Eda CELİK, Travma'yı inceledi.
23 May 14:47 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 7/10 puan

#Kitapyorumu
#WulfDorn
#Travma

Bitti...
Gerilim sever bir okur olarak, severek beğeni ile okuduğum yazarlardan birisi Wulf Dorn tabiki Grange ve Tess'den sonra. Yazarın diğer eserlerine göre bu eserinde maalesef heyecan ve gerilimin dozu düşüktü. İlk başladığımda gerilerek güzel ilerliyordu fakat, sayfalar ilerledikçe psikolojik gerilim yada korku katagorisinde yer alan filmlere dönüşen bir kurgu oldu. Yine de fena değildi okuduğuma pişman değilim. İtiraf etmeliyim ki ara ara ürperdiğim yerler oldu. Aslında merak uyandıran bölümler vardı her ne kadar sonu tatmin edici olmasa havada asılı kalan bir son olsa da güzeldi.
Olay kurgusu bir kaza sonucu bagajda bulunan bir çocuk cesedi ile bir köy halkının bir sır olarak tamamen ortadan kaybolmasının esrarı üzerine kurulmuş. Kitaptaki bir diğer konu da dünyanın her yerinde tecavüze, tacize, şiddete, işkenceye... uğrayan çocukların yetişkinlerden intikam alma isteği...
Baş karakterimiz Laura ıssız bir köy yolunda kaza yapmış olarak ablasının eski eşi Patric tarafından bulunuyor bagajında kafatası parçalanmış bir çocuk cesedi ile birlikte. Laura'nın tüm uyarılarına rağmen Patrick eski eşi ve kızı mia'yı aramak için köye giderek köy sakini olan 163 kişi ile birlikte gizemli bir şekilde ortadan kaybolur ve bir bilmece haline gelen gerçek mi halüsinasyon mu ayırt edilemeyen bu olayı çözmeye çalışan polis ve psikiyatr ile devam eder... Bu tarz sevenlere tavsiye ederim ama çok daha iyilerini de okumuştum...

Teşekkürler.
Kitapla Kalın...

Smy, Bir Kadın Düşmanı'ı inceledi.
19 May 09:58 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Bir kadın düşmanı “... Okuyalı epey zaman oldu. Ancak kitabın sayfaları, kahramanları halen gözümün önünde. Reşat Nuri Güntekin’in okuduğum ikinci eseriydi ve beni etkisinde epey bırakmıştı. Okurken duygu patlamaları yaşadım diyebilirim. Kitap , güzel bir kadın olan Sara’nın kadın düşmanı olarak bildiği çirkin bir erkek olan Ziya (homongolos)’dan intikam alması üzerine kurgulanmıştır. Kitap iki kısımdan oluşmaktadır. İlk kısım Sara ‘nın ağzı ile anlatılmıştır. İkinci kısımda- en etkileyici kısımdı- Ziya’nın mektuplarını ele alıyor. Böylece kitap sonlanıyor. Kitabı okuyunca her suretin aslını beyan etmediğini farkediyorsunuz. Bambaşka bir kitaptı hepte öyle kalacak. İyi okumalar..

Aleyna Hacıbektaşoğlu, Hamlet'i inceledi.
05 May 23:12 · Kitabı okudu · 2 günde · Puan vermedi

Klasik konuları işlemesine rağmen o şiirsel anlatımıyla Shakespeare'in büyüsüne kapılıyorum her okuyuşumda.
Şimdi biraz *sürpriz bozan*lı yorumlarda bulunup karakter analizi yapmak isterim.

*heves kaçıran, sürpriz bozan*
Aşk konusunun işlenmesini bekliyordum fakat yanılmışım. Daha çok intikam, makam mevki uğruna yapılan eylemlerin sonuçları ele alınıyor.
Sevgili Hamlet'imiz babasının öldüğünü değil, öldürüldüğünü öğreniyor ve kitap Hamlet'in intikam alması isteği üzerine şekilleniyor.
Peki aldığı intikama gerçekten intikam diyebilir miyiz?
Şöyle şöyle işler yaptı şunu ayarladı bunu halletti diyemiyoruz. Daha çok intikamı anlık gerçekleşiyor gibiydi. İntikam olması için önceden hepsini ayarlayıp geriye domino taşlarının birbirini yıkmasını izlemesi gibi olanları görmesi gerekirdi. Ancak İngiltere'ye giden mektubu değiştirip Rosencrantz ve Guildenstern'in kellelerini aldırmasına intikam diyebilirim. Fakat eleştirmiyorum, güzel işlenmişti,başarılı. Şimdi de biraz karakter analizi yapalım.

Hamlet - İyisin hoşsun tatlı Hamlet'imiz. Özellikle iğneleyici lafların beni baya gülümsetti, güzel iğneledin hakedenleri. Ama bir türlü nasip olmadı çabucak intikamını almanın babanın. Bak Laertes'e babasının öldürüldüğünü duyunca koşa koşa geldi halkı arkasına alarak. Halk biraz daha ateşli olsaydı tahtta Laertes oturuyor olacaktı. Sen de rüzgar gibi savruldun plan yapmak hak getire. Anlık kararlar verdin, eylemler yaptın ama sen de dedin ne kadar plan yaparsak yapalım sonucu kader belirliyor diye. Bu plansızlığını bu inancına bağlıyorum yırttın. Ayrıca Ophelia'ya karşı olan sevgin beni çok şaşırttı be yavrum. Tamam deli rolü yapıyorsun sevmiyorum seni diyorsun üstüne laf koyuyorsun kıza, sonra cenazesinde çok seviyordum onu diyorsun. Kitap boyunca rolünü yaptığın deliliğin altında büyük bir mantık vardı ama Ophelia'ya duyguların aklımı bulandırdı. Sonuç olarak sevdim seni keşke göçüp gitmeseydin ama onurlu öldün, başarılı.

Fortinbras - Seni başlarda ergen, kanı hızlı aktığı kadar gözleri de hızlı kapanacak diye düşünmüştüm ama helal olsun sana herkes göçtü sen kaldın. Sonradan girdin zaten gözüme mantıklıymışsın, başarılı.

Horatio - Sen ne yüce bir insansın. Sen yönet ülkeyi diyeceğim de gözün yok hiç makam mevkide soytarılıkta, başarılı.

Polonius - Ağır dalkavuksun, en ağırından. Ayrıca Hamlet o kadar laf koydu sana nasıl bir tanesini anlayıp da cevap veremedin bunu da ben anlamıyorum. Sana ölmek müstahaktı zaten iyi oldu. Karakterin güzel, tam olması gerektiği gibi yansıtılmış ama sevmiyorum seni o yüzden, başarısız.

Leartes - Aferin sana doğrusu. Hamlet senin kadar olamadı bu kral olma yolunda adım atmalarda. Olmadın ama oluyordun. İsteseydin esetten olurdun bence. Kız kardeşine verdiğin nasihatleri de beğendim güzeldi. Ama mezarlıkta da ne diye yapışıyorsun bi anda Hamlet'in boğazına, haksızsın orada. Bir de kralla hain hain planlar yapmışsın, onur da yok sende. Hamlet gelip gönlünü almaya çalıştığında da tripleniyorsun olmaz böyle. Sen kendin başarısız olmak istemişsin bu devamlı yaptığın hatalı eylemlerle o yüzden, başarısız.

