İnsan kalıplara sığmaz.
Lev Tolstoy, insan psikolojisinin derinliklerine inerek şöyle der: En büyük yanılgılarımızdan biridir; insanı tek bir sıfatla mühürlemek. Birine 'iyi' deriz, diğerine 'kötü'; birine 'zeki', öbürüne 'aptal'. Oysa insan, kalıplara sığmaz. İnsanlar nehirlere benzer; hepsinin akıttığı su aynıdır ama her nehir başka akar. Kimi yerde daralır, kimi yerde coşar; bazen berraktır, bazen bulanık. İnsan da böyledir. Herkes içinde her hasletin tohumunu taşır. Bazen birini yeşertir, bazen diğerini. Zaman gelir, kendi içinde bir yabancıya dönüşür; yine de kendisi olarak kalır.
1000Kitap
Adem'in Mümkün Dünyaları; merhametin, acının, özlemin ve umudun romanıdır. Bu kitapta kahramanlar dünyayı kurtarmıyor. Kirasını ödeyemeyen insanlar var. Annesinin hastalığı karşısında çaresiz kalan evlatlar var. Sevilmek isterken eksilen kalpler var. Kimseye anlatılmayan yorgunluklar var. Ve bütün bunların ortasında, insanı anlamaya çalışan bir melek... Çünkü bazen bir insanın neden düştüğünü anlamak için onun ayakkabılarıyla yürümek yetmez. Onun kalbiyle kırılmak gerekir. Belki de bu yüzden insan, yaratılmışların en zayıfı değil; taşıdığı yük yüzünden en cesurudur. Bu roman, size Adem'i anlatmayacak. Kendinizi anlatacak. 3. Kitabım haftaya sizlerle olacak... Takipte kalın #1000kitap #alinti #edebiyat
Alıntı
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
İnsan düştüğünde yenilmiş sayılmaz, yenilgisi yerde kalmayı kabul ettiğinde başlar.
Unutulmuş Mektup: Edebiyatın Kaderini Değiştiren Hikâye Bu, yetim doğan küçük bir kızın hikâyesidir. Annesi Ferdinande, güzel ve soylu bir aileden gelen bir kadındı. Doğumdan sonra hayatını kaybetti. Yıl 1903’tü. Doğumlar hâlâ evde gerçekleşiyordu; ne para ne de toplumsal statü yaşamı garanti edebiliyordu. Marguerite, annesini hiç tanımadı. Belki bazen onu düşünürdü. Belki de düşünmezdi. Ama… insan hiç sahip olmadığı bir şeyi nasıl özlerdi ki? Fransa’nın kuzeyinde, görkemli bir villada babası ve büyükannesiyle birlikte büyüdü. İkisi de onu çok severdi. Marguerite, yaşıtlarına göre çok ileri, kitaplara düşkün bir çocuktu. Sekiz yaşında Racine ve Aristophanes’i yutuyordu adeta. On yaşında Latince, on iki yaşında ise Yunanca okuyordu. Bilgili ve şefkatli bir adam olan babası, her türlü merakını destekliyordu. Ama hayat, ne kadar öngörülemezse o kadar da acımasızdı. Birkaç yıl içinde Marguerite tamamen yalnız kaldı. Naziler Fransa’yı işgal etmişti. Hayatta kalmak için başka çaresi kalmayınca Amerika Birleşik Devletleri’ne kaçtı. Fransız edebiyatı ve sanat tarihi öğreterek — zor da olsa — yaşamını sürdürdü. Aralık 1948’de, savaş bitmişti. Yıllar önce İsviçre’de bir arkadaşında bıraktığı eski bir bavul kendisine ulaştı. İçinde aileye ait evraklar, unutulmuş belgeler… ve başka bir şey vardı. Bir mektup. “Sevgili Marco, bu sabah doktoruma gittim…” Marguerite, bunu yazdığını hatırlamıyordu. Marco da kimdi? Mektubu tekrar okuyunca her şey aydınlandı: Marco, Marcus Aurelius’tu ve mektubun yazarı, İmparator Hadrian’dı. Bu satırları yıllar önce, babasıyla yaptığı bir İtalya gezisinde Hadrianus Villası’nı ziyaret ettikten sonra yazmıştı. Bu metin, bir öykünün ilk kıvılcımıydı; uzun süre uykuda kalmıştı… ta ki o güne dek. Ve yıllar sonra şöyle yazacaktı: “O andan
birinin elini tutmak sevdasal bir yemindir.her istediğinde avucunun içinde, kalbinin gölgesinde omzunun cam kenarındayım demektir..ruhlar bağlanır, çünkü insan ellerinde ruhunu taşır.
Bir noktadan sonra insan kavga etmeyi bırakır, hayatla da, insanlarla da…🍂