• ( İ ) metalaşmamış, logo olmayan logo...
    Bazı şeylerin diğerlerinin biraz fazlası olduğunu anlatan ve (i)Phone’u sıradan bir telefondan ayıran, (i)Google’ı ise sıradan Google’dan ayıran bir sembol. İşte iKomünizim tam da bu fazlalığı metalardan koparıp almamız gerektiğini öne sürüyor.(s.14-15) ... diye açıklıyor yazar.

    Kitap, kapitalist sistemde sıkı sıkıya bağlanmış olan alışveriş ve haz duygusunu bir birinden koparılmasını ve yaratılan “ne kadar tüketirsen o kadar kendini iyi hissedersin” algısının yıkılması gerektiğini konu alıyor. Yazar ; Şirketlerin , ülkelerin birey üzerinde yarattığı algı sonucu pazarlanan tüketim çılgınlığını 5 ana başlık altında inceliyor.

    1. Bağımlılık- arzular ve sahte ihtiyaçlar
    2. Fazlalık- ekonomi , ekoloji, tüketim adaletsizliği
    3. Kimlik- özgürlüklerimizin kısıtlanması ve seçimlerin boşluğu
    4. Vicdan- tüketimin etik ve ekolojik boyutları
    5. Müşterekler ve kurtuluş

    Her ne kadar kitabın sonunda kapitalist sistemden kurtulmanın yolu olarak bizlere “ya tasarruf ya İkomünizm “ diye iki seçenek sunuyor gibi görünse de, kitabın tamamına baktığımızda bu meta ve haz bağını koparacak tek gerçeğin kominist sistem olduğu vurgulanıyor.

    Yazar yaptığı şu alıntıyla ,bunun farklı bir kominist yorum olacağının altını çiziyor.
    “Komün, müşterekler , kominist...Geçmişte ne anlama gelirse gelsin komünizm ucu açık bir konsept, ölümsüz bir fikirdir der Alain Badiou; (elimizden kayıp giden ve unutulan tüm değerlerin limanı)
    “ Eğer bildiğimiz komünizm eşitlik , adalet ve özyönetim , toplumsal mülkiyete dayalı planlı bir ekonomiyle ilgiliyse ,İKOMÜNİZİM de haz ile ilgilidir; duyuların , oyunculuğun, estetik bir yaşamın evrensel özgürlüğü için maddi bir zemin yaratmanın mümkün olduğunu savunmaktadır..... fazla(İ) , reel sosyalizmin ve kapitalizmin karabasan dünyasından tamamen farklı bir komünizm vizyonu hayata geçirmek için hepimizin yapması gereken fedakarlığı haklı çıkaran neşedir...(s.15-16)

    İnsanların yaşadığı acıların bile pazarlama aracı olarak kullanıldığı dünyamızda , her şeyden kendine pay (kâr) çıkaran kapitalist sistemin, yıkılabilmesi için bireysel bir bilinç ve örgütlenmeyle güç elde edilmesinin gerekliliğini açıklıyor. Her şeyi yapabilen insanın günün birinde bunu da başarabileceğine inancını vurguluyor.

    İkomünizim, yukarıda da belirttiğim gibi komünizme benzer ama daha fazlasını ifade etmeye çalıştığı için, kitabın her hangi bir yerinde komünizm propagandasıyla harmanlanmış, ilgisi olmayan için karışık gelebilecek terimlerle karşılaşmıyorsunuz. Bu da komünizme ön yargısı olan insanlar için de okunmasını, anlaşılmasını ve ön yargıların kırılmasını sağlayacak bir içerik sağlıyor. Herkesin kolayca okuyup anlayabileceği ve tabi ki sosyoekonomik olgularla daha fazla ilgili olanların daha çok seveceği bir kitap olduğunu düşünüyorum.
    İyi okumalar.
  • Başında sıradan bir hikaye gibi görünen kitap git gide psikolojik bir bulmacaya dönüşüyor satır aralarında ufak ipuçları verse de sonunda yine etkilenmemek şaşırmamak elde değil insanın insana yapabileceği en büyük kötülüğün nelere sebep olduğunu anlayabilmek adına gerçekten sarsıcı bir hikaye insan psikolojisinin boyutları derinliği korkutuculuğu ve anlaşmazlığını bir kez daha gözler önüne sermiş güzel bir kurgu
  • Gerçek hayatın, fantastik ögeler ile süslenerek, kurgu ile hayal arası bir dünya yaratmak, Martin Mystere öykülerinde çok sıklıkla başvurulan bir yöntem olarak karşımıza çıkmaktadır. Doğada normal insanın aslında hiç de dikkatini çekmeyen bazı unsurların adeta yaşamın dengesini sağlayan, evreni bir arada tutan önemli oluşumlar gibi sunulması biz okurları da bu olayların bir parçasıymışçasına içine çekmektedir. "Hayal Gücünün Kapıları" adlı bu hikayede de oluşturulan hayal ve gerçek kurgusu tam da bu örneğe uygun bir yapıda sunulmuş.