Kral - Kardeş kanı değmiş o ellerine pis insan seni. İlk başta severdin Hamlet'i ya da ben sevdiğini düşünüyorum. Sonra baktın Hamlet benim foyamı ortaya çıkaracak gerçekleri ortaya serecek, gönder İngiltere'ye alsınlar kellesini. Kardeşinin karısıyla evleniyorsun bir de. Karın senin hazırladığın zehirli içkiyi içtiğinde o anki kayıtsızlığın da beni benden aldı doğrusu. Tabi pişman oldun sonradan yaptıklarından ama son pişmanlık neye yarar ? Her şey senin başının altından çıktı bu kadar kolay ölmemeliydin. Fakat şunu da belirtmek isterim ki senden sonra tahta gerçekten Hamlet'i geçireceğine canı gönülden inanıyordum. Ne kadar onursuzluk varsa sende toplanmış. Arada kendi içini, düşündüklerini yansıttın fena değildi. Karakterinin işlenişi bakımından, başarılı.

Kraliçe - Değer miydi? Hamlet sana lafları koyduktan sonra döndün ama iş işten geçeli çok olmuştu. Hamlet'in içkisini içip onu bir anlamda kurtarmış oldun ordan bir puan veriyorum sana. Ayrıca anne olduğunu belli ettin Hamlet'e güzel davrandın ordan da sana iki puan. Sonradan döndün ama ben eskiden yapılanları unutmam o yüzden, başarısız.

Ophelia - Kızım Hamlet sana o kadar laf koydu neden karşılık vermiyorsun yav ? Geçiştirme cevap ver işte. Hem ben senin aşkına da inanmıyorum Hamlet'e karşı. Babanın kuklasıydın güzel kullandırttın kendini, yüreğini dinlemedin, onu geçtim mantığını da dinlemedin. Keşke almasaydın canını kendi iradenle o kısma üzüldüm. Kuklaydın ve zayıftın, başarısız.

Hayalet - Yeter sen de Hamlet'i sıkıştırma öcümü al öcümü al diye. Tamam bazen kendisine hatırlatılması gerekiyor Hamlet halleder o kısmı. Aldı öcünü artık ruhun huzur bulsun yeter, kararsızım.

Mayıs 2018 Etkinliği : Hikaye 14
Yazar: Fox Mulder
Hikaye Adı : Bir Yabancının Hikayesi
Link: #29387376

Gemi rıhtıma yanaşmıştı nihayet. Uzun bir yolculuk olmuştu. Upuzun. Kovboy görünümlü yabancı, atıyla beraber gemiden indi. Vahşi Batı'nın mantar gibi türemiş kasabalarından birine doğru ağır ağır yola çıktı. Altıpatlarını kontrol etti. Yerinde duruyordu. Hayatında hiç kimseye ateş etmemiş olmasına rağmen yıllar öncesinin intikamını almak istiyordu. Tam 15 yıldır içi bu intikam ateşiyle yanmıştı.

Günler sonra varmak istediği kasabaya vardı. İlk işi bir otele yerleşmek, ardından da kasabanın meyhanesine gitmek oldu. İçeri girdiği zaman piyanonun başında oturmaktan ve binlerce defa aynı şarkıyı çalmaktan bıkmış piyanist haricinde herkes O'na döndü baktı. Ağır ağır adımlarla meyhaneciye yaklaştı.

Meyhaneci soğuk bir sesle: "Ne istiyorsun yabancı?" dedi.
"Bir soğuk bira, biraz da bilgi"
"Kim hakkında?"
Yabancı: "Bu adam!" diyerek eskimiş bir fotoğrafı gösterdi.

Meyhanecinin, fotoğrafı görünce, beti benzi atmıştı.
"Neden bu adamı arıyorsun?"
"Eskiden ama çok eskiden tanışırdık. Yolum buralara düşünce görmek istedim."
"Artık buralarda değil."
"Nerede peki?"
"Kasabadan 5 mil ötede çay var, çayın yolunu takip et. 10 mil kadar ötede bir çiftlik göreceksin. İşte orada. Yalnız canını seviyorsan oraya gitmeni tavsiye etmem."
"Tavsiyelere pek uyduğum söylenemez ama yine de teşekkürler."

Yabancı meyhaneden çıktı. Atına atladı. Ağır ağır akan çayın yolunu takip ederek çiftliğe doğru yol almaya başladı. Çiftlik uzaktan gözükmeye başlayınca atından indi. Atını bağladıktan sonra sessizce çiftliğe yaklaşmaya devam etti.

Asırlar gibi süren bir zaman sonra çiftliğe iyice yaklaşmıştı. Sessizce içeriye süzüldü. Evin kapısı ardına kadar açıktı.
"Yakınlarda olabilirler" diye düşündü.

Bir kadın ve bir erkeğin seslerini duyunca hiç düşünmeden evin içerisine daldı. Kapının ardına saklandı. Az sonra sesler iyice yaklaşmaya başlayınca altıpatlarını yerinden çıkardı. Silahın horozunu kaldırdı ve parmağını tetiğe koydu. Nefes bile almadan içeriye girmelerini bekliyordu.

Adamdan önce ucuz viski kokan nefesi doldu evin içine. Sonra da kadını azarlayan sesi. Adam eve henüz üçüncü adımını atmamıştı ki yabancı kapının arkasından çıktı. Adam afallasa da, O'nu tanımıştı.

Ağzı çarpıla çarpıla: "S-s-se-sen" dedi.
"Ben ya! Geç içeri!"
Kadın da yıllar sonra karşındaki kişinin hayal mi,gerçek mi olduğunu anlamaya çalışıyordu.

"Seni çok aradım ama sonunda buldum. 15 yılıma mal olsa da buldum. Kardeşimin intikamını almak için yemin etmiştim. İçimdeki intikam ateşi bugün sönecek!"
"15 yıl boyunca bu anın bir gün gelip gelmeyeceğini düşünmüştüm. Artık gelmeyeceğinden neredeyse emin olduğum bir anda karşıma çıktın."
"Artık o pis nefesini son defa verme zamanın gel.."

Yabancı sözünü tamamlayamadan adam silahını çekmiş ve ateşlemişti. Adamın amacını anlayan kadın ani bir hamleyle kendini kurşunun önüne atmış ve tam kalbinden vurulmuştu. Adam ikinci kurşunu göndermeden, yabancı bütün kurşunlarını adamın üzerine boşaltmıştı. Adam ucuz viski kokan son nefesini verip hayatını kaybederken, yabancı da yıllar önce kaybettiklerinin intikamını almıştı.

Yabancı döndü kadına baktı, ağzından kan geliyordu ama hala yaşıyordu. Bir şeyler demek istediğini fark edince hemen yanına eğildi.

Kadın fısıltı halinde: "Nihayet kötüler de kaybetti." dedi ve son nefesini verdi. 15 yıl önce kardeşi ölmeseydi eşi olacak olan kadın, kendi için canını feda etmişti.

Yabancı gözünde biriken birkaç damla yaş ile: "Ama iyiler de yine kaybetti" dedi.

Kasabadan birilerinin geldiğini duyunca hızla çiftlikten çıktı ve atına atladığı gibi ortadan yok oldu. Bir daha da o yabancıyı gören duyan olmadı.

Bir Yabancının Hikayesi
Gemi rıhtıma yanaşmıştı nihayet. Uzun bir yolculuk olmuştu. Upuzun. Kovboy görünümlü yabancı, atıyla beraber gemiden indi. Vahşi Batı'nın mantar gibi türemiş kasabalarından birine doğru ağır ağır yola çıktı. Altıpatlarını kontrol etti. Yerinde duruyordu. Hayatında hiç kimseye ateş etmemiş olmasına rağmen yıllar öncesinin intikamını almak istiyordu. Tam 15 yıldır içi bu intikam ateşiyle yanmıştı.

