• Bütün bunlar olurken birtakım adamlar da anlayamadığımız sebeplerle anlayamadığımız davalar uğruna yalnız başlarına ölüp gittiler. Böylece bugüne kadar iyi (siz) kötü( Biz )geldik. Bize sizleri yargılamak gibi zor ve Beklenmeyen bir görev ilk defa verildi heyecanımızı mazur görün.
    Aramızda hukukçu olmadığı için söz uzatılmadı ,sanıkların kendilerini savunmalarına izin verilmedi. Gereği düşünüldü, sanıkların ellerinden başarılarının alınmasına oybirliği ile karar verildi.
  • 280 syf.
    ·6 günde·Puan vermedi
    Çünkü onlar ağır kanlı adamlardır
    Değişen bir dünyaya karşı
    Kerpiç duvarlar gibi katı
    Çakır dikenleri gibi susuz
    Kayıtsızca direnerek yaşarlar.
    Aptal, kaba ve kurnazdırlar.
    İnanarak ve kolayca yalan söylerler.
    Paraları olsa da
    Yoksul görünmek gibi bir hünerleri vardır.
    Her şeyi hafife alır ve herkese söverler.
    Yağmuru, rüzgarı ve güneşi
    Bir gün olsun ekinleri akıllarına gelmeden
    Düşünemezler…
    Ve birbirlerinin sınırlarını sürerek
    Topraklarını büyütmeye çalışırlar.

    Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

    Çünkü onlar karılarını döverler
    Seslerinin tonu yumuşak değildir
    Dışarda ezildikçe içerde zulüm kesilirler.
    Gazete okumaz ve haksızlığa
    Ancak kendileri uğrarlarsa karşı çıkarlar.
    Adım başı pınar olsa da köylerinde
    Temiz giyinmez ve her zaman
    Bir karış sakalla gezerler.
    Çocuklarını iyi yetiştiremezler
    Evlerinde, kitap, müzik ve resim yoktur.
    Bir gün olsun dişlerini fırçalamaz
    Ve şapkalarını ancak yatarken çıkarırlar.

    Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

    Çünkü onlar köpekleri boğuşunca kavga ederler.
    Birbirlerinin evlerine ancak
    Ölümlerde ve düğünlerde giderler.
    Şarkı söylemekten ve kederlenmekten utanırlar
    Gülmek ayıp eğlenmek zayıflıktır
    Ancak rakı içtiklerinde duygulanır ve ağlarlar.
    Binlerce yılın kalın kabuğu altında
    Yürekleri bir gaz lambası kadar kalmıştır.
    Aldanmak korkusu içinde
    Sürekli birbirlerini aldatırlar.
    Bir yere birlikte gitmeleri gerekirse
    Karılarından en az on adım önde yürürler
    Ve bir erkeklik işareti olarak
    Onları herkesin ortasında döverler.

    Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

    Çünkü onlar yanlış partilere oy verirler
    Kendilerinden olanlarla alay edip
    Tuhaf bir şekilde başkalarına inanırlar.
    Devlet, tapu dairesi, banka borcu ve hastanedir.
    Devletten korkar ve en çok ona hile yaparlar.
    Yiğittirler askerde subay dövecek kadar
    Ama bir memur karşısında -bu da tuhaftır-
    Ezim ezim ezilirler.
    Enflasyon denilince buğday ve gübre fiyatlarını bilirler.
    Cami duvarı, kahve ya da bir ağaç gövdesine yaslanıp
    Onbir ay gökyüzünden bereket beklerler.
    Dindardırlar ahret korkusu içinde
    Ama bir kadının topuklarından
    Memelerini görecek kadar bıçkındırlar
    Harmanı kaldırdıktan sonra yılda bir kez
    Şehre giderler!

    Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

    Çünkü onlar otobüslerde ayaklarını çıkarırlar
    Ayak ve ağız kokuları içinde kurulup koltuklara
    Herkesi bunalta bunalta, yüksek perdeden
    Kızlarının talihsizliğini ve hayırsız oğullarını anlatırlar.
    Yoksulluktan kıvrandıkları halde, şükür içinde
    Bunun, Tanrının bir lütfu olduğuna inanırlar.
    Ve önemsiz bir şeyden söz eder gibi, her fırsatta
    Gizli bir övünçle, uzak şehirdeki
    Zengin bir akrabalarından söz ederler.
    Kibardırlar lokantada yemek yemeyi bilecek kadar
    Ama sokağa çıkar çıkmaz sümküre sümküre
    Yollara tükürürler…
    Ve sonra şaşarak temizliğine ve düzenine
    Şehirde yaşamanın iyiliğinden konuşurlar.

    Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

    Çünkü onlar ilk akşamdan uyurlar.
    Yarı gecelerde yıldızlara bakarak
    Başka dünyaları düşünmek gibi tutkuları yoktur.
    Gökyüzünü, baharda yağmur yağarsa
    Ve yaz güneşleri ekinlerini yetirirse severler.
    Hayal güçleri kıttır ve hiçbir yeniliğe
    -Bu verimi yüksek bir tohum bile olsa-
    Sonuçlarını görmeden inanmazlar.
    Dünyanın gelişimine bir katkıları yoktur.
    Mülk düşkünüdürler amansız derecede
    Bir ülkenin geleceği
    Küçücük topraklarının ipoteği altındadır.
    Ve birer kaya parçası gibi dururlar su geçirmeden
    Zamanın derin ırmakları önünde…

    KÖYLÜLERİ, SÖYLEYİN NASIL
    NASIL KURTARALIM?

    Şükrü Erbaş
  • Dün akşam aldım seni yanıma; gücenikliğini aldım, vazgeçişini; ilk karşılaştığımız günkü sesini; benim dönüp dönüp gidişlerimi, senin gittikçe bir kuyuya benzeyen suskunluğunu... Üşüyen yerlerini aldım kirpiklerimin arasına, sana dünyayı gösterdim uzaktan. Güneşin büyüsünü, taşların sesini; nasıl yer değiştirdiğini dağların. Onca çokluğuna karşı yıldızların yalnızlığından söz ettim. Hiçbir şeyin bize uzak olmadığından. İnsan düştüğü yerde yenilmez her zaman, dedim.
  • En İyi Edebiyat Uyarlamalarının Işığında Edebi Metinler ve Sinema



    Edebiyat ve sinema ilişkisi iki dostun ilişkisine benzer. Ama bu ilişkide tuhaf bir durum vardır. Edebiyatın sinema dünyasını sağlıklı biçimde etkilemesi söz konusuyken bu durum tersinde gözükmez. Şöyle ki, sinema kurgusuna yaklaşan bir edebi metni usta edebiyatçılar haklı olarak yadırgar.  Bu konuyu sinemanın en iyi yaratımlarından örnekler vererek inceleyebiliriz.

    Mario Puzo, geçim sıkıntısı yaşadığı yıllarda birçok roman yazar, ama hiçbirinde başarılı olamaz.  Fakat kafasında bir roman vardır ve bu roman onun yaşama karşı son kozu olacaktır.  Büyük riskler de alarak, varını yoğunu bu romanı bitirmekte kullanır.  Kumarı kazanan Puzo, tüm dünyada bir anda en çok satan kitabın yazarı olur. Bu romanın konusunu hepimiz biliyoruz aslında. Eleştirmenlerce tüm zamanların en iyi filmlerinden biri olarak görülen Godfather’ın roman hali de tüm dünyada heyecan yaratır. Yönetmen Francis Ford Coppala ile senaryoyu daha da geliştiren Puzo, 1972 yılında Godfather’ın ilk filmini yaparlar ve bu film Hollywood’un kaybolan imajını tümüyle kurtarır.

    Godfather’ın başarısı her şeyden önce bir edebiyat kurgusunun başarısıdır. Çünkü Puzo, hikâyeyi bir roman kurgusuna sığdırarak film yaptığı için biz bir mafya ailesinin hikâyesini bu kadar önemseyebildik. Farklı olan ne vardı Godfather’da? Mafya ilişkileri mi? Daha sonradan tüm benzeri filmleri etkileyecek olan o mafya liderleri görüntüsü mü? Yoksa bir aile hikâyesi mi?

    Godfather, her şeyden önce bir aile dramıdır. Biz, her şeyden önce bir aile serüvenini takip ederiz. Vito Carlione küçük bir çocukken kan davasından kurtulmak için İtalya’dan Amerika’ya, bir komşusunun yardımıyla kaçtığında, bu özgürlükler ülkesinde ailesini korumak adına yasa dışı işlere bulaşır ve zaman içinde New York’un en büyük mafya ailesinin lideri haline gelir.  Vito için tek önemli olan, ailesidir. Bu durum, bilinçaltımıza öyle yüklenir ki beş mafyanın mücadelesinin yanında Carlione ailesinin her bir bireyini, en küçük oğul Michael, Santiano, Fredo ve Connie’nin ruhsal ve sosyolojik gelişimlerini ve Vito Carlione’nin baba figürünü de merak içinde takip ederiz, zira 1976 yapımı ikinci Godfather filminde de aile dramı tam anlamıyla ortaya çıkar ve seyirci, annenin ölümünü, kardeş katlini, kız kardeşin kendini dağıtması ve toparlamasını, üvey kardeş ve ailenin danışmanı olan bir avukatın çelişkileri ile sarsılır.

