Yıllar önce okuduğum uzun mu uzun bir şiirden aklımda kalan, ara sıra dilime dolanan tek mısra: "Kar değil gökyüzünden yağan beyaz ölümdü." Erzincan'da karla savrulduğumuz zamanlardı. Şair savrulan kardan bahsederdi ama öyle bir vakit ki belediyeden şu mesajı aldığımız -şairin belirttiği gibi belki- beyaz karanlığa gömülüydü şehir: "Elli kilonun altındaki vatandaşlarımız ceplerine taş koymalı ki tipiye direnebilsin." Aşağı yukarı böyle bir söz. O sıra daha sık mısrayı tekrarlardım. Çünkü herkes kar sevinciyle eğlenirken zihnimde dönüp duran bu karamsar dizeleri düşünürdüm. Neden bu anlamdaydı?
Şiirin yazıldığı dönemin koşulları bir yana... Bunlar herkesin malumuydu. Bugün kar altında yine bunu fısıldadım. Ardından düşündüm, ölümün karamsar bir oluşla anılmaması da mümkündü. Sonra başka bir şairin dizeleri oturdu yamacıma: "Dünyanın en uzun hüznü yağıyor / Yorgun ve yenilmiş insanlığımızın üstüne / Kar yağıyor ve sen gidiyorsun / Ağlar gibi yürüyerek gidiyorsun / Belki bulmağa gidiyorsun kaybettiğimiz / O tabiat ve insanlık çağını." Bak, dedim, işte burada da hüzün mevzu oldu. Yorgunluk adını duyurdu. Yenilgi yığın yığın boşluğu doldurdu. Neden bu şairler kar imgesini böyle yoğurdu?
Sebebini anladım sanırım yahut tahmin ama bunu açıklamak için yazmadım. "Bulutların ardında gün yanmadan sönüyor"ken kelimeler yine insana kaldı. Belki de onlar kendilerini anlattı, anılıp anlam olmak içindi varlıkları. Sonunda kalp ve dimağ oldukça bunca soğukluğuyla kar, birilerine sıcacık duygular sundu, kimine ise kara ayaz imgeler. Her an bunların mahiyeti de değişti durdu.