Günler sonra varmak istediği kasabaya vardı. İlk işi bir otele yerleşmek, ardından da kasabanın meyhanesine gitmek oldu. İçeri girdiği zaman piyanonun başında oturmaktan ve binlerce defa aynı şarkıyı çalmaktan bıkmış piyanist haricinde herkes O'na döndü baktı. Ağır ağır adımlarla meyhaneciye yaklaştı.

Meyhaneci soğuk bir sesle: "Ne istiyorsun yabancı?" dedi.
"Bir soğuk bira, biraz da bilgi"
"Kim hakkında?"
Yabancı: "Bu adam!" diyerek eskimiş bir fotoğrafı gösterdi.

Meyhanecinin, fotoğrafı görünce, beti benzi atmıştı.
"Neden bu adamı arıyorsun?"
"Eskiden ama çok eskiden tanışırdık. Yolum buralara düşünce görmek istedim."
"Artık buralarda değil."
"Nerede peki?"
"Kasabadan 5 mil ötede çay var, çayın yolunu takip et. 10 mil kadar ötede bir çiftlik göreceksin. İşte orada. Yalnız canını seviyorsan oraya gitmeni tavsiye etmem."
"Tavsiyelere pek uyduğum söylenemez ama yine de teşekkürler."

Yabancı meyhaneden çıktı. Atına atladı. Ağır ağır akan çayın yolunu takip ederek çiftliğe doğru yol almaya başladı. Çiftlik uzaktan gözükmeye başlayınca atından indi. Atını bağladıktan sonra sessizce çiftliğe yaklaşmaya devam etti.

Asırlar gibi süren bir zaman sonra çiftliğe iyice yaklaşmıştı. Sessizce içeriye süzüldü. Evin kapısı ardına kadar açıktı.
"Yakınlarda olabilirler" diye düşündü.

Bir kadın ve bir erkeğin seslerini duyunca hiç düşünmeden evin içerisine daldı. Kapının ardına saklandı. Az sonra sesler iyice yaklaşmaya başlayınca altıpatlarını yerinden çıkardı. Silahın horozunu kaldırdı ve parmağını tetiğe koydu. Nefes bile almadan içeriye girmelerini bekliyordu.

Adamdan önce ucuz viski kokan nefesi doldu evin içine. Sonra da kadını azarlayan sesi. Adam eve henüz üçüncü adımını atmamıştı ki yabancı kapının arkasından çıktı. Adam afallasa da, O'nu tanımıştı.

Ağzı çarpıla çarpıla: "S-s-se-sen" dedi.
"Ben ya! Geç içeri!"
Kadın da yıllar sonra karşındaki kişinin hayal mi,gerçek mi olduğunu anlamaya çalışıyordu.

"Seni çok aradım ama sonunda buldum. 15 yılıma mal olsa da buldum. Kardeşimin intikamını almak için yemin etmiştim. İçimdeki intikam ateşi bugün sönecek!"
"15 yıl boyunca bu anın bir gün gelip gelmeyeceğini düşünmüştüm. Artık gelmeyeceğinden neredeyse emin olduğum bir anda karşıma çıktın."
"Artık o pis nefesini son defa verme zamanın gel.."

Yabancı sözünü tamamlayamadan adam silahını çekmiş ve ateşlemişti. Adamın amacını anlayan kadın ani bir hamleyle kendini kurşunun önüne atmış ve tam kalbinden vurulmuştu. Adam ikinci kurşunu göndermeden, yabancı bütün kurşunlarını adamın üzerine boşaltmıştı. Adam ucuz viski kokan son nefesini verip hayatını kaybederken, yabancı da yıllar önce kaybettiklerinin intikamını almıştı.

Yabancı döndü kadına baktı, ağzından kan geliyordu ama hala yaşıyordu. Bir şeyler demek istediğini fark edince hemen yanına eğildi.

Kadın fısıltı halinde: "Nihayet kötüler de kaybetti." dedi ve son nefesini verdi. 15 yıl önce kardeşi ölmeseydi eşi olacak olan kadın, kendi için canını feda etmişti.

Yabancı gözünde biriken birkaç damla yaş ile: "Ama iyiler de yine kaybetti" dedi.

Kasabadan birilerinin geldiğini duyunca hızla çiftlikten çıktı ve atına atladığı gibi ortadan yok oldu. Bir daha da o yabancıyı gören duyan olmadı.

Semrâ Sultân, bir alıntı ekledi.
29 Nis 01:24 · Kitabı okudu · 9/10 puan

GAZAP NEFSİ

Gazap nefsi de hem insanda hem de hayvanda bulunur. Öfke, cesaret/cüret ve galip gelme isteği bu nefisten kaynaklanır. Bu nefis, şehvani nefisten daha güçlüdür. Kişiye hakim olduğunda ve kişiyi boyunduruğu altına aldığında şehvani nefisten daha zararlı ve daha yıkıcı olur. Çünkü., insan gazap nefsinin emrine girdiğinde çok öfkelenir, dehşeti zuhur eder. Kini çok şiddetli olur ve kendisinde hilm/ağırbaşlılık ve vakar namına bir şey kalmaz. Küstahlığı, cüretkarlığı artar. Öfkelendiği zaman hemen intikam almaya, öfkelendiği kimseye zarar vermeye yeltenir. Hasmının üzerine atlar, cezalandırmada aşırı gider, ölçüyü kaçırır. Öcünü alırken sınır tanımaz olur. çok söver, sövmede çirkefleşir.

Bir insanda bu alışkanlık süreklilik kazanınca insandan çok yırtıcı bir hayvana benzer. Bazen öfke bir kavmi silahlanmaya, öfkelendikleri kimseleri öldürüp yaralamaya yöneltir. Kimi zaman basit bir şeyden duydukları öfke yüzünden silahlarını alarak kardeşlerinin, dostlarının, kölelerinin ve hizmetçilerinin üzerine atılırlar.

Bazen de böyle bir öfkeye kapıldıkları halde hasımlarından intikam alamazlar. Bu durumda kendilerine zarar vermeye başlarlar. Kendilerine söver, içten içe acı çekerler. Kimisi yüzünü döver, sakalını yolar, elini ısırır, kendisine söver, kendi namusuna küfreder.

Mekarimu'l- Ahlak Üstün Ahlak, İbn ArabiMekarimu'l- Ahlak Üstün Ahlak, İbn Arabi
Adem YEŞİL, Adalete Susayanlar'ı inceledi.
28 Nis 17:23 · Kitabı okudu · 16 günde · Beğendi · 10/10 puan

Öncelikle hepinize güzel bir akşam diliyorum. Bugün sizlere çok sevdiğim bir yazarın, John Grisham’in 1988 yılında ilk kaleme aldığı ve yaşanmış gerçek bir olaya dayanan Adalete Susayanlar (orj. A Time To Kill) eserini ayrıca tanıtmak istiyorum.

Haklı ile haksızı ayırmak zorunda kalanlar çoğu zaman tereddütte düşerler. Çünkü sonuçta düşünülen adalet değil, uygulanan adalet önemlidir. Cinayet mi? .. İntikam mı? .. Adalet mi? .. Kızının Ku Klux Klan’a üye ırkçı iki kişi tarafından tecavüz edilmesinden sonra çılgına dönen bir baba, acımasız bir savcı, çılgın bir yargıç ve sanki içindeki nefret ve öfkeyi davanın sonucuna bağlamış bir toplum... John Grisham içimizde var olan iyi ile kötünün canlı birer resmini çiziyor...