    Şimdi varsayımlara yelken açalım biraz.  Karşımızda bir edebiyat uyarlaması değil de bir sinema kurgusu ile Godfather filminin olduğunu düşünelim, ne ile karşı karşıya olurduk?

    Günümüz modern sineması her ne kadar incelikli kurgulamalara olanak verse de beş altı ayı aşmayan senaryo çalışmaları, izleyicinin hikâyeye tam olarak katılmasını engelleyen birçok unsuru da barındırmaktadır.  Özellikle karakterlerin özellikleri, bilinçaltı düşüncelerinin işlenmesi, sinema kurgusunda yeterince iyi yapılamamaktadır. Godfather’da  Vito Carlione şahsında baba figürü, bir mafya ilişkisine en ince ayarlarla bir aile dramını katmak,  ancak edebiyat kurgusunun sağlayabileceği bir durumdur. Bir sinema senaryosu çalışması ile Godfather, mafya hesaplaşmalarıyla geçecek, aksiyon dolu bir film serisi olurdu ki, sinema kültüründe hepsi bol bol mevcuttur. Zira senaryo kurgusu, karakter yaratımında da edebiyata göre daha başarısız örnekler sunmaktadır.

    Peki, neden böyle olmaktadır? Her şeyden önce edebiyat yıllar süren çalışmaların ürünüdür. Senaryo, yapısı gereği üzerinde gerekli incelemeleri, yoğun bir biçimde düşünmeyi, yıllarca eksik yanlarının titizlikle düzeltilmesi işlemlerini olanaksız kılar. Bir senarist bir yazar gibi değildir, senarist çok soğukkanlı ve titiz olsa da senaryonun edebi yapısı acelecidir, bir çırpıda yazılıyormuş gibi olan görünümü senaryo çalışmalarında derin karakterler yaratmada bir engel teşkil eder. Eğer ki Godfather, önce edebiyatın titizliğinden geçmeseydi bu sorunları hepimiz hissedecektik. Zira serinin kitap dışında kalan üçüncü filmi hayal kırıklıklarını üzerinde toplamıştı.

    Sosyolojik, toplumsal ve siyasi etkileri Godfather kadar olmayan, insanın toplumdaki ve hayattaki tecritini anlatan One Flew Over The Cuckoo’s Nest (Guguk Kuşu) , bir Milos Forman filmidir. Ken Kesey’in romanından sinemaya uyarlanmıştır.  Çok ender olarak görülen bir özelliğe sahiptir Guguk Kuşu: Film, kitabın kendisinden daha başarılıdır.

    Filmin yapımcısı Michael Douglas,  Guguk Kuşu’nu hep sinemaya uyarlamak istediğini belirtmiştir.  Guguk Kuşu derin analizli, titizlikle yapılan çalışmaların ürünü olarak romanın kendisinden sanatsal olarak çok daha üst bir seviyeye erişebilmiştir.  Bunun sebepleri bellidir aslında,  birincisi Ken Kesey edebiyat kurgusu tekniğini yutmuş usta bir romancı değildir, yazdığı romanın yüzeysel yapısı hemen dikkat çeker.

    Ama filmin başarısının en önemli kaynağı roman kurgusundan ayrı olarak tutulan yönleriydi. Ken Kesey hikâyeyi Şef diye hitap edilen bir kızılderili gözünden anlatmakla romanında en önemli yanlışını yapmıştı; neyse ki sinema filminde herhangi birinin gözünden anlatmayarak bu sorunu zekice çözdüler.  Böyle bir değişikliğin birçok yönden yararı oldu, örneğin akıl hastanesinde deli olarak gördüğü insanları tanımak adına bir keşfe çıkan Randle P.McMurphy nesnel olarak değerlendirebileceğimiz bir karakter oldu; hem sempati besleyeceğimiz hem kızabileceğimiz.  Şef karakteri ise gizemli yapısıyla dikkatimizi çekti. Hem kızılderilinin gözünden anlatılsaydı eğer,  biz olayları belli bir açıdan görecek ve dar bir bakış açısıyla değerlendirecektik.

