• - Doğaya doğaüstü bir seçenek yoktu, Holbach’ın öne sürdüğüne göre, “ ama durmadan birinden ötekine geçen sınırsız bir nedenler ve sonuçlar zinciri var. “ Bir Tanrı’ya inanmak onursuzluk ve gerçek deneyimimizi yadsımaktı. Ayrıca umutsuzluk nedeniydi. İnsanlar bu dünyadaki yaşam trajedisine başkaca bir avunç bulamadıkları için din tanrıları yaratmıştı. Dehşet ve felaketi savuşturmak için perdenin arkasında gizlendiğini hayal ettikleri bir “ aracı “ nın beğenisini kazanmaya çalışarak, yanıltıcı kontrol duygusunu oluşturmak adına felsefe ve dinin düş ürünü tesellilerine dönmüşlerdi insanlar. Aristoteles yanılmıştı: Felsefe bilgiye duyulan soylu bir arzunun sonucu değil, acıdan kaçınmak için duyulan korkak bir özlemin sonucuydu. Din eşiği, bu nedenle, olgun, aydın insanın aşması gereken cahillik ve korkuydu. Holbach kendi Tanrı tarihini yazmayı denedi. İlk insanlar doğa güçlerine tapınmışlardı. Bu ilkel animizm, bu dünyanın ötesine geçmeye çalışmadığı için kabul edilebilir olmuştu. İnsanlar güneşi, rüzgarı ve denizi kişileştirmeye ve kendi imge ve suretlerinde tanrılar yaratmaya başladıkları zaman çürümede başladı. Sonunda, tüm bu tanrıcıkları bir aykırılıklar yığını ve izdüşümünden başka bir şey olmayan tek bir ilahta birleştirdiler. Yüzyıllar boyunca şairler ve teologların tek yaptığı uzlaşmaz nitelikleri zorla bir araya yığarak dev gibi, abartılı bir insan hayali yaratmak olmuştur. İnsanlar Tanrı’yı asla göremeyeceklerdir ama sonunda tamamıyla kavranılmaz bir varlık oluşturana kadar ölçülerini büyütmeye çalıştıkları insan türünden bir varlık vardır ortada.
    Tarih, Tanrı’nın her şeye gücünün yetmesiyle sözde iyiliğin uzlaştırılmasının olanaksız olduğunu gösterir. Çünkü bu tutarlı değildir, Tanrı düşüncesi parçalanmak zorundadır. Filozoflar ve bilim adamları bunu korumak için ellerinden geleni yaptılar ama şairler ve teologlardan daha iyisini yapamadılar. Descartes’in kanıtladığını öne sürdüğü hautes perfections ( Geniş bakış açısı ) yalnızca kendi imgeleminin, ürünüydü. Büyük Newton bile “ çocukluk önyargılarının esiri “ idi. Sonsuz uzayı keşfetmiş ve yalnızca un humme puissant ( Kadir olan ) kullarına dehşet saçan ve onları esirlerin koşullarında yaşayan ilahi bir despot olan, işe yaramaz bir Tanrı yaratmıştı.
    Neyse ki Aydınlanma insanlığa, kendini bu çocukluktan kurtarma olanağını verecektir. Bilim dinin yerini alır. “ Eğer doğa hakkındaki cahillik tanrıları doğurduysa, doğa bilgisinin onları yok etmesi beklenir.” Ne yüce hakikatler ya da belirleyici örüntüler ne de büyük tasarım yoktur. Yalnızca doğanın kendisi vardır;
    Doğa yapılmış iş değildir; daima kendi başına var olmuştur; her şey onun bağrında olur; o malzemeyle dolu büyük bir laboratuvardır ve kendisine hareket olağanı sağlayan araçları yapar. Onun bütün yaptıkları kendi enerjisinin ve gene kendisinin içerdiği ve eyleme soktuğu yarattığı etmen veya nedenlerin sonucudur.
    Tanrı yalnızca yarasız değil kesinlikle zararlıydı. Yüzyılın sonunda, Paul Simon de Laplace Tanrı’yı fizikten çıkardı. Gezegenler sistemi, giderek soğuyan güneşten çıkan bir parlaklığa sahipti. Napolyon ona, “ Bunun yaratıcısı kim ? “ diye sorduğu zaman Laplace basitçe yanıtladı : “ Je n’avais pas besoin de çetrefilli hypothesela. “ (Bu hipoteze ihtiyacım yoktu.)
  • 224 syf.
    Necip Fazıl Kısakürek' in gerçek yaşamından derin izler taşıyan bu eser, üstadın roman türünde verdiği ilk ve tek eseridir.