Kitap özeti;
John Grisham'ın 1988 yılında kaleme aldığı ilk romanıydı, ancak Firma adlı eserinin yayınlanmasına kadar dikkatleri hiç üzerine çekmedi. Kitap, Grisham’in tanık olduğu fiili bir tecavüz olayına dayanarak şu soruyu gündeme getiriyor: Bir babanın, küçük kızına tecavüz edenleri öldürmesi meşru mudur? Bununla birlikte Ford İlçesi'ndeki Clanton kasabasında, tecavüzcülerin iki beyaz adam olduğu ve kurbanın on yaşındaki bir siyah kız olduğu düşünüldüğünde, olayların akışı başka bir soruya işaret ediyor. Bugüne kadar siyah bir adamın Beyaz bir adamı öldürmek için gerekçesinde ne kadar haklı olduğudur? Asıl hikâyemiz Carl Lee Hailey’nin küçük kızının tecavüzcülerini öldürmesinden ve onu savunmak için genç avukat Jake Brigance’ı tutmasından sonra başlıyor. Süreç içerisinde gelişen mahkeme salonu stresi, NAACP'nin desteklediği yerel siyahi vatandaşların Ku Klux Klan'la bu zorlu dava sürecinde yaşayacakları mücadeleye kadar varıyor. Hailey’nin bu yargılanma sürecinde jüri üyelerinin tamamen beyaz olduğu göz önüne alındığında, adil bir yargılamaya varılabilir mi? Bütün bu yaşananlar, bu davayı kabul etmesinin önündeki engeller, genç avukat Jake Brigance'ın geleceğini hatta kariyerini etkileyecek derecede önemlidir.

1980'lerin başında kuzey Mississippi'de güzel bir Mayıs günü, iki beyaz şahıs kaçırdıkları 10 yaşında genç siyah kız çocuğuna tecavüz ediyor. Feci bir şekilde dövülmüş ve kanlar içinde olan küçük kız, yaşadığı bu utanç verici durumdan babasının onu kurtarmaya geleceğini düşünmektedir. Onunla işleri biten adamlar, onu sığ ve ıssız bir vadiye atarlar. Tonya hastaneye kaldırıldıktan sonra, siyahi şerif tarafından yapılan kısa bir tahkikat neticesinde aranan iki değersiz cani beyaz zanlı adam gözaltına alınırlar; küçük Tonya Hailey ise ameliyat sonrasında almış olduğu ağır iç ve dış zedelenmelere rağmen hala hayatta kalma mücadelesini sürdürmektedir.

Karısı ve bir kızı olan genç "sokak avukatı" Jake Brigance, tarihi Wilbanks binasında yalnız çalışmaktadır. Kariyerine bir ucube olan Lucien Wilbanks'in ortak bir üyesi olarak başlamıştır. Serbest bırakıldıktan sonra Wilbanks tüm yasal uygulamalarını yoksul mavi yakalı işçileri temsil eden liberal Jake'e devreder.

Tonya'nın babası Carl Lee Hailey, Jake'e kızına tecavüz eden iki adamı öldürmeye kararlı olduğunu açıkça ifade eder. Carl Lee'nin kardeşi Lester Chicago'dan geldiğinde, iki adam intikam arayışı içerisine girerler. Lester, Jake Brigance tarafından savunulduğu davada, birkaç yıl önce cinayetten beraat ettiği adliye sarayının içini iyi biliyordu. Bu durumu değerlendiren Carl Lee kapanışta adliye sarayında saklanır ve intikam için saldırısını planlar.

Eski bir Vietnam Savaşı yoldaşı, zengin bir yer üstü ustası ve dostu olan "Cat" Bruster, Carl Lee için bir M-16 makineli tüfek temin eder. Pazartesi sabahının ilk saatlerinde Cobb ve Willard mahkeme salonuna arka merdivenlerden aşağı doğru getirilirken, Carl Lee Hailey saklandığı dolaptan çıkarak onlara M-16 ile yaylım ateşi açar ve bu esnada kazara bir memurun yaralanmasına da sebep olur. Sonra sakince silahını yere indirir, aracına doğru yürür ve eve döner. Caddenin karşısındaki ofisinde, Jake gürültüyü duyar ve araştırmak üzere üzerine adliyeye koşar. Birkaç dakika sonra Carl Lee, evinde hiçbir zorluk çıkarmadan teslim olur ve gözaltına alınır. Carl Lee Hailey, şerif ve memurlarla birlikte anlayışıyla içerisinde, saygılı ve sakin bir biçimde kaderine boyun eğer.

Jake Brigance, çabaları karşılığında 1.000 dolardan daha az para kazanacağını, fakat kariyeri açısından büyük bir tanıtım için umut bağladığı Carl Lee Hailey davasını ele almayı kabul eder. Basın, Clanton'da yaşanan olaya ilgisini arttırdığında kasaba adeta bir medya sirkine döner ve artık ölüm tehditleri de gelmeye başlar. Davayla ilgili olan herkes korkutulumaya çalışılır ve tanıklar ya da iyi niyetli kişiler üzerindeki baskı arttırılmaya başlar. Üç ayrı ceza ile suçlanan Carl Lee için ölüm cezasına çarptırılma ihtimali artık kaçınılmazdır. Mahkemede olay zamanında deli olduğunu kanıtlamak artık onun tek savunması gibi görünüyor. Büyük jüri mahkeme tarafında kabul edildikten sonra, Ku Klux Klan kendini Ford County'de yeniden kuruyor ve varlığını daha da fazla hissettiriyor. Çoğunluğunu beyazların oluşturduğu bu kasabada, Jake'in tek umudunu olan adaleti elinden alan çoğunluğu beyaz jüriye sadece bir tane siyah jüri üyesi kabul edilecektir. Duruşma 22 Temmuz tarihine ayarlanır.

Jake Brigance önümüzdeki iki ay boyunca soğukkanlılıkla iki cinayet planlayan ve görgü tanıklarının önünde bu eylemi gerçekleştiren bir adamı beraat ettirmek için uğraşacaktır. Büyük çaplı tüm dava masrafları geçici olarak Jake'e kalıyor ve Jake de davayı geri kazanmak için elinden gelen tüm gayreti gösteriyordu. Yerel siyahi papazlar, Hailey’nin ailesinin ihtiyaçları ve savunma harcamaları için para topluyorlar; her biri bu alımın biraz gerisinde kalıyorlardı. Ku Klux Klan ise Jake'in evinin ön bahçesinde bir haç yakarak (haç yakmak bir nevi ölüm tehdididir.) cevap verir tüm bu gelişmelere farklı bir şekilde cevap vermeyi daha uygun görmekteydi.

Yargılama tarihi yaklaştıkça sinirler yıpranır ve kasabada ırk gerginlikleri daha da artar. Artık suçunu itiraf eden katil, şu an kasabada siyah nüfusa için bir kahraman ve büyük bir bütünlüğe sahip aktör olarak ortaya çıkmaktadır. Davayı hem zengin Memphis avukatlarından, hem de NAACP'den uzak tuttuğu için, Jake Brigance artık Klan'ın ciddi bir hedefi haline gelmiştir. Jake’in evinin yatak odasının penceresinin hemen dışında bir saldırgan bombalama eyleminde yakalandıktan sonra Jake karısını ve kızını güvenli olmaları için bölge dışına göndermek durumunda kalır.