    Özellikle simgesel sahnelerle yüklü bir filmin nasıl anlatıldığı, hangi karakterin simgesel olaylara nasıl tepki verdiği ayrı bir önem kazanır.  Randle P. Mcmurphy,  bir değişim yaratmak ister ve başarısız olur. Onunla Hemşire Ratched arasındaki savaş, hastane koğuşundaki herkesin kaderini etkileyecektir; biri özgürlüğün, diğeri disiplin ve sistemin simgesidir.  Kazanan Hemşire Ratched olur, ama biz hiç ummadığımız bir yerden, Şef’in son davranışını, yani Randle P. Mcmurphy’ yi öldürüp pencereden kaçmasını özgürlüğümüze olan düşkünlüğümüz sebebiyle içimizde bir neşe ile karşılarız.

    Burada önemli olan nokta, filmin, Ken Kesey’in romanda başaramadığı şeyi, bilinçaltımızı harekete geçirmesini görkemli bir ustalıkla başarmış olmasıdır.  Roman bir hikâyenin akıp giden etkisine sahip olsa da film, bizi bağımsız görünen sahnelerle durup düşünmeye itmektedir. Hikâyenin ortasında artık biz de o hastalardan biriyizdir, hayattan tecrit edilmiş, sürekli sistemin özgürlüğümüze engel olduğu hasta ruhlarız biz de ve kaderimiz Hemşire Rathched ve Mcmurphy arasında gidip gelmektedir.  Zira filmin en önemli etkisi de,  hikâyenin ortasında bizi de bu oyuna dâhil etmesidir.

    Romanın eksikliğinin giderilmesi kimin başarısıydı peki? Aslında iyi bir ekiple bunu başarmışlardı. Hikâyeyi en doğru biçimde anlayan bir yapımcı, yönetmen ve tiyatro geleneğinden gelme oyuncular olan Jack Nicholson,  Louise Fletcher ve diğerlerinin ortak başarısıdır, diyebiliriz.

    Buradan çıkacak sonuç,  çok satan kitapların hikâye yaratmada kusurlarının bulunabileceği, bunların sinemaya uyarlanırken dikkatli olunması gerektiği ve hikâyenin ruhunun doğru olarak anlaşılmasıyla ancak derin analizli karakterler ve tahliller yapılabileceğidir.

    Şimdi bakış açımızı bambaşka bir ortama, Orta Dünya’ya çevirerek edebiyat-sinema ilişkisini incelemeyi sürdürelim:

    J.R.R. Tolkien bir dil bilimi uzmanıydı, çok iyi bir tarih bilgisi vardı.  Hikâye yaratırken bu tarih bilgisinden hep yararlanacaktı.  Üstelik edebi yanı da olan güçlü bir kalemi vardı.

    Sinema kendi başına birçok hayali dünya yaratmıştı,  örneğin Star Wars.  Ama hiçbiri, günümüzün gerçek dünyasından koparabilme başarısını seyircide hissettiremedi.  Hayali unsurlar bir varsayma işlemine tabii görüldü, ama izleyici samimi bulmadı ve bu hayali dünyaları günümüz gerçek dünyasını izler gibi seyretti. Yani sinemanın yarattığı hiçbir dünya izleyiciyi içten bir biçimde kendi içine çekemedi.

    Hayali dünya yaratmak çok büyük bir beceri ve entelektüel gayret isteyen bir olaydır. Yeni disiplinler, yeni yaşam biçimleri, yeni halklar ve haklar, yeni dinler, yeni şehirler, yeni ahlak kuralları kurmanız gerekir. Böylesi görkemli bir şey, onlarca yılı alabilecek bir çalışmayı gerektirir.  Sinemanın eksiği de burada ortaya çıkıyor. Sinema bir filme yıllarını vermez, bir hikâye yaratmak için onlarca yıl beklemez; o, bir çırpıda ortaya çıkan hikâyelerle beslenir. Burada da devreye edebiyatın sinemayı beslemesi girer. Edebiyat uyarlamaları sinema için eşsiz bir okyanustur.