    O'nun iç dünyasında yasadığı sıkıntıları,karşılaştığı zorlukları,davasından ödün vermeden emin adımlarla ilerleyişini düşününce, O'na neden "Üstad" denildiğini, daha iyi anlayabiliyorum.

    Genç bir adamın beşeri aşktan hakiki aşka dönen hikayesi..Leyla' dan mevlaya giden yol..akıl ve ruhun savaşı..kendini bulma, islamı inandığını yaşama çabaları...

    Öyle satırlar var ki tekrar tekrar okuyor insan ve yine satırlar arasında düşüncelere dalıyor..kendi iç dünyanızı sorgulattırıyor ve hayata bakış açınızı değiştiriyor..

    Okurken o kadar çok satırın altını çizdim ki ..hepsi ders niteliğinde hepsi kulaklarımıza küpe...

    Herkesin nasiplenmesi gereken bir kitap, mutlaka okunmalı.
  • BİLİNÇALTINI KONTROL TEKNİKLERİ​

    Bilinçaltının temelinde bağlantı kurma vardır. Öğrendikleriniz arasında bağlantı kurarsanız unutmazsınız. Yani ne kadar çok bağlantı, o kadar çok zekâ. Bilinçaltımızın derinliklerinde sınırsız bilgelik, engin bir güç ve bize gerekli her şeyin olduğunu biliyor muydunuz? Bilinçaltımızı geliştirip kontrol ederek hayattaki olumsuzlukları değiştirmek mümkün. Profesyonel “zihin koçu” fizik öğretmeni Zafer Akıncı anlatıyor:

    Yıllardır öğrencilerin öğrenme modelleri üzerinde çalışıyorum. Önceden öğrencilerin ya zeki ya da geri zekâlı olduklarını düşünüyordum. 1998’de çoklu zekâ uygulamalarıyla tanıştıktan sonra her şey değişti. O yıl hafıza eğitimi aldım. Öğrencilerle yaptığım çalışmalarda gördüm ki; bu çocuklarda anlayış, öğrenme, hafıza sıkıntısı yok. Anladım ki, öğrenmeyi etkileyen hafıza ve zekânın dışında bir unsur daha var. Onun da bilinçaltı olduğunu keşfettim.

    Amerika’da bilinçaltı konusunda uzmanlardan biri “Bir gemi düşünün, bütün tayfaları bilinçaltıdır. Her şeyi yapan onlardır. Bilinç de kaptandır. Kaptan emir verir, duygularıyla ‘Şunu yapma!’ derse bilinçaltı ona itaat eder. Çünkü gemiyi kontrol eden esas işi yapan bilinçaltıdır!” diyor. Kaptanı, yani bilinci etkileyen unsurlar vardır. Bunlar ana-baba, kardeşler, arkadaş çevresi, medya vs. Bir çocuk doğduğunda en az 400 defa “Yapamazsın, edemezsin!” sözünü işitiyor. Bilinç bunu hemen algılıyor ve bilinçaltına kaydediyor. Psikolojide buna “kendini gerçekleştiren kehanet” deniyor.

    Aslında bütün öğrenmelerimiz bilinçaltında olur. Bilinçaltı bağlantılarla çalışır. Bana getirilen bir öğrencinin ebeveyni “Hocam! Bu çocuk matematiği sevmiyor!” demişti. Çocukla matematiği neden sevmediğini bulmak için konuştuk. Konuşurken ilkokul döneminde yaşadığı bir hatırasını anlattı.

    Matematik öğretmeni derste soru çözerken yanlış cevap verdiği için **Küfürbaz** öğrenciler arasında küçük düşürmüş. Çocuk bilinçaltında bağlantı kurmuş, matematik işlemlerini görünce kendisini aşağılanmış hissediyor. Öğrenciyle bir bilinçaltı çalışması yaptık. “Çok güzel bir hatıranı düşün!” dedim. Kendini çok iyi hissettiği sırada - tabii gevşemiş halde, alfa konumunda, duyusal yoğunluk yaşayarak- tahtaya matematik dersinden uzun formüllerden birini yazdım. “Şimdi gözünü aç!” dedim. Gözünü açınca formülü gördü. “Şimdi gözünü kapat!” dedim.