    İnsanoğlunun gelişimine ve evrimine ön ayak olan etkenlerin başında sahip olduğu hayal gücü gelmektedir. Bilinçdışı kaynaklardan beslenen hayal gücü, yaratıcı enerji olarak dünyayı ve diğer boyutları baştan başa kuşatarak ilhamı oluşturmaktadır. İlham perileri bu enerjilerle ilham halıları dokumaktalar ve bu dokumaların bağlarının yarattığı pırıl pırıl akıntılar rüyalar aleminde geçerek dünyaya yeniden enerji olarak döner ve herkes için bir yaratım gücü kaynağı oluşturur. Sanattan sinemaya, bilim insanlarından politikacılara, iş dünyasından çalışanlarına kadar herkes bu yaratıcı güçten az veya çok faydalanır ve insanlığın ortak mirasına değerler katar. Boyutlar ve dünyalar arasında bu bir karşılıklı denge oluşturur.

    Ancak yaklaşmakta olan bir kriz var olmayı ve gelişmeyi tetikleyen hayal gücünü yok edecek. Yıllar geçtikçe merakından ve enerjisinden birşey kaybetmeyen yardımsever kahramanımız Martin de tam bu noktada gelişmelere dahil olur ve macera başlar...
  • Hem insanın mağarası gibisi yok Ahmet baba. İnsanın yarası gibisi yok; ikimizin de yarası var ama yerleri ve boyutları farklı.
    Hasan Harmancı
    Sayfa 14 - Büyüyenay Yayınları
  • “Aşk” ve “sevgi” kelimeleri insanlıkla yaşıt olmalıdır. Bu kelimelerin ilk insan topluluklarındaki tezahürleri bugünkünden pek farklı olmasa gerektir. Hem arkeolojik bulgularda hem de dini metinlerde böyle düşünmemizi haklı çıkaracak pek çok emare söz konusudur. Ayrıca bir de insanoğlunun değişmeyen doğası/yapısı var. Dolayısıyla insanlık tarihi biraz da bu kelimeler ve karşıtlarının tarihi gibidir. Sanki insanoğlunun on binlerce yıllık tarihinde olup biten her şey, bugün olduğu gibi bu kelimelerin anlam dünyası içinde olup bitmişe benziyor.

    “Aşk”, “sevgi” ve bunların karşıtları ile ifade edilen şeylerin insanoğlunun en yakıcı gündemini oluşturduğu bir gerçek. Bu kelimelerin anlam sahası her yanımızı kuşatmış durumda. Geçmişte de böyle miydi bilmiyorum ama bugün, bu “Aşk” ve “sevgi” kelimelerini birbirinin yerine kullanmaktan kaynaklanan temel bazı sorunlarla karşı karşıyayız. Bu kelimelerin sahip olduğu ilk ve temel anlamaları, bireydeki ve toplumdaki yansımaları neredeyse birbirinin zıddı olacak kadar farklı olduğu halde aynı veya birbirine yakın anlamalarda kullanılması dilbilimsel, sosyal, dini ve ahlaki anlamda ciddi sorunlar ortaya çıkarıyor.

    “Aşk” kelimesi, etimolojisi ve bu etimolojinin dildeki ve kültürlerdeki tezahürü gereği hep yakıcı, ötekileştirici, benmerkezci, uzlaşmasız bir anlama sahipken son bir kaç yüz yıldır, neredeyse tam tersi bir anlam içinde, “sevgi” kelimesinin yerine kullanıla gelmektedir. Günlük konuşmalar, hikâye, roman ve şiirler hatta dini metinler bu tür kullanımlarla doludur.

