Ya yemin ederim imdat ya !
Muharrem Ayı Mübarek Olsun
Bu defa Hz. Hasan ve Hz Hüseyin Efendilerimi şiirlerle yad etmeyi diledim. Her ne kadar Salih Suruç hocamın eseri kadar ağlatmasa da gönlümde hüzün bırakan bir eser oldu . Şiir YÂ RESÛLALLAH Senin nûrun gönüllere, Ciladır yâ Resûlallah. İsmin âşık bülbüllere, Salâdır yâ Resûlallah... İnci dizer gözüm yaşı, Medyum gönlüm sana karşı, Senin makamın ki arşı, Alâdır yâ Resûlallah... Mutlu olur seni seven, Her sevgiye lâyıksın sen. Senin ahlâkını öven, Hudâ'dır yâ Resûlallah... Senden başka kimin kimsen, Yoktur, yetiş, bitsin çilem, Senin aşkın bana her dem, Şifâdır yâ Resûlallah... Kim canım vermez sana? Âşıklar aşkınla yana, Miskin Necati yoluna, Fedadır yâ Resûlallah... 🌹 Şiir
Reklam
Bu sefer bir şeyler farklı olsun istiyorum. Denediklerim bir çözüme götürmedi beni ama artık ne denemem gerektiğini de bilmiyorum. Ama her seferinde elimde bir hiçlik bulmaktan cidden çok sıkıldım. Mesele irade mi onu da bilmiyorum. Özgür iradeye inanmıyorum diyorum ama başaramadıklarım için neden iradesizim diyorum ? Kendime neden sürekli deadline koyuyorum yetişemeceğimi bile bile? Sürece neden bırakamıyorum, hemen sonuç bekliyorum, akışın içine neden dalamıyorum, yolumu bulmak neden bu kadar zor, neden sürekli “stresliyim”in arkasına sığınıyorum? Kendimi bulmak için önce kaybolmam gerekiyor bunu biliyorum; peki ya neden bunu kabullenmek bu kadar zor ? “Kolay olmayacak evet “ diyebilsem de neden zorluğundan sürekli yakınırken buluyorum kendimi ? Sürecin sonu ışıklı ve güzel de olabilir ama muhtemelen değil. Bunu mu anlamak istemiyorum yoksa Süreç diye bir şey gerçekten yok mu ? Ben mi fazla kasıyorum ? İmdat diye çığlık atasım geliyor bazen - ki arada içimden atıyorum - ama kurtarmaya kimse gelmeyecek biliyorum. Kendime de nasıl yardım edeceğimi bilmiyorum.
İmdat diye bağıracağım şimdi bu eğitim mahvetti beni ya cahil kalmaya özeniyorum
tanrının ağzından evrenin hikayesi, şeytanın günlüğü, ilahi komedya cehennem, rahel tanrıyla hesaplaşıyor. Bu bir klasör. Bunlar aynı klasöre koyduğum kitaplar. Evet ben bunları aynı klasöre koyuyorum. Bu kitaplarda geçen bazı cümleler ve onların hissiyatları zihnimde dolanıyor. Bir kelime arıyorum. Bir kelime arıyorum. Bulamıyorum. Kelimelerim kayıp. Elde olanlarla saçma sapan bir çorba yapabilirim belki de. Mutfakta malzeme olmayınca yapılan saçma yemekler misali. Tanrının ağzından evrenin hikayesi. Ne zaman okudum? Çok oldu, yıllar önceydi. Kaybolmuş bir tanrı. Bebek bir tanrı. Büyüyen bir tanrı. Kendine oyuncaklar yapan bir tanrı. Ve de daha birçok şey. Kimin aklına gelirdi ki tanrıyı bir bebek olarak yazabilmek? Hadi diyelim aklına geldi. Bunu yazmaya cesaret etmek? Tamam yazdın da! Bir de bu yazıyı bitirebilmek... Bunu yapan zihni neden merak etmedim? Bakmam gerekirdi, fotoğraflarına, hayatına, ne yaptığına ne yapmadığına. Dante'nin cehennemi :) Orgazm yaşatan bir fikir bu. Bir cehennem kurdu ve şekillendirdi. Yetmedi bizi orada yolculuğa çıkardı. İçerisindeki resimlerden de söz etmek bile istemiyorum. O cehennemde kaç kişi vardı, isimleri neydi? Ahh çoğu uçtu kafamdan. Ama Dante bizim coğrafyamızda yaşayan, bu çağda var olan biri olsaydı... Nasıl olurdu o zaman cehennemi? Kimler olurdu içinde? Tiktok fenomenleri olur muydu acaba ^^ Şaklabanlığın lüzumu yok. Herkesin kafasında oluşturduğu cehennem farklı, herkesin o cehenneme koyacağı eziyet seviyeleri farklı, herkesin o seviyelere layık olacağına karar verdiği cehennem zebanileri kolektifi ve cehennem ehli farklı. Eh çünküüüü... David Eagleman imdat! Evet çünkü: -''İnsanlarla yaptığınız günlük konuşmalardan kültür birikimimize kadar, yaşamınız boyunca kazandığınız bütün deneyimler, beyninizdeki mikroskobik
Fuzûlî şu meşhur dizesinde derki: "Söz söyleyen irfan ister, sözü anlayan da mîzan..." Söz, havada asılı kalmak için değil, bir kalbe, bir akla, bir ruha dokunmak için söylenir. Derler ki; "Hitap, muhatap ister." Bu yüzden karşısında kendisini tartacak, anlayacak, yankılandıracak bir "muhatap" bulamadığında söz yetim kalır; sadece bir ses dalgasından ibaret olur, o kadar... Buradaki "muhatap" vurgusu sadece fiziki bir dinleyicinin varlığı da değildir üstelik; bir "idrak ve üslup" meselesidir. Zarfın mazrufa, sözün muhataba göre seçilmesi gerekir. En kıymetli kelâm bile doğru muhatabı bulmadığında zayi olur. Tıpkı verimli bir tohumun, kayalık bir arazide yeşerememesi gibi... Söz, muhatabının kalitesine göre derinleşir veya sığlaşır. Karşınızdaki kişinin idraki ve "irfan" seviyesi ne kadar yüksekse, sözün menzili de o kadar uzağa varır, Dolayısı ile söz aynı zamanda ayna vazifesi görür. Sözü kıymetli kılan, sadece söyleyenin mahareti değil, dinleyenin de onu ne kadar "duyabildiğidir". Muhatapsız hitap, akis bulmayan bir feryat gibidir. Zira biliriz ki feryat, doğası gereği bir imdat çağrısıdır, bir duyulma arzusudur. Dağa karşı bağırdığınızda bile tabiat size kendi sesinizi geri verir, bir akis yaratır. Fakat insani kelâmda muhatapsızlık, o dağdaki akisten bile mahrum kalmaktır. Sözü boşluğa bırakmak, insanı kendi sesinin yalnızlığıyla baş başa koyar. Sözün menzilini bulması, ulaştığı yerde bir kalbe dokunup oradan yeni bir mana olarak fışkırması, herhalde bu dünyadaki en rafine entelektüel ve ruhi hazlardan biridir. Akis bulmayan kelâm yorar; ama doğru muhatabını bulan iki satır söz, insanı ihyâ etmeye yeter....o halde, önce muhatab sonra hitab değil mi? Evet tam olarak öyledir; kelâmın kadim usulü de mantığı da tam bu noktada düğümlenir: "Önce muhatap, sonra
Reklam
Reklam