    Bir iki kere da ha bunu uyguladık. Yaptığım şey şu: Matematik formülleriyle çocuğun güzel hatıraları arasında bağlantılar kurduruyorum. Çocuk sene sonunda takdirname aldı. Matematiği 5 oldu. Velilerimizin çok kullandığı bir şey var: Çocuk matematik dersinden ödevini yapmaya çalışıyor, fakat yapamıyor. Veli de sinirlerine hâkim olamayıp çocuk anlamadı diye bağırıp çağırıyor veya tokadı yapıştırıyor. Farkında olmadan çocuğun bilinçaltında matematik dersiyle azar ve tokat arasında bağlantı kurduruyor. Bu da ileride onun matematik dersini sevmemesine ve yapamamasına sebep oluyor.

    Antony Robbins diyor ki: “Annem bana sigaradan nefret ettiren kadındır. Birgün ‘Oğlum sigara içmek ister misin?’ diye sordu. Ben de ‘Evet!’ dedim. Bir hafta kavanozun içinde beklemiş, ıslanmış, iğrenç kokan sigarayı verdi ve ‘İçeceğin şeyin kokusunu al!’ dedi. İçimde öyle bir bağlantı oluştu ki, ne zaman sigara görsem midem bulanıyor.” Bilinçaltı çok güçlüdür. Bağlantılarını yapar ve sizin fizyolojinizi ona göre ayarlar. Farkında olmasanız bile bilinçaltı bağlantıları eğitimde, ailede, her türlü ilişkide kullanılır. Ne yapmanız gerektiğini bağlantılar kurarak ayarlar. Bu eğitimde çok daha önemlidir. Bir şeyi başaramayacağınıza inanırsanız onu başaramazsınız.

    BİLİNÇALTIYLA ÖĞRENME TEKNİKLERİ​

    Öğrendikleriniz arasında bağlantı kurarsanız unutmazsınız. Hafızası zayıf bir çocukla görüşüyorum. Atari oyunlarında muhteşem! Labirent tipi oyunlarda bütün labirentleri sayabiliyor. “Nasıl tutuyorsun bunu aklında?” dedim. “Hocam, çok zevkli!” dedi. Labirent isimleriyle bilinçaltı arasında zevkle bağlantı kurmuş.

    Hafıza teknikleri, çoklu zekâ uygulamaları, konsantrasyon eğitimi, hızlı okuma teknikleri, hepsi bilinçaltı bağlantı tekniğiyle öğretilir. Zaten fizyolojik olarak da böyle. Beynimizde nöronlar var. Bütün nöronların arasında bağlantı kurduğunuzda zekâ oluşuyor. Ne kadar çok Ne kadar çok bağlantı, o kadar çok zekâ. Herkeste yaklaşık bağlantı, o kadar çok zekâ. 100 milyar nöron var ama nöronlar arasındaki bağlantı kombinasyonu sınırsız!

    Ders anlatırken asla konunun ismini önceden söylemem. Her konuya hazırladığım küçük hikâyelerle başlarım. “Nişanlı bir bayan laborant deney yaparken birden parmağındaki yüzük deney sıvısının içine düşüyor. Ağlayarak profesörün yanına koşup diyor ki:

    Ben mahvoldum! Alçak adam! Bütün her şey yalanmış!’ Profesör soruyor ‘Ne oldu kızım?’ diye. ‘Bu adamın sevgisi yalanmış!’ diyor. Profesör ‘Nerden anladın?’ deyince o da ‘Yüzüğüm sıvının içine düştü ama dibe batmadı, sıvının öz kütlesi altının öz kütlesinden küçük olduğundan batması gerekirken yüzüğüm batmadı. Demek ki altın değilmiş, bunun her şeyi yalan!”

