolay. Bunun da öncesini, iletişimin evrimini, Neil Postman çok güzel açıklıyor aslında. Artık çağımız görsellik çağı. Bu çağda da elbette güzellik ve çirkinlik kavramları “güç” ölçen kavramların başında geliyor. Kadim çağlardaki gibi inanç, yirminci yüzyıldaki gibi politika geçer akçe değil. Sosyal yaşantımızı etkileyen en önemli şeylerin başında instagram var mesela. Ne söylediğinizden ya da nasıl düşündüğünüzden çok ne giydiğiniz, ne yediğiniz ve güzelliğiniz önemli. Okuduğumuz kitabın içeriğinden çok onu instada paylaşırken çektiğimiz fotonun estetiği daha fazla tartışılıyor. Güzel bir kız/erkek arkadaşa sahip olmak bir prestij unsuru olarak görülüyor. Benim görüşüme göre bugün dünyayı “güzellik” ve “çirkinlik” üzerinden yorumlamak, modern insanın yaşam dinamiklerini belirleyen temel anasırın bunlar olduğunu söylemek yerinde olacaktır. Örneklendirelim ve detaylandıralım….
    Üremenin esas gaile olduğu insanlık tarihi boyunca, güzellik hiç bu kadar önemli olmamıştı dedik. Tarihin hiçbir dönemine spor salonları bu kadar dolu değildi, ya da hiçbir zaman kozmetik ürünleri bu kadar satmamıştı. Estetik cerrahinin altın çağını yaşadığından bahsetmemize gerek bile yok. Sevdiği erkek ya da kadın tarafından reddedildiği için intihar eden on binlerce genç var. Güzellik politikaya da yön verir durumda. Kanada başbakanının yakışıklılığı ya da Finlandiya kabinesinin üyeleri gündemden düşmüyor. Kilo vermek için uğraşan milyar insana hitap eden bir diyet pazarı bile var. Güzeller Roma İmparatorluğundaki patrici Hindistan’daki brahman gibiyken, çirkinler servler ya da şudralar gibi.
    Peki, çirkinlik nasıl bir beladır? Çirkin’nin hayatını ve psikolojisini etkileyen etkenler nelerdir? Çirkin nasıl bir hayat görüşü ve davranış biçimi belirlemelidir?
    Murathan Mungan’ın da dediği gibi güzellik başlı başına bir faşizmdir. Doğal olarak çirkinler de bu faşizmin amansız baskısı altında ezilen mazlumlar oluyor. Güzel insan için hayat kolaydır, lakin buna rağmen kendilerine sorulduğunda güzellikleri yüzünden birçok belaya uğradıklarını iddia ederler. “Allah çirkin şansı versin.” benzeri zırvalarla kafa ütülerler. Açıklayayım çirkin şansı şudur: Çirkin insanlar hayatta kalabilmek ve içtimai hayatta kendilerine yer edinebilmek için farklı savunma mekanizmaları ve stratejiler geliştirirler. Bunun neticesinde tehlikelere ve saldırılara karşı hazırlıklıdırlar, siyaset ilminden anlarlar. Çirkin bir kariyer planı varsa ya da itibar görmek istiyorsa zeki ve birikimli olmak zorundadır. Çocukluğundan itibaren gözlerinin önünde kendisinden daha fazla ilgi gören insanları gözlemlemek ve bunlarla mücadele etmek zorundadır. Ergenlik dönemine geldiğinde sınıfın güzel kızına platonik olarak aşk besler mesela. Acı çeker… Ve bu acı onu pişirir. Bin bir güçlükle sevdiği insana açılmaya görsün anında reddedilir ve yıkıma uğrar. Bu yüzden eğer doğuştan gelen bir zekâsı ve öngörü kabiliyeti varsa bu hallere düşmeden durumu tetkik eder ve ona göre vaziyet alır. Eğer aptal bir insansa bu yaşadığı zorlukların çirkinliğinden olduğunu anlamaz bile… Yaşamının hiçbir safhasında ilgi görmez çirkin. İlgiyi kendi elde etmek zorundadır. Şu an ünlülere ya da zenginlere bakın mesela. Eğer bir ünlü ya da zengin çirkinse, muhakkak ekstra, diğer insanlarda bulunmayan üstün özellikleri vardır. Ya olağan dışı bir zekâya sahiptir ya ciddi bir entelektüeldir, ya da iyi bir bilim insanı falandır. Çirkin insan için hayat gerçekten zordur. İş görüşmesinde elenir, karşı cinsi elde etmesi ve üremesi zordur, çoğu şeye “razı gelmek” zorundadır, kendini geliştirmek ve savaşmak zorundadır. Davetkâr bakışları göremez, konuştuğunda kendini ilgiyle dinleyen bir kitle bulamaz, durup dururken saygı görmez… Farklı olmak ve savaşmak zorundadır…