    Oysa bu kelimelerin sadece anlamları değil, milliyetleri ve içinde doğdukları toplum da farklıdır. Çünkü “aşk” Arapça bir kelime ve Arap muhayyilesinin bir çocuğudur. “Sevgi” ise Türkçe. “Aşk” kelimesi daima, ifratı ve aşırılığı (el Müncid, Mu'cem’u-l Vasıt) çağrıştırır/ifade eder. Üstelik bu kelime Kur'an'ın tercih ettiği bir kelime de değildir. Çünkü aşk kelimesi türevleri dâhil (A-Ş-K kalıbında) Kur'an'da hiç kullanılmamıştır. Bu kelime Türkler tarafından ne zaman ve hangi anlamlarda kullanılmaya başladı gerçekten araştırmaya değer. Ancak biz uzun bir süredir bu kelimenin hem mistik/tasavvufi ve edebi dilde, hem de günlük dilde genellikle olumlu ve “sevgi” anlamında kullanıldığını görüyoruz. Belki de “galat-ı meşhur” olarak kullanıla gelmiştir bilmiyoruz. Ancak bugünkü anlamda kullanımının çok sorunlu olduğunu ve zihinsel ve toplumsal bir travmaya sebep olduğunu söyleyebiliriz.

    Kelimenin kökeni, aşırı tutkuyu, şeksiz ve sorgulamasız, yani aklı ve mantığı devre dışı bırakan tek taraflı bir bağlanmayı ifade eder. Bu daha çok Kur'an'ın “şehvet” dediği şeye karşılık gelir. Bu kelimenin (şehvet) günümüzdeki kullanımı, Kur'an'daki kullanımı ile aynıdır. Tek farkla ki, günümüzde genellikle cinsel ilişkiyi anlatmak için, Kur'an'da ise her türlü aşırı arzu ve tutku için kullanılır. “Aşk” kelimesinin kadim Arapçadaki kullanımı da bu yöndedir; somut ve dünyevi şeyler için kullanılır.

    Bu bağlamda bir parantez içi olarak söylersek, “aşk” kelimesinin "hubbullah"/"Allah sevgisi" anlamında kullanımı hem dilin mantığı gereği hem de akli ve dini gerekçeler dolayısıyla sorunludur. Bu kullanım, aynı zamanda Allah ve insanı aynı ontolojik düzleme indirgemesi dolayısıyla inanç noktasında da ciddi sıkıntılar ortaya çıkarmaktadır. Yani bu şekilde bir kullanım, ya Allah'ı/yaratanı, insanın/yaratılanın düzlemine/ seviyesine indirir ya da insanı/yaratılmışı, yaratanın/Allah'ın düzlemine/ çıkarır ki, bu ilişki biçimi her iki durumda da Kur'an'ın genel prensipleriyle çelişir.

    Bir de bu ilişki biçimi soyut da olsa eşyanın hakikatiyle uyuşmaz. Çünkü Tanrı ve insan farklı ontolojik düzlemlerin hakikatleridir. Aralarındaki iletişim çok istisnaidir hep tek taraflıdır. Ya Yaratandan yaratılana (yukarıdan aşağıya) doğrudur; seçilen resullere verilen ilahi vahiylerle sınırlıdır. Ya da aşağıdan yukarıya doğru yine tek taraflı olarak insanın Yaratanına yakarması/duası şeklindedir ve sembolik düzeydedir.

    Müslüman gelenekte, vahyin, resuller dışında tecellisi reddedilse de, yukarıdaki algının (Allah'a âşık olma anlayışının) alt yapısını oluşturan somut ve soyut algılama biçimleri bin üçyüz- bin dörtyüz yıldır (elbette bugün de) Müslüman tasavvurun en başat iki anlayışını (batinilik ve selefilik) oluşturur. Bu anlayışların her ikisinin de Müslüman tasavvurdaki yansıması Yaratıcıyı/Allah'ı somutlaştırarak bir nesneye dönüştürmesi olmuştur.

    Bu somut algılama biçimi, paradoksal bir şekilde somut/zahiri algılama (Ehli Hadis) ile mistik/batini anlayışı aynı kulvarda birleştirdi. Bu anlayışlar bir madalyonun farklı yüzleri gibi yüzyıllardır farklı üsluplarla da olsa aynı somut algıyı ifade edegeldiler.

