Eğer Yunanca böyle önemli, hakikaten böyle muazzam bir hâle gelmişse, öteki dillerden ya da birkaç yüzyıl önceki hâlinden "daha mı iyiydi"? Eğer öyleyse, hangi bakımlardan ve ne kadar daha iyiydi? Diller, değişebildikleri gibi evrim de geçirir mi? Diller arasında kıdem sırası var mı, varsa neyi temel alıyor?
Bu soruların yeni olduğu söylenemez. İlkçağdan beri insanlar, dillerin göreli değeri hakkında fikir yürütüyor. 20. yüzyıldan önce çoğu insan, sıralama ölçütleri kişiden kişiye değişse de, böyle bir kıdem sırasının varlığını doğal addediyordu. Kimileri, yukarıda bahsettiğimiz türde olgulara işaret ediyordu: Belirgin bir edebiyat ve zengin bir sözcük dağarcığı. Kimileri ise dilin güçlü bir imparatorlukla bağlantılı olmasını, kalabalıklar tarafından konuşulmasını daha önemli buluyordu. Bu mesele uzun bir süre boyunca dinin alanına ait sayıldı. Tartışmaların merkezinde, Babil'de dillerin karışmasından önce konuşulan asıl dilin hangisi olduğu sorusu yer alıyordu. En rağbet gören aday İbraniceydi (başka dilleri destekleyenler de vardı).
Kimi dillerin medeni ve gelişmiş, kimilerinin barbar ve ilkel olduğu görüşü tekrar tekrar nükseden bir düşünceydi ve bu mantık çizgisi 19. yüzyılda, sömürgecilik çağında Avrupa'da hakim görüş haline geldi. İngilizce ve Fransızca gibi sömürgeci dilleri elbette tanım gereği gelişkin sayılırken, sömürgelerde yerli halkların konuştuğu diller çoğunlukla ilkel olarak sınıflandırılıyordu.
20. yüzyılın ilk yarısında pek çok dilbilimci ve başka bilimciler, örneğin önde gelen antropolog Franz Boas, dilbilim olgularına ters düştükleri gibi sağlam bir gerekçeyle bu görüşlere karşı çıktı. Kuzey Amerika'nın "Yerlileri", Güney Afrika'nın "Buşmanları" ya da Avustralya "Yerlileri" gibi "ilkel" halkların konuştuğu dillerin, kelimenin hiçbir
Sayfa 110 - 111, Üçüncü Kısım, Dilin Yayılması, Yunanca - Fetih ve Kültür.