    Böylece güzel bir duygu oluşuyor konu hakkında. Şimdi ben ne anlatırsam anlatayım onlar anlayacaklar. Bu yöntem dersin başında 5 dakikamı alıyor. Sonra “Hocam! Ne kadar kolay bir konuymuş!” diyorlar. Psikolojide buna “çapa” denir. Mizah yaparak çocukların kafasına çapalar atıyorum. “Çocuklar! Şimdi çok zor bir soru soracağım, bunu yapan her soruyu çözer!” diyorum. Hâlbuki soru çok basit. Tabii çözüyorlar. “Hocam! Hani zordu?” diyorlar. “Aslında zor da size kolay geldi, işte bir zor soru daha!” diyorum, gülmeye başlıyorlar. Beyinlerinde bağlantı kuruyorum.

    Zor soru deyince mizah anlıyorlar. Bağlantıyı güçlü kurduğumuzda %95 başarı alıyoruz. 14 kişilik sınıfta yaptığım çalışmalar sonunda 11’i Milli Eğitim başarı sınavında ilk 50’ye girdi. Bu bütün derslerde uygulanabilir. Bilinç ve bağlantı tekniği artı mizah. Meselâ gazlarda kaldırma kuvvetiyle ilgili bir formül vardır. P.V=N.R.T çocuklara ben “Palavracı Nurettin!” deyince gülüyorlar. Formül komik geliyor. Eğitimde bu tekniklerin uygulanması gerekir. Bu bakış açısını kazandırmak lazım.

    Bir öğrencim var. Psikologa götürmüşler, IQ testinde geri zekâlı olduğu tespit edilmiş. Hâlbuki IQ testi zekânın bütünü için yapılan bir test değil, sadece sayısal ve sözel zekâyı ölçüyor ve her insanda 20’ye yakın zekâ türü var. IQ testi sonucu geri zekâlı olduğu söylenen çocukla çalışmaya başladık. Ona 10 tane kelime verip “Say!” dedim. “Hocam! Biliyorsunuz bunu sayamam!” dedi. Perişan olmuş çocuk, ailesi de kendisi de geri zekâlı olduğuna ikna edilmiş. 2,5 ay özel bir çalışma yaptık. Şimdi bana diyor ki: “Hocam! Dünya hafıza şampiyonasına nasıl başvurabilirim?” Özgüven kazandı, çünkü yapabildiğini gördü.

    Bilinçaltıyla öğrenme teknikleri herkese uygulanabilir. Özel bir şart gerekmiyor. Bilinçaltı sadece psikologların tapusunda bir konu değil. En muazzam organımız olan beynin nasıl kullanılacağını öğrenmemiz gerekir. Eğitimciler özellikle bilinçaltını bilmediklerinden birçok **Küfürbaz** harcıyorlar. Öğretmenler! Verdiğimiz mesajlar çocuğun beynine ne olarak gidiyor, nasıl sonuçlar doğuruyor? Farkında mısınız? Ana-babaların da bilinçaltı konusunda etraflıca bilgi almaları gerekir. Çünkü her insan deha beyniyle doğar. “Bilinçaltımızın kapasitesi ne kadar?” Cevap: Beyni tanıdıkça bilim adamları şu tespiti yapıyorlar: “Gerçekten muazzam sınırsız bir yapı!”

    BİLİNÇALTI NEDİR?​

    Aslında sizin için önemli olan ama o an için bastırdığınız duyumların ve zayıf durumdayken ortaya çıkan bilgilerin saklandığı kayıt ortamına denir. Bilgisayar gibi bütün yaşadıklarımızı kaydeder. Yahut bir havuzdur, kişi bütün duygularının görünen yüzlerini burada toplar. Bilinçaltı bilinçdışıyla karıştırılır, ikisi farklı kavramlardır. Karanlık bir mağara, buzdağının görünmeyen kısmı gibi tabirlerin karşılığı bilinçdışıdır; bilinçaltı değil. Bilinçaltı, hem büyüklük bakımından bilinçdışından hayli küçüktür, hem de bilinçdışından farklı olarak kişinin kendi çabalarıyla hatırlayabileceği maziyi temsil eder.

    Bilinçaltı derken bilinç düzeyinin hemen altında, bilinçdışı kadar derin olmayan alan kastedilir. Sebepsiz ağlamanın asıl sebebi burada gizlidir. Bilinçaltı benzerliklere, sembollere, görüntülere, metafor veya mecazlara, beden hareketlerine, heyecanlara, duygulara duyarlıdır. Bilinçaltınız bütün duyumsallığınız ve duyarlılığınızla dışsal (beş duyu) ve içsel (beş duyunun algıladıklarının kendi üzerindeki etkisi) dünyamızla ilişki halindedir. Bilinçaltı aklın dilini konuşmaz akıl dili bilincin dilidir. Bilinçaltının kendine ait mantığı, aklı tutarlılığı vardır; kendince bilinçten kat kat akıllı ve zekidir.