Jake'in karısının kendisine istikrar kazandıran etkisi olmadan, çabucak, olgunlaşmamış, sorumsuz davranışlar sergilemeye başlar; kendisini ortak ilgi alanını paylaşan renkli, zeki ve işinde uzman bir ekibin içinde bulur: İçki içme. Bunlardan biri, yirmi beş yaşındaki üçüncü sınıf hukuk öğrencisi Ellen Roark'tır; çekici, seksi ve zarif bir bayandır. Jake'e bazı konular ile ilgili yardımın dışında, uzman kâtiplik hizmeti de sunmaktadır. Bu arada Klan, Jake'in sekreterinin kocasına saldırmış ve kendisini ağır yaralamıştır. O gece savunma ekibi margarita’nın vermiş olduğu haz ile sarhoş olduğunda, yüzlerce siyah vatandaş sokağın karşısında mum ışığında bir nöbet tutuyordu. Ertesi gün Klan, siyahların mitingine karşı müdahalede bulunmak için adliye çimlerine girdi ve öfkeli bir kavga patlak verdi.

Artık Ulusal Muhafız Birliği de olaya dâhil olmuştu, adliye çiminde bu tür taşınlıkların önüne geçebilmek adına kamp kurmuştu. On kadın ve iki erkekten oluşan ağırlıklı beyaz jüri, şehir dışına çıkarıldılar. Devletin memurlarını olay günü kazara vurduğunda Carl Lee’nin deli olduğu tezini öne süren Jake olağan üstü bir savunma yapıyordu. Kısa yargılama süresinin bitimine doğru, Jake adliye binasına girerken, bir keskin nişancı Jake'in hayatına ciddi biçimde kast eder ve onu yaralar. Bir gece Ellen Roark Klan tarafından kaçırılır ve ağır yaralanır ve hastaneye kaldırılır. Savunma kanadındaki yarı emekli bir psikiyatrist bilirkişinin delilik tezi hemen hemen umutsuz kalacak şekilde gözden düşürülmüş ve boşa çıkmıştır. Umutsuzluk içinde kalan Lucien Wilbanks, bir tane dejenere jüriyi "satın alma" girişiminde bulunur. Tanıklık davasının son gününde ödünç aldığı giysiler ile kapanış argümanlarını veren Jake, hayatının en güzel zamanlarından birini yaşıyordur.

Jüri kasıtlı olarak, gerilimin arttırılması ve stres altında bırakılmak için Lucien'in gayretleri sayesinde, otobüs yolunda siyahların olduğu güzergâhtan mahkemeye getirilir. Jüri yüksek sesle protesto edilir ve tümüyle beyaz jüriyi bir korkudur alır. Çok sıkıntılı günler sonrasında jüri kapanarak karar aşamasına gelir ve mucizevi bir şekilde suçsuzluk kararı verir. Dava sonrasında, Jake ailesiyle tekrar bir araya gelmek için Kuzey Carolina'ya uçar.

Adem YEŞİL, Son Mohikan'ı inceledi.
28 Nis 13:37 · Kitabı okudu · 20 günde · Beğendi · 10/10 puan

Bir tarih sever olarak, 26 Ağustos 1992 Yılında beyaz perdeye uyarlanmış olan Son Mohikan adlı filmi izlediğimde, 2 saatliğine geçmişe yolculuk yapmanın keyfine hiç bu kadar varmamıştım.

Yönetmenliğini Michael Mann'in yaptığı filmin senaryosu James Fenimore Cooper'ın aynı adlı romanından ve George B. Seitz'ın 1936 yapımı filminden uyarlanmıştır.

Son Mohikan (The Last Of The Mohicans) James Fenimore Cooper tarafından yazılmış kahramanlık konulu bir romandır. İlk kez Haziran 1826'da basılmıştır. Leatherstocking hikâyeleri dizisinin bir parçasıdır. Roman zamanının en çok okunan romanları arasına girmiş ve Fenimore Cooper'ı ilk sevilen Amerikan yazarları arasına sokmuştur. Zaman içerisinde içeriği ve yazım biçimi tartışmalara konu olsa da Amerikan Edebiyatı öğretiminde ilk kullanılan kitaplardan biridir.

Kitabında, bağımsızlık savaşının hemen öncesi diyebileceğimiz dönemde İngiliz-Fransız çatışmasının sürdüğü Amerika'ya içeriden bakmamızı sağlıyor. İki defa filme çekilen, çizgi filmleri yapılan bu eser, Amerikalı bir beyazın vasıtasıyla yerlilerin dünyaya ve evrene ilişkin bütünlük taşıyan düşüncelerini anlaşılır kılıyor. Kitap bu yönüyle de bir ilk örnek oluşturuyor. Kitapta, Kuzey Amerika'nın uçsuz bucaksız Lake George ormanları çevresinin eşsiz güzelliğini kana bulayan William Henry Katliamıyla çakışan mücadele dolu yolculuk, bir yandan kendi topraklarında sürgün hayatı yaşayan Kızılderililerin hayatta kalma savaşına ışık tutarken, diğer yandan da bu toprakların asıl sahibini çoktan atletmiş olan beyaz adamın kıtanın hakimiyeti için kendi arasında verdiği savaştan bir kesit sunuluyor.

Ayrıntılar:
Roman, serinin Öncüler Pioneers isimli kitabının arkasından gelen ikinci kitabıdır. Hikâye New York bölgesinde, Yenidünya'daki bir Fransız İngiliz Savaşı sırasında iki kız kardeşin William Henry Kalesi'nin komutanı olan babalarını ziyaret etmek istemesiyle başlar. 1757 yılındayız, bakir toprakları ele geçirip sömürme üzerine savaş var ve İngiliz ve Fransız kuvvetleri arasında Amerikan kolonileri kontrol etmek için verilen savaş üçüncü yılına girmektedir. Bu tehlikeli sınırlarda yaşayan, Mohikan Chingachgook'un oğlu olan Hawkeye bir pusuya düşen İngilizleri kurtarır. Bu kişilerin içinde Cora Munro da vardır. Fransızlar ve İngilizler savaşırken, kıtanın yerlileri de herhangi bir tarafın yanında savaşmanın ya da savaşa müdâhil olmamanın muhasebesi içindeler. Bilindiği gibi Kızılderililer tek bir devletin himayesinde yaşayan yerleşik bir hayat sürmüyorlar. Fazla sayıda –şimdi tabii sayılı kaldı- ve birbirleriyle savaşan kabilelere bölünmüşler. Ana karakterlerimiz Mohikan; herhangi bir taraf adına savaşmayı reddeden Hawkeye, Chingachgook ve Uncas. Bu üçlü ve yolları kesişen İngiliz albayının iki kızı Cora ile Alice, Huron kabilesinden Magua ve yine İngiliz ordusundan Duncan, hikâyemizdeki öne çıkan karakterler. Hawkeye bu insanlara güvenli bir yolculuk sağlamak için onlara rehberlik etmeyi kabul eder. Ancak kader bu insanları hayatta kalmak için savaşmaya ve birbirlerine destek olmaya zorlar.

Bu karakterler etrafında dönen kahramanlık, aşk ve intikam üzerine muhteşem ötesi sürükleyici bir anlatım diyebiliriz.

