• 272 syf.
    ·10/10
    Peygamberimizin “Ümmetimden kim kırk hadis ezberlerse, Allah onu âlimler ve fakihler arasında diriltsin” diye mübarek bir sözü vardır. Yıllar önce hadisi ilk kez okuduğumda önce kırk hadis öğrenmeye başlamış, arkasından da konularına göre kırk hadis derlemeleri yapmıştım. Bu çalışmalar o yıllarda epey bir rağbet görmüş ve çok kimseler belki elli, belki yüz alarak yakın çevresindekilere hediye etmişti.

    Peygamber Efendimiz, yine bir hadislerinde “Kim 40 hadis ezberlerse ve ezberlediğiyle amel ederse cennete girer.” buyurmaktadır. Bu ve buna benzer hadisler üzerine birçokları asırlardır kırk hadisler derleyip şerhetmiş. Bunlardan benim bildiğim en meşhuru ise İmam-ı Nevevî’nin Kırk Hadis şerhidir.

    40 Hadis 40 Yazar kitabının hazırlayıcısı Nureddin Durman Eskader’in 2014 şiir ödüllerinde Derin Yara isimli şiir kitabıyla Yılın Şiir Kitabı ödülünü alarak ilk o zaman âlemime girmişti. Birkaç kitabını edindiysem de o aralar, henüz okumadığımı belirtmeliyim.

    Hazırlayan bu eserin ortaya çıkışını şu sözlerle anlatmakta: “Asr-ı saadetten günümüze kadar gelen hadis okuma ve anlama cihetinde İslam kültüründe var olan bir hadis edebiyatı hatırlatması eşliğinde 40 hadisi 40 yazarımıza tevdi ederek yazmak istedikleri o hadis çerçevesinde izah ve yorumlarını alma yolunu tercih ettik.” “Niyetimiz İslami duyarlılığı, İslami bakış açısını hadisler eşliğinde yazarlarımızın kaleminden süzerek bir araya getirmekti.”

    Son dönemde ismini sıklıkla duyduğum yazarlar, şairler ve çizerler; kitapta her biri günümüz dünyasında belki çokça ihtiyaç duyduğumuz, uygulandığında insan olduğumuz, mü’min olduğumuz; uygulamadığımızda ya da es geçtiğimizde bazen insanlığımızı unuttuğumuz hadisleri kendilerince, kelimelerince ve tecrübelerince yorumluyorlar.

    “Allah, merhametli olanlara rahmetle muamele eder.” Hadisini yorumlayan Cumali Ünaldı Hasennebioğlu tarlalarda yakılan anızlara değinmiş. “Düşünebiliyor musunuz, o anız yanarken, bir leblebi büyüklüğündeki toprakta, yetmiş milyon can cehennem alevinde kıvır kıvır yanmaktadır. Topraktaki canlılar yanarken, bizim duymak istemediğimiz bir sesle “merhamet merhamet” diye feryat etmektedir.” Sonrasında hüküm: “Siz o minicik canlılara merhamet etmezseniz, Allah’ın rahmetinden kendinizi yoksun bırakmış olursunuz. Allah zulmetmez, insanoğlu kendisine zulmeder.”

    Şair Cumali Ünaldı toprak muhafaza ve tarımsal sulama projelerinde mühendis olarak bulunmuş. Buradan da anlıyorum ki hadisler kişilere tevdi edilirken uzmanlık alanları da gözetilmiş.

    Bestami Yazgan “Müslüman, insanların elinden ve dilinden emin olduğudur.” Hadisini şu güzel şiiriyle açıklamış:

    Çiçeklerle hoş geçin,/ Balı incitme gönül.
    Bir küçük meyve için/ Dalı incitme gönül.

    Konuşmak bize mahsus,/ Olsa da bir güzel süs,
    ‘Ya hayır de, yahut sus.’/ Dili incitme gönül.

    Sevmekten geri kalma,/ Yapan ol, yıkan olma,
    Sevene diken olma,/ Gülü incitme gönül.

    Başın olsa da yüksek,/ Gözün enginde gerek,
    Kibirle yürüyerek/ Yolu incitme gönül.

    Mevlâ verince azma,/ Geri alınca kızma,
    Tüten ocağı bozma,/ Külü incitme gönül.

    Dokunur gayretine,/ Karışma hikmetine.
    Sahibi hürmetine/ Kulu incitme gönül.

    Arada birçok yazarın ismini duysam da kitaplarını okumadıklarım çokça vardı. Buradaki yazılarından eserlerini okumaya niyet ettiklerim de oldu. İbrahim Eryiğit ve Hüseyin Akın bunlardan bir kaçı.

    Hüseyin Akın Zenginlik mal çokluğuyla değildir, gerçek zenginlik gönül zenginliğidir.” Hadisini açıklamış. İşte o açıklamadan altını çizdiğim satırlar: “Yedikçe açlığı, içtikçe susuzluğu, uyudukça uykusuzluğu artar bu âlemde insanın.” “Kim ki muhtaçtır o yoksun ve yoksuldur.” “İnsan elini de evini de kendinden çalarak doldurur. Eşya kendine yaklaşanı kendisine benzeterek şeyleştirir.” “Modern zamanlarda zor olan sanıldığı gibi zengin olmak değil, fakir olup fakir kalabilmektir.”

    Buna benzer çalışmaların arkasının gelmesini diliyorum.
  • Hz. Fatîma'nın cenazesini kabre koyup toprağını örttükten ve duasını yaptıktan sonra Hz. Ebu Zeyd heyecana kapılarak kabre:
    " Ey kabir! Sen şimdi bağrına kimi basmış bulunduğunu biliyor musun? Sen şu anda üzerinde Allah'ın hoşnutluğuna erişmiş ve Allah'ın aslanı Hz. Ali'nin değerli eşi, Hasan ile Hüseyin'in sevgili anneleri ve iki cihan güneşi sevgili Peygamberimizin öz kızı Hz. Fatîma'yı taşıyorsun. Bununla şeref kazandığını bilmelisin."