    Tolkien sadece Orta Dünya’yı yaratmadı, ayrıca en baştan itibaren onun tarihini de yarattı. O dünyadan şimdilik üç Yüzüklerin Efendisi, üç de Hobbit olarak altı film çıkarıldı; ama bu liste gelecek yıllarda daha da uzayacak. Yeni yapılacak olan filmler, Tolkien külliyatına bağlı kaldıkça da seyircinin hoşuna gidecek, çünkü Orta Dünya’nın ruhunu en iyi “Tanrısı” dile getirebilirdi. Ama tabii, Guguk Kuşu’nda olduğu gibi büyük bir ekip çalışması ile de Orta Dünya’ya yeni şeyler katılabilir.  Hobbit serisinde bu denendi, kitaba bağlı kalmaksızın yeni şeyler eklendi, ilk iki film kitaba bağlı kalmıştı, bu yüzden sağlam bir kurgu yaratmada çok zorlanmadılar. Ama üçüncü film baştan sona yüzeysellik ve bayağılıkla ele alınmıştı ve Beş Ordunun Savaşı, yapımcıların ve senaristlerin sadece üçlemeyi tamamlamak gibi basitçe bir düşünceyle yaptıkları ve beceriksizce işin içinden sıyrıldıkları bir sinema filmi oldu. Oysa ilk iki filmde temeli sağlam bir kurgu içinde yeni şeyler de vardı; bunlar kitap dışında kalan, Sauron’un yavaş yavaş ortaya çıkması ile ilgili olan sahnelerdi ve seyircinin de takdirini almıştı.

    Sinema yapımcıları bu tür edebiyat uyarlamalarında çok dikkatli davranmak, ekibini bir şekilde hikâyeyi doğru anladıklarına ikna etmek zorundadır. Orta Dünya’dan daha birçok film çıkar, özellikle Sauron’un iyilerin tarafındayken nasıl oldu da kötülerin tarafına geçtiği, Orta Dünya hayranları tarafından sinemada görmek istedikleri bir hikâyedir. Ama tarihi ve kuralları ayrı bir dünyaya dair sinema filmi yapılacaksa edebiyat ve sinema arasındaki bu dostluğun daha da hassas bir hal alabileceği de göz önüne alınmalıdır.

    Edebiyatın üç gözde yaratımının sinemaya uyarlanmasında ortaya çıkan sonuçları inceledik. Sonuç olarak şöyle diyebiliriz sanırım: İster edebiyat ister sinema olsun, hikâye yaratmak çok ince ayarları olan, iyi bir ekibi ve zamanın harcanmasını gerektiren birçok kişi, nesil ve olgunun içine karıştığı, ciddilikle ele alınması gereken bir durumdur.

     
  • 50 yıl evinden çıkmamış ve ilk defa bir sabah namazı vaktinde namaz için evinden çıkmış adamın cami cemaatinin halini gördükten sonra onlara cümleleri:

    " Benim gibi zamanı uzaklarından gelmiş bir garip sizi şu halinizle görse, vallahi size Müslümanlar demezdi. Sizler namaz kılan nasranilere benziyorsunuz. Namaz kılıyorsunuz ama görünüşünüz nasraniler gibi.Kardeşler! Dışı kafire benzeyen insanın içi de ona benzemeye başlar. Söz çok, ama uzatmaya gerek yok. Dönüş yakındır... Pişmanlığın fayda vermeyeceği dem gelmeden hemen tevbeye sarılın. "
  • 96 syf.
    ·Puan vermedi
    Sırf Dostoyevski “Hepimiz Gogol’ün Palto’sundan çıktık. “ dediği için merak edip okudum bu öyküyü. Gogol öyküyü gayet gerçekçi bir şekilde anlatırken nedense -gerçeklerin en acısı olan ölümle hikayenin bittiğini düşünürken- metafizik ögelere baş vuruyor. Belki hikayesi ilgi çekip okunsun diye, belki de kahramanımızın ölümüne sebep olan adamın da ceza çektiğini göstermek için, bilemiyorum. Ama gerçek hayatta kötü insanlar, yaptıkları kötülükler yanlarına kar kalmış şekilde hayatlarına devam ediyorlar; bunu biliyorum. Gerçekçilikten sapmadığı ilk bölümü ile insanı derin derin düşündüren bir öykü.

    Aklıma takılan bir konu daha var. Hikayenin sonunda bekçinin gördüğü hortlak “Ne istiyorsun?” diyor. Bu laf mühim kişinin çalışarak söylediği bir söz. Bekçinin gördüğü hortlak bu mühim kişinin hayaleti mi, yoksa kahramanımız öldükten sonra bu mühim kişiyi mi taklit ediyor; bu da ayrı bir muamma.