    Buna karşın hayat güzeller için oldukça kolaydır ve güzellerin kahir ekseriyeti geri zekâlı ve cahildir. Çünkü hayat onlar için mücadele vermeyi gerektirmeyecek kadar kolaydır. Daha bebeklikten itibaren sevgiye ve ilgiye doyarlar. Dünya güzelin etrafında döner. Bir kere cinsel ilgiyle çok erken yaşlarda tanışırlar. Güzel bir kızın sadece durması, erkeklerin önünde sıraya girmesi için yeterlidir mesela. Merhamet, sevgi, iltimas güzel için sıradan şeylerdir. Her zaman popülerdirler, her daim kayrılırlar. Öğrencilik hayatında tam bir aptal değilse notları iyidir, herkes onları tanır, isimlerini bilir… Zorlanmadan iş bulabilirler, yeni girilen ortamda direkt olarak ilgi odağı olurlar. Azıcık ilgi ile tavlayamayacakları, gönlünü fethedemeyecekleri insan yoktur. Sosyal medyada bir foto paylaşır beğeniler yağmur gibi yağar… Bu da savaşmadan birçok savaşı kazanmak demektir. Haliyle güzel kendini geliştirmeye, okumaya, izlemeye düşünmeye gerek duymaz. İmkânlar önüne serilidir çünkü…
    Güzelin yeni bir bluz aldığında gördüğü ilgiyi, çirkin bizon kürkü giyse görmez. Evlilik, işe girme, sosyal çevre kurma, akademik kariyer yapma, insanların güvenini kazanma gibi konularda güzelin verdiği mücadele bir birimse çirkinin verdiği mücadele yüz birimdir…
    Gel gelelim çirkinlik kolay kabul edilir şey değildir. Çoğu çirkin kendini yakışıklı ya da güzel zanneder… Çirkinliği sebebiyle katlanmak zorunda olduğu zorlukları başkaca sebeplere bağlama eğilimindedir. Âşık olunan insan tarafından sevilmemenin, üzerine düşünülüp atılan mesajlara saatler sonra gelen tek kelimelik cevapların, arkadaş ortamında popüler olamamanın türlü türlü sebeplerini bulur kendince. Bu enteresan bir fasit dairedir, çünkü böyle düşünmenin ve kabullenememenin sonucu zaten çirkinlikle paralel giden ezikliğin daha da derinlik kazanmasıdır. Hâlbuki durumu kabullense ve stratejisini buna göre belirlese kişilik ve saygı kazanacaktır. Çirkin olduğu halde kendini güzel zanneden insan kadar eziği ve sorunlusu yoktur bu sebeple. Bu yüzden çirkin kendinin farkında olmalı ve insanlarla iletişimini bu bilinçle kurmalıdır.
    Geçenlerde İstanbul Üniversitesinde bir kız intihar etti. İnsanlar bunun sebebini fakirlik olarak gördüler. Ancak öğrenci için fakirlik olağandır. Kızın fotoğrafını gördüğümde temel sebebin çirkinlik olduğunu anladım. Dış görünüşü ile de dalga geçiyorlarmış zaten. Kız için üzüldüm gerçekten. Çirkinliğin psikolojide açtığı yaraları bilirim. Bu bahaneyle çirkin arkadaşlara iki kelam edeyim:
    Hoşlandığın insan sana ilgi göstermiyor mu? Güçlü ol ve onunla iletişim kurup egosunu şişirme. Arkadaşların sana değer vermiyor mu? Bir yere gittiklerinde seni çağırmıyorlar mı? Peşlerine takılıp kendinden iğrendirme. Kendinle vakit geçirmeye ve yalnızlığa alış. Çirkin olduğunun, hayatın senin için zor olduğunun farkına var ve bunu kabul et. Oku, izle, düşün, kendini geliştir. Bilgi ve zihinsel mesai kadar insana haz veren başka bir şey yok çünkü. İnsanlara yaranmaya çalışma, açık açık ne düşünüyorsan söyle. Öfkenle de hazlarınla da barış. Eğer bir erkeksen ve orospuya gitmek istiyorsan git, ya da bir kadınsan ve beğendiğin bir erkekle yatmak istiyorsan yat. Zaten zor bir mücadele veriyorsun, karakterini ve arzularını dizginleyip bunu daha da zorlaştırma. Her şeyden önemlisi en kıymetli hazinen olan vaktini sana değer vermeyen, seni sevmeyen insanlar için harcama. Böyle yaptığında belki hayat senin için daha kolay olmayacak lakin insanların sana daha fazla saygı duyduğunu göreceksin. Bir duruşun ve söyleyecek sözlerin olacak…
    Çağımızın köleliği olan çirkinlik üzerine sayfalarca yazabilirim. Sakın boş konuştuğumu zannetmeyin. Şu yukarıdaki fikirlerimi destekleyecek yüzlerce örnek ve akademik çalışma gösterebilirim. Hatta bir gün bir kitap yazacak olursam konusu bu olur.