    İnsan aklın sınırlarını zorlamadıkça hiçbir şeye ulaşamaz.
    Einstein
  • - Belki de beni en çok meraklandıran soru şu oldu: Şarklılar neden içerler? Sorunun daha açık ve anlaşılır olması için şöyle de sorabiliriz: Şarklılar neden bu biçimde ve bu kadar büyük miktarlarda içiyorlar ?
    Belli bir düşünce tarzı ya da ruh halinden bir diğerine çabuk ve bir defada geçmek ister gibi, özellikle başlarken çok süratli içerler. Kısa süre içinde de - ki bazen aniden - tamamen değişirler: sesleri yükselir, bağırarak konuşmaya başlarlar. Herkes aynı anda konuşur ya da çoğunlukla ikişerli gruplara bölünürler ve her bir grup kendi arasında konuşmaya dalar. Seks konusu ve müstehcen fıkralar dışında, topluluğa egemen olup ilk baştaki birliğini sağlamaya yönelik bütün çabalar başarısızlıkla sonuçlanır. Bana anlatıldığına göre, bu konudaki sohbetlere karşı konulmaz bir istek duyarlar. Ardından da herkes yeniden bağırmışlarsa boğulur ya da müstehcen el kol hareketlerine ve temsili rollere başlanır. Dikkatimi çeken nokta şu ki bu temsili rolleri yapan insanlar, çoğunlukla ilk başlarda kenarda duran ve pek öne çıkmayan kişiler olmaktaydı.
    Bu konulardaki sohbet ve konuşmalar bitince yeniden büyük bir kargaşa patlak verir. Ancak bu kez arbede ve çılgınca kahkahalar, herkesin katılımıyla daha da şiddetlenir. Bunu, çoğunlukla omuza vurmak biçiminde kolların kullanılması ve değişik konularda iddialaşmalar izler. Bu iddialaşmalar çoğunlukla yeniden ve bir defada kimin ne kadar içebileceği üzerinedir. Çoğu zaman içkiler masalara ve üzerlerine dökülse de, bu olay içki ayininin olağan bie parçasıymış gibi hiç aldırış etmezler. Sık sık da içki değiştirirler. Küçük masaların üzerinde boş şişeler, yemek artıkları, bardaklar, sigara paketleri, gazeteler ve hatta bazen de kitaplar karmakarışık biçimde yığılır. Öyle ki bu aleme küçük bir bakış, tam bir anarşi ve keşmekeşlik içindeki bu durumla ilgili tam bir fikir verebilir. Kitaplarla sigara izmaritleri ve boş şişeler, nasıl oluyor da bir arada durabiliyor? Nasıl oluyor da yemek yedikleri tabaklar kısa bir süre sonra sigara izmaritleri, yemek artıkları ve gazete parçalarıyla doluyor ?
    Şarklıların bir özelliği de sınır tanımayan ve durmak bilmeyen inatçılıklarıdır. Bu olay, içki anında çok daha net biçimde görünür. Masadakilerden biri içkisini yavaş içmeye kalkarsa, hemen diğerlerinin eleştiri ve alay konusu haline gelir. Daha süratli içmesi için hemen çevresi kuşatılır. Şayet bardağı bitmişse hemen doldururlar ve bu yeni bardağından içene kadar da onu rahat bırakmazlar. Bu durum gecenin başında son derece utangaç, çekingen ve suskun olan adamlar, masadaki birilerine hasım olana ya da öfkelenerek şiir ve şarkılar döktürmesine kadar sürer. Böyle durumlarda masalar birbirine yakınlaştırılır ve orada bulunan herkes bu artan hengameye katılır, birbiriyle yakın dost olur. Birilerinin içeri girmesi - ki çoğunlukla bunlar da sarhoştur - ya da kısa bir süre için de olsa bu tabloyu değiştirecek başka bir olay olana kadar bu durum sürer. Tabi bazen uzak bir köşede oturan başka bir grup ilgi toplamak amacıyla birtakım hareketlerde de bulunabilir. Çoğu kez böğürmeye varan sesler arasında el kol, sandalye ve boş şişelerin kullanıldığı ani kavgalar patlak verir. Böyle bir olay gecenin sona ermesine neden olabileceği gibi, tarafsız kişilerin araya girerek kavgayı ayırması ve tarafları anlaştırmasıyla da noktalanabilir. Çünkü burada her zaman kendi varlığını ve koşullarını herkese dayatan sürprizler vardır.
