Sadettin Ökten'in de belirttiği gibi, sanatla ilişkisiz bir insan yoktur; her insanın sanatla bir bağı vardır. Bu bağ, çocukluk yıllarında gözlemle başlar. Çocuk, etrafındaki şeyleri gözlemler ve bu gözlemlerle çevresi, ailesi, arkadaşları ve öğretmenleri tarafından etkilenir. Bu etkiler, çocuğun belli bir perspektif oluşturmasına katkıda bulunur. Çocuğun bu süreçteki çevresel etkisi, içinde bulunduğu zaman ve mekânın özellikleriyle sınırlıdır. Yani, çocuğu yönlendiren kişilerin eğitim durumu, sanatsal içgörüsü ve yaşadığı dönemin sanat faaliyetleri bu süreci belirler. Çocuğun içinde bulunduğu sosyal çevre, onun ilk sanatsal eğitimini verir ve onu kendi güzellikleriyle tanıştırır.
Bu gözlem süreci, çocuğun bir modelleme geliştirmesiyle sonuçlanır. Bu modelleme, onun kendi değerler sistemini oluşturmasına yol açar. Her insanın iç dünyasında bir değerler sistemi vardır; insanlar bu sistem doğrultusunda yaşar. Değerler sistemimizin yapı taşları ise kavramlardır. Bir kavramı önemseyip onu hayatımızdaki eylemlerde görünür kılmak, o kavramı bir değer haline getirir. Hayat tarzımız, yani eylemlerimiz, iç dünyamızda önemsediğimiz kavramlara göre şekillenir. Değerler sistemi, hem işlevsel eylemlerimizi (örneğin yemek yeme gibi) hem de simgesel eylemlerimizi (içsel hayatımızın derinleşmesini ve farkında olunmasını sağlayan eylemler) belirler.
Sanat eserleri, kimlik belirleyici ve inşa edici bir güce sahiptir. İnsan, sanat eserlerine bakarken bazı olgu ve objeleri duygusal âlemine dahil eder ve onlarla estetik bir dünya kurar. Diğer yandan, bazı olgu ve objeleri ise bu âlemin dışında tutar. Algı ve sezgi verileri, temel değerler sistemiyle uyumlu olduğunda, sanat eseri estetik bir obje olarak bireyin kimliğinde önemli bir yer tutar. Birey, ilişki kurduğu sanat eserinin