Romanın Kahramanları:
- Magua eski Huron şefi, sonradan Fransızlara katılmıştır.
- Chingachook Mohikan kabilesinin son şefi.
- Uncas (bazı çevirilerde Unkas) Mohikan kabilesinin son üyesi, Munro kardeşlere - yolculukları sırasında eşlik eder.
- Şahingöz (Orjinali Hawkeye, bazı çevirilerde Avcı) Uncas ve Chingachook onu ağlarken ormanda bulmuşlardır.
- Munro Kızkardeşler Alice sarışın, Cora ise kumraldır, Colonel Munro'nun ayrı annelerden olan kızlarıdır. Annesi Asya kökenli olan Cora, Britanya kökenli olan ise Alice'tir.
- Colonel Munro William Henry kalesinin komutanı, kız kardeşlerin babası.
- Duncan Hewyard Alice'ye aşık bir İngiliz subayı. Alice'in nişanlısı.

Adem YEŞİL, Fedailerin Kalesi Alamut'u inceledi.
28 Nis 10:26 · Kitabı okudu · 1488 günde · Beğendi · 10/10 puan

Çok zaman önce okumuş olduğum bu muhteşem eser üzerine birde ben yorum yapayım dedim. Dikkat!! Kitap içerisinden alıntılar ve ufakta olsa, yazar hakkında bilgilendirme ve şahsi görüşümü içerir.

Bundan yıllar yıllar evvel, sene 1092 yılında Buhara’dan yola çıkmış bir kervana köle olarak satılan güzel bir kızımız ile başlıyor bugünkü efsanemiz. Bilmeyenler için, bu güzeller güzeli kızımızın adı Halime. Halime’nin görüp göreceklerine tanık oluyor getirildiği mekânı ve bu yerde yaşayan birbirinden güzel genç kızları onunla birlikte tanıyoruz. Eski sahibi onu sattıktan sonra yolculuk boyunca yaşadığı ölüm korkusunun yerini, artık geldiği bu güzel ortamda mükâfatlandırılma duygusu alıyor.

Diğer bir taraftan aynı kervanın gitmek istediği yere doğru yola çıkan İbn-i Tahir ile tanışıyoruz. İbn-i Tahir’in büyükbabası bir zamanlar küçük bir İsmail’i tarikatı kurmuştur. Bu tarikat bir yandan şehit Ali’nin taraftarlığını yaparken, bir yandan da gizlice Selçuklu boyunduruğuna karşı faaliyette bulunmaktadır. Bu faaliyet fark edilince dönemin baş veziri tarafından tarikatın kurucusu idam edilir. İbn-i Tahir gelecek zamanda büyükbabasının öcünü alması için eğitilip büyütülür. Ardından bu emelini gerçekleştirmek üzere İsmail’i öğretisiyle ilgili her şeyin toplandığı Alamut Kalesi’ne doğru revan olur. Orada özel seçilmiş bir öğrenci grubu evren bilimlerinden felsefeye, kılıç tutmasından bedensel iradeye kadar çeşitli temel eğitimleri İsmail’i öğretisi içinde almaktadır. İbn-i Tahir Alamut’a ulaşır ulaşmaz büyük Dai’lerin verdikleri bu eğitimlere katılan bir öğrenci olacak ve ileride kendini fazlasıyla kanıtlayacaktır.

Alamut Kalesinde neredeyse ulu bir peygamber olarak görülen Hasan Sabbah’ın öyküsü işte bu şekilde başlıyor. Halime ve İbn-i Tahir’in etrafında olanlarla Alamut’un sırları bizi de içine sürükleyip uzun bir maceranın içine çekiyor. Bir yandan Kuran’dan, felsefeden ve öğretilerden bahsederken Ömer Hayyam ismini duyuveririz. Ömer Hayyam’ı, Hasan Sabbah’ın öğreniminde en yakın iki arkadaşından biri olarak tanıyacağız ve adına hikâyemizde sıklıkla rastlayacağız.

Alamut Kalesi, okurken okumaya doyamadığım, ah keşke bitmese derken kendimi okumaktan alamadığım, buram buram tarih kokan harika bir romandı. Kitabın basımı, kokusu ve güzel kalınlığı okumam için beni yeterince cezp etmişti, ama böyle güzel yazılmış, bilgi ve akıl dolu bir hikâyenin beni bekleyeceğini tahmin edemezdim. Bugüne kadar nasıl olup da elime geçmediğine hayıflandım. Her sayfasını ilgiyle, merakla okudum. Bir yandan yazara hayran olurken diğer yandan nasıl olmuş da bu topraklarda yaşamamış, Doğu kültürü almamış bir yazar böylesine konuya hâkim olabilmiş ve dönemin bu kadar içine sızabilmiş diye düşünmekten de kendimi alamadım. Elbette ki kitabın konusunu sizlere tam olarak anlatmayacağım. Eğer konuyu biliyor olsaydım mutlaka ilgimi çekerdi ama böyle bir ilgiyle ve merak ile de okuyamazdım. Kısacası dinler, inançlar, öğretiler üzerinden insanların, toplulukların psikolojisini aktaran, pek çok insanın kafa yormadığı konulara uzanan tarihi bir kitap bu. Bir tarih sever olarak büyük bir hayranlıkla okuduğum bu kitapta pek çok yeri not aldım, ama belki de hikâyeyi okumayan birçok üyemizi bekleyen bu güzelliği ele vermemek adına hepsini buraya aktarmayacağım. O zaman detaya önce Ömer Hayyam’dan gelen güzel dizeler ile başlamaya ne dersiniz?

Kalp gülümseyen bir çehre arar,
Kol ise kadehe uzanır…
Her toz zerresinde ben varım,
Ve bütün toz zerreleri bir tek çehre oluştururlar.

Alamut’un dâhisi Hasan Sabbah’ın yani Seyduna’nın ağzından dökülenlerden başlayarak içerikten alıntılarım da şöyle:

“…o zamanlar daha gençtim ve insanlığın büyük bir kısmının cehalet içinde olduğu, yalanların peşinden gittiği ve batıl inançlara saplanıp kaldığı düşüncesi, beni son derece rahatsız etmekteydi. Bu dünyadaki görevimin insanların arasına hakikat tohumları ekmek, onların gözlerini açmak, insanlığı yanılgılara ve karanlığa mahkûm eden yalancılardan kurtarmak olduğunu sanıyordum.

…bütün tarikatlarımız beni İsmail’i harekâtının bir mücahidi olarak karşıladılar, fakat liderlerine planlarımdan, yani kitleleri aydınlatıp bilinçlendirme isteğimden bahsettiğimde, başlarını hayretle sallayarak bu tür şeylerden bahsetmemem konusunda beni uyardılar. Gittiğim her evden, katıldığım her meclisten kovuluyordum. Çok kısa bir süre sonra, hareketin yöneticilerinin gerçeği insanlardan gizlemek için büyük çaba sarf ettiklerini gözledim. Çünkü bunda kendi şahsi çıkarları vardı.”

“…sadece cahil halk değil, okumuş ve bilgili kişiler de ulaşılabilen bir yalanı, ulaşılamaz bir gerçeğe yeğ tutuyorlardı.”