    Daha önce de söylediğim gibi ağlama olayları burada son derece yaygın bir olaydır; ancak çoğunlukla kıyıda köşede ya da sayısı iki üçü geçmeyen küçük grupların içinde meydana gelir. Karamsar bir görüntü veren bu olayın nedeninin ağırlıklı olarak aşk ya da politik olduğu kanısındayım.
    Şark usülü içki içmenin özet tablosu bir yanıyla bu. Ancak yanıt bekleyen sorumuz hala yerinde duruyor: Şarklılar neden bu biçimde ve bu miktarda içiyorlar?
    İnsan bu soruya ikna edici bir yanıt bulamıyor. Her insan olayı kendine göre yorumlayıp farklı yanıtlar veriyor. Şarkın sorunları öylesine çok ve zor ki, insan en kolay ve süratli biçimde bu sorunlardan kurtulmak ya da bu sorunları unutmak istiyor. Unutmak için de içmek gibisi yoktur, diyenler var. Öte yandan, şarklılar genel olarak her konu da müsriftirler, içme de bunlardan biridir. Bunun dışında herhangi bir özel amaç ya da niyetleri yoktur, diyenlerde var.
    Son olarak, içmek insana zevk verir; bu zevke onlarında ihtiyaçları vardır, diye düşünen de yok değil.
    Kısacası, bu olayı açıklayan onlarca gerekçe ve yanıt var. Ancak kanımca şarklılar açısından alkol tamamen özel bir şey: Doğaya, dine, zayıflığa, utangaçlığa, sosyal ve dini farklılıklara karşı bir direnme ve meydan okumadır.
  • 160 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Yazarın ilk kitabı. Değişik bir dili var. 160 sayfa ama okunması kolay değil bana göre. Öyküler edebi bir dil ile harman edilmiş gibi. Hoşuma gitti bu. Çoğu öykü bir sona ulaştırılmamış veya bir öykü 7 kişinin dilinden anlatılmış bu da tek düze bir şeyler okumaktan sıkılanlar için çok iyi. Yeni şeyler denemek hoş ve cesaret işi. Hakan Kurtaş bunu yapmış diyebiliriz. Kendisi iyi bir oyuncu, karikatür çizdiğini ve bir müzik grubu olduğunu da biliyorum. Birçok alanda parmağı var yani yazarımızın. Yetenekli ve ilham veren biri. Kısa kısa yazmış öyküleri bir yeri anlamadığınız da başa dönüp okumak çok kolay olmuş böylelikle. İçerisinde çok güzel şarkı göndermeleri de var. Bir öyküyü birden çok kişinin bakış açısıyla okumak da güzeldi. Kitapla ilgili hoşuma gitmeyen bir detay var ama malesef. Bazı ingilizce kelimeler kullanılmış ama çevirisi yapılmamış bu kelimelerin. Çok basit kelimeler evet ama Türkiye'de Türkçe bir kitap basıyor isen bu kelimelerin çevirisini yapmalısın bana göre ama her kitapta bazı detaylar hoşuna gitmeyebilir insanın bu da öyle bir detay. Kısacası sevdim ben bu kitabı. İçerisinde altını çizdiğim ve katıldığım çok bölüm var. Okuyunca size bir şeyler kazandırabilecek bir kitap. İlk başta ki 'Önsöz gibi' kısımı da okurken gülümseten bir detay olmuş. Yeni şeyler denemekten korkmayan insanlara hep saygı duydum. Hakan Kurtaş'da onlardan biri.
  • - Otlaklar her ne kadar Şaman geleneği içinde ortak yönetim ve denetime tabiyse de; “Aslında fiilen zengin sürü sahiplerinin, bozkır aristokratlarının tasarrufu altında bulunmaktaydılar. “Bu ise yeterli geçim olanaklarına sahip olmayan göçebelerde tepki ve arayış nedeni olurken, aristokratlar açısından ise, halka karşı özel mülklerin garanti altına alacak bir değerler sistemi arayışı üretiyordu. Şamanizm ve Gök Tanrı inancının , gelir farklarının artışına kapalı olan niteliği ise aristokratların din arayışını daha da yoğunlaştırıyordu.
