Hani insan bir başarısızlık sonucunda zihinsel güçlerinin yetersizliğinin ve eksikliğinin farkına vardığında kendi kendine öfkelenir ya, işte ben de öyle öfkeleriyordum kendime.
Ama neden, diye düşünmeyi sürdürdüm Headingley'e doğru ilerlerken, neden yemekli toplantılarda fısıldar gibi mırıldanmaktan vazgeçtik?
Neden Alfred,
O geliyor, güvercinim, sevgilim, demeyi bıraktı?
Neden Christina,
Kalbim hepsinden daha mutlu
Sevgilim bana geldiğinden, diye karşılık vermiyor artık?
Suçu savaşa mı yıkmalıyız? Ağustos 1914'te silahlar ateşlendiğinde aşk, erkeklerin ve kadınların yüzleri romantizmi öldürecek kadar çirkin mi göründü birbirlerine?
(...)
Fakat suçu nereye, kime atarsanız atın, Tennyson ve Christina Rossetti'ye sevdiklerinin gelişiyle ilgili bu denli tutkulu şarkılar söyleme ilhamı veren hayal, artık o zamana göre çok daha nadir bulunuyor.
Hiçbir şey değişmemişti, her şey aynıydı. Ama sonra tüm söylenenleri değil de mırıltıları, söylenenlerin ardındakileri dinlemeye başladım. Evet, işte farklılık buradaydı. Savaştan önce, böyle bir öğle yemeği davetinde insanlar tam olarak aynı şeyleri söylerlerdi, ama farklı gibi gelirdi insana. Çünkü o dönemde onlara bir çeşit mırıltı eşlik ederdi. Açıkça bir ifadeden ziyade heyecan verici, sözcüklerin değerini değiştiren müzikal bir mırıltıydı bu. İnsan bunu sözcüklere dönüştürebilir miydi?
Smokin ve şık bir gömlek giymiş bu tuhaf görünümlü cismin el kol hareketlerinin beni hedef aldığını ilk önce anlamadım. Yüzünde dehşet ve öfke vardı. Mantıktan ziyade içgüdü koştu yardımıma; o bir üniversite görevlisiydi, bense bir kadın. Burası çimenlik, yol ise oradaydı. Yalnızca akademisyenlere ve öğrencilere izin vardı burada, benim yerim ise çakıllı yoldu.