“Özellikle bu konu bizim için vazgeçilmezdi. Mutlak olana ulaşma imkânları. ‘Mutlak olanı topyekûn ve nihai bir biçimde idrak etmek imkânsızdır’ diyordu ‘çünkü duyularımız bizi aldatmaktadır. Fakat onlar dışımızda olan şeylerle mantığımızın kavradıkları arasındaki yegâne aracılardır.’ – ‘Söylediklerin Demokrit ve Pithagor’un söyledikleri ile birebir çakışıyor’ diye belirttim. ‘Bu yüzden insanlar onları daima tanrısızlıkla suçladılar. Fakat onlara masallar anlatan Platon’u baş tacı ettiler.’ –‘Kitleler her zaman böyledir’ diye karşılık verdi Ömer. ‘Belirsizlikten her zaman korkarlar, bu yüzden açık bir yalanı ulaşılmaz gerçeklere yeğ tutarlar. Hele bu yalanlar ne kadar ulvi ve yüksek olursa, değerleri de o kadar artar.’”

“Eğer birisi insanları kullanmak, onları sadece bir araç olarak görmek istiyorsa, yapacağı en iyi şey onların sorunlarından uzak durmaktır.”

“…aslında tüm tarikatların kudretleri, taraftarlarının kendilerine körü körüne inanmalarına bağlıdır! İnsanlar idrak yetenekleri ölçüsünde bu dünyada bir yer edinirler…

…bilinç seviyesi ne kadar düşükse, onları harekete geçirecek fanatiklik de o kadar büyüktür.”

“eğer insan benim gibi çevresinde gördüğü, duyduğu, algıladığı şeylere güvenemeyeceğini idrak ederse, eğer her taraftan güvenilmez ve kötü niyetli şeylerle çevrelendiğinin ve devamlı yanılgılarının kurbanı olduğunun bilincine varırsa, o zaman insan bunu bir kötülük olarak değil bir yaşam zorunluluğu olarak kabul eder. Öyle bir zorunluluk ki er ya da geç kendisini ona uydurmak zorundadır. Yüksek bir idrak seviyesine ulaşmış bir insan için, hayal etmek, binlerce başka güzel özelliğinin yanı sıra, her eylem ve her ilerlemenin süsü ve itici gücüdür.

…sadece bir tek şey vardır: yanılgı ve hayal bu dünyanın yegâne itici güçleridir.”

“…gerçek ve sahte cennet arasında fark yoktur. Bir yerde bulunmuş olduğumuza gerçekten inanıyorsak, o zaman oradaydık demektir.

…’aslında şeylerin kendileri bizi mutlu ya da mutsuz kılmazlar’ diye yüksek sesle düşündü Hasan ‘aksine bunu yapan, onlardan edindiğimiz izlenimler ve yanlış algılamalardır.’

…hakiki şeyler veya gerçekler mutluluğumuz ile mutsuzluğumuz arasındaki çizgi olamazlar, sadece, kararsız bilincimizin bir tasavvurudurlar.”

Böylece kitapta geçen birçok pasajdan alıntı yaptım ve sizlerin zevkine sunmaya çalıştım. Belki de bu kitap birçoğunuzun seveceği bir kitap değil, ama alıntılardan da anlayabileceğiniz gibi konuya ilgi duymayanlar bile kitabı düz bir tarihi roman kıvamında algılayacaklardır. Yapmış olduğum alıntılar biraz olsun dikkatinizi çektiyse o zaman bu kitabı muhakkak okumanızı tavsiye edeceğim. Yazarın ele aldı konunun tarihte yaşanmış gerçek olaylardan aktarılmış olduğunu düşündükçe hala tüylerimin ürperdiğini hissetmiyor da değilim. Yazarımız Vladimir Bartol’un her ne kadar Hasan Sabbah karakteri hakkında muallakta kaldığı söylenen kısımlar olsa da, yazarın Alamut ile ilgili yazılan kitaplar arasında en iyilerden birisi olduğu ve bence bu konu hakkında olan başarısı tartışılmaz.

Fedailerin Kalesi Alamut’tan anlatılanlar aslında bir nevi kitabın ve hikâyenin kendisini de doğrular niteliktedir. Çünkü vakti zamanında bu yapıt az basılmış ve hatta el altından satılacak kadar tehlikeli bir kitap olduğu düşünülmüştür. Bu arada şunu da ayrıca ifade etmek isterim ki, titizlikle ve hassasiyetle takip ettiğim yayınevleri konusu da benim için çok önemlidir. Dolayısıyla okumuş olduğum kitaplar arasında yer alan bu yapıtın yayıncısı da “Koridor” yayınevidir. Bu yayınevinin okumuş olduğum ilk kitabıdır ve basımı beni oldukça tatmin etti. Her ne kadar orijinali ile karşılaştırma imkânım olmasa da kitabın çevirisinin başarılı ve çok iyi olduğunu düşünüyorum. Gözümden kaçmayan birkaç imla hatası dışında çevirisinden gerçekten zevk alarak okuduğum bir eserdi.

Vladimir Bartol romanının orijinal olan aslını 1930'lu yılların başlarında Paris'te yaşarken tasarlamaya başladı. Fransa'nın başkentinde kendisine Hasan Sabbah hikâyesini takdim ettiği Slovenyalı kitap eleştirmeni Josip Vidmar ile tanıştı. Yugoslavya Kralı I. Aleksandır'ın İtalyan faşist hükümetince görevlendirildiği iddia edilen Bulgar ve Hırvat milliyetçileri tarafından yapılan saldırıda öldürülmesi romanın yazılmasında teşvik edici bir olay oldu. Romanın ilk orijinal baskısı müstehzi bir şekilde Benito Mussolini'yi çağrıştırmıştı. Romanın girişinde "Hiçbir şey gerçek değil, her şeye izin vardır." özdeyişi bulunmaktaydı.

Romanda din, cennet-cehennem inanışı ciddi bir şekilde sorgulandığından ve yer yer inkâr edildiğinden, 1960-1980'li yıllar arasında bazı ülkelerde yasaklanmıştır.

Romanda Hasan Sabbah cennetin anahtarının kendisinin elinde olduğunu iddia ederek, fedailerini türlü entrika ve oyunlarla şüphesiz kendine bağlı kalmalarını sağlamaktadır. Türklere karşı içinde intikam duygusu vardır ve bu intikamını fedaileri sayesinde almak ister, fedaileri aracılığı ile onlarla savaşır.

Yazar felsefe, psikoloji, biyoloji, dinler tarihi gibi konularda eğitim görmüş. Freud’un eserlerini erken yaşta keşfetmiş ve tüm yaşamı boyunca kelebeklerin yaşamlarına hayran kalmış. İlk eseri olan Alamut, 1938 yılında tamamlanmış. 1956’da kitabı tekrar yayınlatmayı başarmış. 1967 yılındaki ölümüne kadar bir daha yayınlanmamış ama ölümünden sonra kitap layık olduğu ilgiyi bulmuş. Bu cümleler genel olarak kitabın son sözünden alıntıdır.

Romanımızı baştan sona okurken tek tek tanışacağımız fedailer ve cariyeler ile ilgi türlü türlü duygular içerisinde olacağınıza ve onların yaşadıkları hakkında empati kuracağınıza da çok eminim. Hasan Sabbah’ın kendisine nasıl bir fedailer ordusu kurduğunu, bu fedaileri yetiştirirken organize ve sistematik bir şekilde bu naif insanları beyinlerini nasıl yıkadığına şahit olacağız. Evet, belki bunları okudukça ve bugünümüze kadar yaşadığımız coğrafya üzerinde türlü ülkelerde tarikatların nasıl yoksul, yetim ve yardıma muhtaç kişilere, çocuklara ve ailelere el uzattığı gelecek aklınıza. Ya canlı bombalar?! Onlar gelecek aklınıza bir anda. Nasıl bir duygu ve beklenti ile cennette onları nelerin bekleyeceği hisler ile sevdiklerinizin ve insanların canına ne tür duygular ile kıydığını anlayacak, idrak edeceksiniz. O zamanın “Haşhaşi” ’lerinden, günümüzün modern okumuş (beyni yıkanmış cahil) katillerine çıkacak tüm düşünceleriniz ve karanlık güçlerin neden aydınlanmamamızı istediklerini biraz daha iyi anlayacaksınız sevgili Kitapla Büyüyenler.