    "İlahi aşk" dediğimiz şey bu iki farklı tasavvurun izdivacından sonra terennüm edilmeye başlandı. Ve bu hal, "kişinin yaratıcının varlığında yok olma"sı olarak tanımlandı. Ancak, bu algılma biçimi bireyin özgür iradesini ve sorumluluğunu devre dışı bıraktı. Bir açıdan insanı köleleştirdi, bir açıdan da onu tanrılaştırdı. Ama bu algının yeryüzündeki başat görüntüsü insanın köleleştirilmesi şeklinde ortaya çıktı.

    Nasıl ki, kadın veya erkek, aşk hastalığına düçar olduğunda, aklını devredışı bırakarak maşuku karşısında bir köle konumuna düşüyorsa, aynı şekilde maddeleştirilen Tanrı karşısında akıldan, iradeden ve sorumluluktan soyutlanmış insan da bir köleye (sorumluluk ve irade sahibi bir kula/bireye değil) dönüştü ve dönüşüyor. Üstelik bu algı sadece tanrı tasavvuru ile sınırlı da değildir, yönetici- yönetilen ilişkisine de sirayet ederek yöneticilerin kutsanıp masumlaştırılmalarına/ sorumsuzlaştırılmalarına da yol açmış ve açmaktadır.

    Parantezi kapatarak aşk ve sevgi ikilemine dönersek; aşk ile sevgi arasındaki en belirgin temel fark; aşkın, daima sahip olmak ve sahip olunmak, sevginin ise anlamak ve paylaşmak üzerine kurulmuş ve kurgulanmış olmasıdır. Bu nedenle aşk tutkuyu, dolayısıyla tutsaklığı, sevgi ise merhameti, paylaşmayı, sorumluluğu, bağışlamayı, çoğalmayı, bereketi dolayısıyla ahlakı ve var olmayı temsil eder. Ahlak ve var olma bir araya geldiğinde özgürlük tezahür eder. Bunun için sevgi, bir duygu olmanın ötesinde bir özgürleşme/özgürleştirme halidir. Ahlak ve özgürlük birbirinin varlık sebebidir. Biri olmadan diğeri olmaz. Olsa da varlığını devam ettiremez.

    Aşkta almak, sevgide vermek esastır. Aşk, görünüşü ve gücü; sevgi, emek ve sorumluluğu önemser. Şöyle de denebilir; aşk, aşıktan sorgusuz süalsiz bir bağlanmayı, sevgi ise sevenden, sahiplenilmesini bekler. Birincisi benmerkezci (çıkar/sahiplenme esastır), ikincisi ise bizmerkezcidir (ilke ve birliktelik/hayat esastır). Dolayısıyla ilki hayatı zorlaştırır; çünkü özünde zorlama ve kıskançlık vardır, sonraki hayatı kolaylaştırır; çünkü doğal olana yönelir. Aşk, ateş gibidir; yakar kavurur, içinde eritir. Sevgi, toprak ve yağmur gibidir; hayat verir, çoğaltır.

    Aşk, mutlak anlamda sahip olmayı, sevgi ise karşılık beklemeksizin hak edene vermeyi amaçlar. Aşk, zulme dönüşebilir, sevgi her zaman selam ve barış hudutları içerisinde kalır. Bu hudutların dışına çıkıldığında sevgi, sevgi olmaktan çıkar, başka bir şeye dönüşür. Aşk teslim alır veya teslim olur. Ya kendisi ötekileşir, ya da Muhatabı kendileşir. Sevgi, sürekli barıştır; onun lügatında "öteki" olmadığı gibi "galip" ve "mağlup" da yoktur.

    Bu nedenle Kur'an, aşkı konu edinmemiştir, aşktan söz etmez. Ancak sevgi O'nda her sözün başıdır; "Rahman rahim Allah adına" diye başlar. Sadece bu değil, bir konu olarak da sevgi onda önemli bir yer tutar. Sevgi Kur'an'ın nazarında soyut olmaktan çok somut bir olgudur. Başka bir deyişle Kur'an, sevgiyi kalpten hayata indirmiş, böylece onu anlaşılır ve yaşanılır kılmıştır. Veya sevginin genellikle çift taraflı olduğunu, kalpten kalbe yol/yollar döşediğini hatırlatmaya çalışır. Sevgi; "Sevmek önemli bir erdemdir" ama "sevilmeyi de hak etmek gerekir" der, demek ister. Bazı şeyler yaşandıkça/paylaşıldıkça büyür. Sevgi de böyledir.

