lan wangji konuşmayı reddetti. wei wuxian onu sıkıştırdı. “söyle hadi, adı ne şarkının? kimin bestesi?”
“benim.”
“senin mi?!”
“hmm.”
...
tahmin etti. “sadece bunun sayesinde beni tanıyabildiysen demek ki – bu şarkıyı daha önce kimsenin önünde çalmadın?”
“asla.”
uyandığı gibi tekrar saçmalamaya başladığını duyunca lan wangji başını iki yana salladı ve diğer tarafa döndü. wei wuxian onun gideceğini sandı. aceleyle. “lan zhan, lan zhan! gitme. saçma sapan konuşuyordum, benim suçum, beni görmezden gelme.”
“başkalarının seni görmezden gelmesinden korkuyor musun ki?”
“evet, korkuyorum.”
uzun zamandır yaralanmasının ardından uyandığında yanında bekleyen birisini bulmamıştı
wei wuxian bir ağız dolusu kan daha tükürdü. hazırdı, 'ölme vaktim geldi mi? ölsem de değişen bir şey olmaz zaten. bu şekilde yaşamaktan beter olamaz ve üçte bir ihtimalle öfkeli bir cesede dönüşüp intikam alma ihtimalim var!'
ama herkes ondan korkup onu överken lan wangji yüzüne karşı onu azarlamıştı, herkes onu reddedip ondan nefret ederken ise sadece lan wangji onun yanında durmuştu
beni dinle – yaşın büyüdükçe dövmek istediğin insanların sayısı kat be kat artacak, ama kendini onlarla iyi geçinmek zorundan kalmış bir halde bulacaksın. bu yüzden hala gençken git, dövmek istediğin herkesin ağzını burnunu kır. bu yaşlarda birkaç adamakıllı kavgaya karışmazsan yaşamamışsın demektir