“Seni tanımazdan önce hayatımdaki tek gerçek sahnedeki oyunumdu. Yalnızca sahnedeyken yaşıyordum. Oyunların hepsi gerçekti benim gözümde. Bir gece Rosalind oluyordum, öbür gece Portia. Beatrice’in sevinci benim sevincim, Cordelia’nın üzüntüleri benim üzüntümdü. Her şeye inanıyordum. Benim yanım sıra, sahneye çıkan o kaba saba insanlar Tanrı gibi görünüyordu gözüme. Boyalı dekorlar dünyamdı. Gölgelerden başka bir şey bilmiyor, gölgeleri sahici sanıyordum. Sonra sen geldin, benim güzel sevgilim... Ruhumu zindanından kurtardın sen. Asıl gerçeği öğrettin bana. Ömür boyu rol almış olduğum bu boş gösterinin kofluğunu, yapmacıklığını, aptallığını bu gece, ilk kez gördüm. Bu gece, ilk olarak Romeo’nun iğrenç, yaşlı, boyalı olduğunu, meyve bahçesine vuran ay ışığının sahici olmadığını gördüm: Söylemek zorunda olduğum sözler asılsızdı, benim sözlerim, benim söylemek istediklerim değildi. Bunu gördüm bu gece. Sen bana daha yüce bir şey vermiştin, öyle bir şey ki, tüm sanat onun bir izdüşümünden ibarettir. Sen bana aşkın gerçekte ne olduğunu öğretmiştin, sevgilim, sevgilim benim! Tatlı Prens! Yaşam Prensi! Gölgelerden bıktım ben artık. Sen sanatın tümünden önemlisin benim için, sonsuza dek. Bir sahne oyunundaki kuklalarla ne işim var benim? Bu gece sahneye çıktığımda eski coşkunun nasıl olup da yittiğine ilkin akıl erdiremedim. Harikulade olacağımı sanmıştım. Baktım, hiçbir şey yapamıyorum. Derken birden, her şeyi anladım. Ve bunu bilmek içimi zevkle ürpertti. Onların yuhalarını duydum, gülümsedim. Ne anlarlardı onlar bizimki gibi bir aşktan? Al beni götür, Dorian! Al beni, baş başa kalabileceğimiz bir yere götür. Tiksiniyorum sahneden. Hiç bilmediğim bir tutkunun taklidini yapabilirim belki, ama beni ateş gibi kavuran bir tutkunun taklidini yapamam. Dorian, Dorian, şimdi