    "Hak etmek" sevgide en temel önceliktir. Bunun için olsa gerek Kur'an, "Allah .....sevmez" diyerek, sevginin rastgele dağıtılacak bir erdem olmadığını anlatmaya çalışır. Mesala, zalimlerin, saldırganların (mu'ted), müfsitlerin, nankörlerin, müsriflerin, müstekbirlerin, hainlerin, kendini beğenmişlerin, ... yani özellikle bir başkasına haksızlık yapanların sevilmeyi hak etmediğini anlatmaya çalışır. Topluma karşı suç işleyen kişilere sevgi gösterilerek, kötülüğün meşrulaştırılmasını istemez.

    Aynı şekilde Kur'an, "Allah, şunu, şunları sever" diyerek neyin ve kimlerin sevilebileceğini, bu sevmenin boyutları ve prensipleri konusunda fikir beyan eder. Sevginin platonik bir şey değil, hayatı anlamlandıran ve onu yaşanılır kılan pratik ve sosyal bir gerçeklik olduğunun altını çizer. Sevginin adalet ve makulat çizgisinin dışına çıkmasını sevginin istismarı olarak algılar. Bu nedenle aşırı mal veya dünyalık sevgisini hoş karşılamaz. Dolayısıyla sevginin, seveni tutsak almasından razı olmaz. Sevginin öldürücü değil sağaltıcı bir olgu olduğunu söyler ve onun öldüren, yok eden, kirleten bir nesneye dönüştürülmesine karşı çıkar.

    Sevgi üretken ve doğurgandır. Yalnızlaşmayı değil çoğalmayı sembolize eder. "Hubb"/sevgi ve "habbe"/dane-tohum kelimelerinin aynı kökten olması tesadüf değildir. Nasıl ki, dane ve tohum, maddenin var olmasının ve çoğalmasının kaynağını oluşturuyorsa, sevgi de bir var olmayı ve çoğalmayı ifade eder. Aşk ise ifratı, taşkınlığı, dolayısıyla yok olmayı/yok etmeyi... Öyle ki aşkta birisi var olurken ötekisi yok olur. Veya ikisi birlikte yok olur veya başkalaşır. Sevgide ise bütün taraflar birlikte var olup çoğalırlar.

    Yani sevgi sağaltan ve çoğaltan bir şey. Alındığında, paylaşıldığında azalmayan aksine çoğalan ve çoğaltan bir şey. Sevgi, zulme ve haksızlığa meydan vermediği gibi hak, hukuk, barış ve adaletin kalıcı olmasının da teminatıdır. Toplumsal anlamda böyle olduğu gibi bireysel ilişkilerde de böyledir. Öncelikle seven kişi haddini ve sınırlarını bilir, bunu bildiği içindir ki ne kendisine ne de karşısındakine zarar verir.

    Sevgi sadece ölü ruhları değil, ölmüş toprakları da diriltir. Nasıl ki, yağmur, toprağın derinliklerine nüfuz ederek onu dirilişin, var olmanın hayatın kaynağı kılıyorsa, sevgi de kalplere sirayet edince oradan yeni bir varlık fışkırır. Hayata anlam ve amaç katar. Yani sevgi, bir nevi hür ve sorumlu olma duygusu; sevmek ise hür ve sorumlu olma halidir. "Allah sevgisi"veya "Allah'ı sevmek" dediğimiz şey de, bir varlık olarak onu sevmekten çok
  • ...Her aşk, olaya katılan iki insanın kişisel özelliklerini, ruhsal, düşünsel, duygusal boyutları, birikim ve derinlikleriyle biçimlenir. Yalnızca onlara özgüdür.
  • Küçük büyük bütün beşeri gelişmeleri üzerine alır. Sade dünyada değil; Ahirette de insanın hayatını düzenler.

    Sade görünen alemle değil, bilgimize kapalı olan gayb âlemi ile olan ilgiyi de düzenler. Sadece görünebilen, maddi işlemler ile değil, gönüllerin derinliklerinde saklanan sırlar ve niyetler dünyası ile de ilgilenir.

    O, heybetli, geniş ve yüce bir ağaca benzer. Bu genişliğe, bu yaygınlığa ve bu derinliğe uygun kökleri ve boyutları olmalıdır.