BU KİTABI BU ZAMANA KADAR NASIL OKUMAMIŞ OLABİLİRİM????
Hainin Mührü’ne başlarken beklentim zaten yüksekti çünkü okuyup da beğenmeyeni görmemiştim. Buna rağmen bu kadar iyi olmasını beklemiyordum. Pek çok distopya iyi bir fikirle başlasa da ya evrenini yüzeyde bırakır ya da ilk sayfalarda okuru bilgi yığınıyla boğar. Ben genelde bu tür evren anlatımlarında sabırsızlanırım, hadi artık olaylara geçin derim ama Hainin Mührü’nde bu hiç olmadı. Evreni okumak, öğrenmek, çözmek başlı başına keyifliydi. Hikâyeye girmem ise hiç zaman almadı aksine daha ilk sayfalardan itibaren kendimi bu dünyanın içinde buldum.
Kitabı okurken kendimi yalnızca bir izleyici gibi hissetmedim. Onlarla birlikte maceraya atıldım, hırslanmış gibi oldum hatta yer yer savaşmak istedim. Bu duyguyu bana geçiren şey, tabikide yazarın mükemmel anlatımıydı. Kalemine aşık oldum diyebilirim.
Sular altında kalmış bir dünyadan geriye kalan Kaya Şehirleri ve Ark Ulusu, sadece bir arka plan değil politik ve etik olarak düşünülmüş, ayakları yere basan bir düzen. Ark Ulusu’nun yardım karşılığında çocukları alıp donanmasında eğitmesi, hayatta kalma ile ahlak arasındaki çizgiyi sürekli sorgulatan rahatsız edici ama son derece güçlü bir fikir olarak öne çıkıyor. Bu evrende hiçbir şey rastgele değil. Coğrafya, güç dengelerini belirliyor. Deniz, yalnızca bir mekân değil; tehdit, özgürlük ve kontrol aracı. Kaya halkının Ark’a bağımlılığı, modern dünyadaki sömürgeci yardım politikalarının distopik bir yansıması gibi :)
Karakterler ise benim için kitabın en güçlü yanlarından biriydi. Açıkçası aptal karakterlere katlanamıyorum, düşünmeden hareket eden, sırf olay ilerlesin diye hata yapan karakterler beni çıldırtıyor. Neyse ki Hainin Mührü’nde böyle bir sorun yok. Buradaki tüm karakterler zeki ama bu zekâ tek tip değil.
Algernon’a Çiçekler, tesadüfen elime geçen ama bende kalıcı bir iz bırakan kitaplardan biri oldu. Konusu hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyordum sadece herkesin çok sevdiğini duymuştum. Açıkçası çok övülen kitaplara genelde biraz önyargıyla başlarım. Beklenti yükseldikçe hayal kırıklığı ihtimali de artar çünkü. Ancak bu kitap için gönül rahatlığıyla şunu söyleyebilirim ki yapılan tüm övgüleri fazlasıyla hak ediyor.
Yazar hikâyesini ne uzatıyor ne de aceleye getiriyor. Gereksiz ayrıntılarla okuru yormadan, anlatılması gerekeni tam olması gerektiği kadar anlatıyor. Ne bir cümle eksik ne de fazla. Anlatım dili sade ama etkisi çok güçlü.
Kitap, zihinsel engelli bir yetişkin olan Charlie Gordon’un, zekâyı artırmayı amaçlayan deneysel bir ameliyata gönüllü olmasıyla başlıyor. Bu deney daha önce yalnızca bir fare üzerinde başarıyla uygulanmıştır: Algernon. Charlie, ameliyat öncesinde ve sonrasında yaşadıklarını günlükler hâlinde yazarak süreci kaydeder. Biz de bu günlükler aracılığıyla Charlie’nin dünyayı algılayışındaki değişime birebir tanıklık ediyoruz. Zekâ seviyesi arttıkça yalnızca düşünme biçimi değil; insanlara, ilişkilere, geçmişine ve kendisine bakışı da değişiyor.
Ancak kitap yalnızca zekâ artışı üzerine kurulmuş bir hikâye değildir. Asıl mesele, zekânın insanı mutlu edip etmediği, bilmenin gerçekten bir armağan mı yoksa bazen ağır bir yük mü olduğu sorusudur. Charlie’nin değişimiyle birlikte toplumun ona bakışı, sevgiyi ve kabulü nasıl koşullara bağladığımız da yavaş yavaş açığa çıkıyor.
Charlie karakterine o kadar üzüldüm ki... onun masumiyeti, çabası, sevilme isteği ve dünyada bir yer edinme arzusu kalpten kalbe bir bağ kuruyor. Özellikle sona yaklaştıkça bu bağ ağır bir duyguya dönüşüyor. Spoiler vermek istemiyorum ama şunu söyleyebilirim ki kitabın sonu