İşte, diyor içinden heyecandan başı dönerek, Harold ona doğru yürürken bir kez daha, işte şimdi, şimdi işte. Harold elini kaldırıyor ve geceyi kapatacak sertlikte bir yumruk bekliyor, yarın sabah yatağında uyanacak ve bir süre bu anı, neler yaptığını unutabilecek.
Ama aksine Harold'ın onu kollarıyla sardığını fark ediyor, onu itmeye çalışırken Julia da tekerlekli sandalyesinin üzerinden eğilerek ona sarılıyor ve aralarında sıkışıyor. "Rahat bırakın beni" diye kükrüyor ama enerjisi tükenmekte, karnı aç, gücü yok. "Rahat bırakın beni" diyor bir daha ama sözcükleri şekilsiz ve faydasız; kolları kadar, bacakları kadar faydasız, az sonra vazgeçiyor.
"Jude" diyor Harold ona usulca. "Ah Jude. Canımın içi." O anda ağlamaya başlıyor çünkü ona kimse canımın içi demedi, Luke Birader'den beri. Willem bazen canımın içi, tatlım demeye kalkışırdı, o da engel olurdu; bu sevgi sözü onun için kirli bir aşağılanma, ahlaksızlık demekti. "Canımın içi" diyor Harold tekrar ve söylememesini istiyor, hep söylemesini istiyor. "Oğlum benim." Ağladıkça ağlıyor, olduğu her şey için, olabileceği her şey için, bütün eski acılarına, bütün eski mutluluklarına ağlıyor; nihayet bir çocuk olmanın, çocukluğun bütün kaprislerini, isteklerini ve güvensizliklerini sergilemenin, yaramazlık yapıp affedilme ayrıcalığının, şefkat ve sevgi lüksünü tatmanın, o tabağın bitecek olmasının, bunca yıldan sonra bir annenin, bir babanın güven telkin eden sözlerine inanmanın, tüm hataları ve nefretine rağmen, hatta tüm hataları ve nefreti yüzünden özel bir insan olduğuna inanmanın utancı ve sevinciyle ağlıyor.