    Ben bu görsellik çağında güzellik ve çirkinlik konusunun üzerinde yeterince durulmadığını düşünüyorum. İnsanların ahlaksızlıklarını yüzlerine vurmak da ayrı bir haz veriyor. Sinirliyiz çünkü çirkiniz...
  • İlk acı değilsin, dedim. son acı da olmayacağım, dedi. sevmenin ötesini görmek istemiştim, dedim. oradan geliyorsun, dedi. sözcüklerden duvar örülmezmiş dedim. kurduğun konaklarda insanlar kendini seviyor, dedi. yalnızlık hiç geçmiyor, dedim.
    yazıyorsun ya, dedi.
  • Aşk birdenbire, dayanılmaz bir acı gibi bütün varlığımı yaktı.
  • “Şiir için: yılgı, sessizlik, yavaşlatılmış uyum
    Acı için: bir kandil, bir tütün kesesi, bir iskemle kırık
    –çocuklar kapı önlerinde otursunlar, oynasınlar ya da–
    Düş için: kendini denizde sanan o bunak kaptan
    –gerekli çok–
    Şarkı için: kalmadı usumda tek dize –ama o dizelerin sesi var,
    ilk ağızdan çıktıkları günkü gibi, pespembe renkleriyle–
    Zaman için: yer değiştiren gölge –yeterli–
    Mevsimler için: portakal,
    böğürtlen, ayçiçeği
    Aşk için: unutkanlık ya da
    Dikkatle kullanılan ve değiştirilebilen birkaç anı
    Öfke için: Marx, Lenin, vb.
    Okumak için: Dostoyevski, Marquez, Sait Faik
    –başkaca kim olabilir düşünmeli
    Şiirse, elbet
    Akdeniz şairleri.
    Keser, çivi, kerpeten
    Çanak çömlek
    Gerekli hepsi
    Bir kayık kıyıda
    Akşam serinliği, ürperti
    Ve sazlıkların orada
    Orada sazlıkların
    Bir sabah erken
    Güneş doğmadan daha
    Birdenbire ikimiz
    Kötüler gibi bir şiiri
    Arar gibi kendimizde belli belirsiz.”
  • - " Nietzsche, nihilizm hastalığının sebeb ve neticelerini ve kendisinin inandığı mümkün tek tedavi şeklini anlatırken, pek çok kavrama değinir, onlara başka türlü bakar, farklı anlamlar verir ve uzun uzadıya tartışır. Örneğin ahlâkı, onun insan cemiyetlerinde ilk ortaya çıkış şartlarına inerek, orijini ve işlevi üzerinden yeniden tarif eder. “Ahlâkî iyinin”, asil olanın faydasına olan, onun iradesini yansıtan olduğunu söyler. Sanatın, aklın (ve onunla çok bağlantılı bir kavram olan dilin) karşısında coşkuyu, dansı, hareketi kutsamasından övgüyle bahseder. Cesaretten, açı çekmenin erdeminden, tanrıdan, sonsuzluktan, şeylerin ebedi döngüsünden, kaderini sevmekten (amor fati), üstün insandan bahseder. Her şeyin ölçüsünün, o şeyin sahip olduğu hayatı müspetleme yeteneği veya yeteneksizliği olduğu iddiasında bulunur. Bu yeteneğe sahip bilime “şen bilim” der. Müziğe felsefi bir boyut katar, üzerinde derin düşünceler dile getirir. Daha önce söylenmemiş şeyleri çarpıcı , şiirsel bir üslup ile söyler ve okuru, doğru bildiği her şeyi unutup, en baştan değerlendirmeye çağırır.

    (Nietzsche Nihilist miydi? cangungen.com, 2 Aralık 2015)
  • Size tavsiyem eğer gürültülü bir ortamda okuyamıyorsanız daha gürültülü bir ortamda okuyun. Bunu iyice duyarsızlaşıncaya kadar deneyin. İlk zamanlar rahatsız olabilirsiniz hatta acı çekebilirsiniz. Ama emin olun bir süre sonra duruma ayak uyduracak ve okuduklarınızı anlamaya başlayacaksınız.