    "Ben soya sopa, güzellik ve saltanata, mal ve servete değer veren bir yer değilim. Burada ancak iyi amel işleyen, bol bol iyiliklerde bulunan ve tüm yaptıklarında gösterişten uzak ve samimi olan mü'minler ancak lekesiz kurtuluşa erişecektir."
  • Aynı dönemde Mücadele Birliği kuruldu.

    Aykut Edîbali ve Yavuz Aslan Argun liderliğinde Konya'da kurulan bu hareket, (Metin Toker'in benzetmesiyle) sağ cenahın Dev Genç'idir.

    Kimler yoktur ki içinde...

    Melih Gökçek, Cemil Çiçek, Mustafa Erdoğan, Halil Şıvgın, Atilla Yayla, Ali Müfit Gürtuna, Ahmet Taşgetiren, Hüseyin Gülerce, Burhan Özfatura, Taha Akyol, Altan Tan, Hasan Hüseyin Ceylan. Haydar Baş...

    Mücadele Birliği'nin üyelerinin önemli bir kısmı imam veya müftüydü...
  • Basiret, Aşura günü İmam Hüseyin (a.s)'ın başını kesen kimsenin, dün Sıffin Savaşında şehadet sınırına kadar yaklaşıp yaralanan ve hayatına bir gazi olarak devam eden Şimr olduğunu bilmektir.
    Rehber Hamaney
  • Soru: Yezid'e lanet okumak caiz midir? Çünkü o Hz. Hüseyin (r.a)'in katilidir veya Hz. Hüseyin (r.a)'in öldürülmesini emretmiştir.

    Cevap: Yezid'in Hz. Hüseyin (r.a)'i öldürmesi veya öldürülmesini emrettiği sabit değildir. Bu bakımdan böyle yaptığı sabit olmadıkça 'Yezid, Hz. Hüseyin (r.a)'i öldürdü veya 'Onun öldürülmesini emretti' demek bile caiz değildir. Acaba böyle demek caiz değilse ona lanet okumak nasıl caiz olur? Çünkü Müslüman bir kimseyi araştırmadan büyük bir günaha nisbet etmek caiz değildir. Evet, 'İbn Mül- cem Hz. Ali (r.a), Ebu Lu'lu Hz. Ömer (r.a)'ı öldürdü' demek caizdir. Çünkü bu olaylar tevatür yoluyla sabit olmuştur. Bu bakımdan hiçbir Müslüman'a fısk veya küfür sıfatını, tahkik ve tetkik etmeksizin yakıştırmak caiz değildir.
  • Eğer desen: Hilafet-i İslâmiye noktasında İmam-ı Ali'nin fevkalâde iktidarı, hârikulâde zekâsı ve yüksek liyakatiyle beraber seleflerine nisbeten muvaffakıyetsizliği nedendir?

    Elcevap: O mübarek zat, siyaset ve saltanattan ziyade, daha çok mühim başka vazifelere lâyık idi. Eğer tam muvaffakıyet-i siyasiye ve tamam saltanat olsaydı "Şah-ı Velayet" unvan-ı manidarını bihakkın kazanamayacaktı. Halbuki zahirî ve siyasî hilafetin pek çok fevkinde manevî bir saltanat kazandı ve üstad-ı küll hükmüne geçti, hattâ kıyamete kadar saltanat-ı manevîsi bâki kaldı.

    Amma Hazret-i İmam-ı Ali'nin Vak'a-i Sıffîn'de, Hazret-i Muaviye'nin taraftarlarıyla muharebesi ise hilafet ve saltanatın muharebesidir. Yani Hazret-i İmam-ı Ali, ahkâm-ı dini ve hakaik-i İslâmiyeyi ve âhireti esas tutup saltanatın bir kısım kanunlarını ve siyasetin merhametsiz mukteziyatlarını onlara feda ediyordu. Hazret-i Muaviye ve taraftarları ise hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeyi, saltanat siyasetleriyle takviye etmek için azîmeti bırakıp ruhsatı iltizam ettiler, siyaset âleminde kendilerini mecbur zannedip ruhsatı tercih ettiler, hataya düştüler.

    Amma Hazret-i Hasan ve Hüseyin'in Emevîlere karşı mücadeleleri ise din ile milliyet muharebesi idi. Yani Emevîler, devlet-i İslâmiyeyi, Arap milliyeti üzerine istinad ettirip rabıta-i İslâmiyet'i, rabıta-i milliyetten geri bıraktıklarından iki cihetle zarar verdiler:

    Birisi: Milel-i saireyi rencide ederek tevhiş ettiler.

    Diğeri: Unsuriyet ve milliyet esasları, adaleti ve hakkı takip etmediğinden zulmeder. Adalet üzerine gitmez. Çünkü unsuriyet-perver bir hâkim, millettaşını tercih eder, adalet edemez.

    اَلْاِسْلَامِيَّةُ جَبَّتِ الْعَصَبِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةَ لَا فَرْقَ بَيْنَ عَبْدٍ حَبَشِىٍّ وَسَيِّدٍ قُرَيْشِىٍّ اِذَا اَسْلَمَا

    ferman-ı kat'îsiyle: Rabıta-i diniye yerine rabıta-i milliye ikame edilmez; edilse adalet edilmez, hakkaniyet gider.

    İşte Hazret-i Hüseyin rabıta-i diniyeyi esas tutup muhik olarak onlara karşı mücadele etmiş, tâ makam-ı şehadeti ihraz etmiş.