    Bu sınıfsal ayrışma sürecine eşlik eden diğer faktörse , artan nüfus ve büyüyen obaların neden olduğu ganimet, yağma ve yayılma gereksinimiydi. Toplumun iç sınıf ayrımlarının üstünde ortak bir gereksinim olarak talancılık , egemenlere , biriken sorunları bu yolla çözerek alt sınıfların kendilerine yönelen tepkileri ekarte etme olanağını da beraberinde getiriyordu.
    Artık Şamanizm‘i bırakmanın ve sınıflı toplumu bir yaptırım haline getirecek yeni bir dini kabullenmenin vakti gelmişti. Tam bu noktada, özellikle 9. ve 10. yüzyıllarda Orta Asya ‘ da tipik feodal özellikler edinmiş olan İslamiyet , bunun için biçilmiş kaftandı. İslamiyet‘i ilk kabul edenlerin Siri Derya bölgesinde yaşayan Oğuzlar olması rastlantı değildir.
    İşte bu tarihsel dönemeçte Türk aristokrasisi, gerek kendi halkı karşısında sınıf ayrımını meşrulaştıran niteliği, gerek yayılma yönelimlerine uygunluğunun yanı sıra , Şii kuşatmasında olan halifenin sunmak durumunda kalacağı geniş olanaklar çerçevesinde İslamiyet‘e yaklaşmaya başladı. Sünni İslam‘ın kılıcı rolüne yakınlık duyan, Salur Kazan'ın ifadesiyle, düşmanı yendikten sonra ‘ kahraman koç yiğitlere çok ülke vermesini‘ bilen, dinamik ve hırslı bir aristokrasinin, gözünü o büyük uygarlığa dikmiş, onu önce yenile yenile sınayıp tanımış ve artık zaafa düştüğünü, meyvenin nihayet dalından koparılmaya hazır hale geldiğini kendi tecrübeleriyle saptamış... Bütün bu koşullar, daha önce ‘Cihan hakimiyeti mefkûresini damarlarında taşımış olmaları mümkün görünmeyen Türklerin önderliğinin , artık maddi zemin itibariyle devlete sıçrama ideali edinmesi ve bu adımı fiilen atması için XI. yüzyılda büyük bir tarihi fırsatın olgunlaştığını gösteriyordu.
    Türk egemenlerinin bakış açısından onları İslam‘a yakınlaştıran en önemli ideolojik faktör, hiç kuşkusuz; “İslamiyet‘in emrettiği‘ Cihan hakimiyeti mefkuresi‘ ile Türklerin savaşçılık teyamülleri arasında bir münasebetin mevcut bulunmasında“ düğümleniyordu.
  • 336 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Yer yer ağladığım yer yer gülümsediğim olağanüstü bir hikaye. Genetik problemler sebebiyle doğuştan bazı anomalilere sahip olan August, annesi tarafından eğitilerek yetiştiriliyor. Ancak asıl hikaye August’un “normal” yaşıtlarının bulunduğu okula gitmesiyle başlıyor. İlk defa “dünyaya karışan” anomalili bir çocuğun duygu ve düşünceleri, neler hissettiği çok duru bir dille anlatılmış.
    Kitapta beğendiğim bir konu; olaylar sadece August’un bakış açısıyla ele alınmıyor, yakınları tarafından da anlatılıyor. Sadece çocukların değil, her yaş grubundan insanların farklılıklara karşı nasıl davranması gerektiğini anlatan ve empati duygusunu pekiştiren bir kitaptı. Kitabı birçok yerde durdurup August’a sımsıkı sarılmak istedim..

    Ancak kitabı okurken nedense August’u asla çirkin hayal edemedim. “Güzellik” ve “çirkinlik” neydi sahi? Kalbin gerçekten sevdiği bir şey, bir kişi çirkin olabilir miydi? Veya güzellik dediğimiz şey zaten çok göreceli bir şey değil midir?