Bu muhteşem kitabı okurken, zaman ve dünya ne kadar değişirse değişsin insanlığın düşünce ve duygularının pek bir değişime uğramadığını bir kez daha iyice anlıyor ve kavrayabiliyor insan. Günümüz dünyasında yaşayan kitleler ve insanlar, bilimin getirisini kesin bilgiler haricinde hala kendilerini ve yaşamakta oldukları inançlarını sorgulamaktan çekiniyorlar. Bilimi hayatlarının mümkün olduğunca en uzağına yerleştirip, yaşamakta olduğumuz bu dünyanın yuvarlak olduğu bilgisiyle yetiniyorlar. Ve ben şuna eminim ki, son zamanlarda artan dünya düzdür tartışmaları ile birlikte pek çoğu dünyanın yuvarlak olduğuna inanmaya gerek bile görmüyor. Kısacası, cehalet hala etrafımızda kol geziyor.

Biliyorum, biraz uzun tuttum, ama gene de keyifli okumalar diliyorum. Esen kalınız.

Mustafa Oner, On İki Gezici Öykü'ü inceledi.
26 Nis 15:20 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

İyi Yolculuklar, Sayın Başkan
Devrik bir Latin Amerika başkanı, Martinik'e sürgün edilir. 73 yaşındaki adamın kaburgalarında, alt karında ve kasıklarında belirli bir ağrı vardır. Bir teşhis için Cenevre'ye gider. Kapsamlı tıbbi testlerden sonra, sorunun omurgasında olduğuna dair bilgilendirilir. Ağrıyı hafifletmek için riskli bir ameliyat önerilir. Başkan, hastanede bir ambulans şoförü olarak çalışan yurttaşı Homero Rey ile tanışır. Homero, hasta adama bir sigorta planı ve cenaze paketi sunar ama Başkan artık zengin ve refah içinde yaşamıyordur. Merhum karısının mücevherlerini ve diğer eşyalarını tıbbi masraflar ve ameliyat ücretlerini ödemek için satar. Homero ve karısı Lazara, başkan ile ilgilenir. Hastaneden taburcu olduktan sonra ona maddi yardım ve bakım sağlarlar. Başkan, Martinik'e döner. Acısı tam geçmemiştir ama daha kötü de değildir. Birçok kötü alışkanlığını hala sürdürür ve yalnızca bu kez bir reform grubunun başı olarak bir zamanlar hüküm sürdüğü ülkeye dönmeyi düşünüyordur.

Azize
Öykü, Margarito Duarte adlı bir karakter üzerinde yoğunlaşır ve Roma'da gerçekleşir. Margarito aslen Kolombiya Tolima’nın küçük Andean köyündendir ve ölen kızının bir azize olarak tanınması sürecini başlatmak için Roma'ya gider. Margarito, kızının doğumundan sadece kısa bir süre sonra karısını kaybetmiş ve sonrasında yedi yaşında şiddetli bir ateşten de kızı ölmüştür. Ölümünden on bir yıl sonra, köylüler, yeni bir bent gerektiğinden, sevdiklerini mezarlıktan başka bir yere nakletmek zorunda kalırlar. Kız, topraktan çıkarıldığında, hala sağlam ve tamamen ağırlıksız olduğu anlaşılır. Köylüler, kızın bir azize olduğuna ve Margarito'yu kızının cesediyle birlikte Roma'ya göndermek üzere para toplamaya karar verirler. Orada, birlikte kaldıkları pansiyonda yazar ile tanışır. Hiçbir şey, kızının azize ilan edilmesine yönelik girişimleri önlemeyecek gibi görünüyordur ve nihayetinde, yazar ve öykünün diğer karakterleriyle bağlantısını kaybeder. Ancak, yirmi iki yıl sonra ve dört papanın ölümünden sonra, Margarito ve yazar, tekrar tesadüfen görüşürler ve yazar, Margarito'nun hala kızının bir azize olarak tanınmasını beklerken bulur. Akabinde, yazar, öykünün gerçek azizinin aslında Margarito olduğundan artık hiç kuşku duymaz ve şöyle der: “Kızının çürümeyen vücudunu ortaya koyarak, hiç farkına varmadan, kendi azizliğinin tanınması gibi haklı bir dava uğruna yirmi iki yıldır savaşım veriyordu".

Uyuyan Güzelin Uçağı
Öykü, ilk bakışta Paris havaalanında bir kadına aşık olan yazarın kişisel izlenimlerini aktarıyor. Tesadüfen, daha sonra uçakta yan koltukta yolculuk eder. Öykü, yazarın uzaktan bakarak yaşadığı bir aşkı anlatıyor.

“Kendimi Rüya Görmek İçin Kiralıyorum"
Yazar, bir gün sabah saatlerinde Havana Riviera Otel'de kahvaltı yaparken, adeta dinamit patlaması şeklinde dev bir dalga kıyıya vuruyor ve birkaç arabaya çarpıyor. Parçalanmış arabalardan birinin altında, yılan şekilli zümrüt taşlı altın bir yüzük takan bir kadın kalır. Yazar, Viyana'da otuz dört yıl önce tanıştığı sağ işaret parmağında benzer bir yüzük takan bir kadını hatırlar. Quindio'nun rüzgarlı uçurumlarından çok uzak ve farklı bir dünyaya nasıl geldiği sorulduğunda, "Rüyaları satıyorum" diye cevaplayan unutulması imkansız bir kadındır. Tek işi rüya satmaktır. Eski Caldas'ta müreffeh bir dükkan sahibinin on bir çocuğundan üçüncüsüdür. Çocukluğunda rüyaları, kehanet vasıfları sergilemeye başlamıştır. Gençliğinde ise, rüyalarını bir kazanç kaynağına dönüştürmüştür. Bir gece yazardan Viyana'dan ayrılmasını ister. Gerçekten ikna olarak, yazar, aynı gece Roma'ya giden son trene biner ve kendini bir felaketten kurtulmuş bir kişi olarak görür. Daha sonra, yazar Pablo Neruda ile görüştüğünde, kadının rüyalar satarak zengin olmayı başardığını bulurlar. Birkaç gün birlikte vakit geçirirler ve kaderin acı cilvesine tanık olurlar.

“Ben Yalnızca Telefon Etmeye Gelmiştim"
Bir kadının arabası ıssız bir yerde bozulur. Bir akıl hastanesine giden yolda bir otobüse biner. Neler olduğunu anlamadan hasta olarak yatırılır. Kocası, deneyimlerine istinaden zor zamanları düşünerek başka bir erkekle kaçtığına inanır. Sonunda kadın kocasını aramak için bir fırsat bulduğunda, kocası ona küfür eder. Kadın, mesajını kocasına iletmek için bir sorumlu personelle yatmak zorunda kalır. Kocası geldiğinde, doktorun ifadelerini dikkate alır ve kadını hastanede bırakır ve sonunda tıbbi personel tarafından kendisine atfedilen deliliği gerçekten yaşamaya başar.

Ağustos Korkuları
Toskana'da tatil yapan bir aile geceyi bir arkadaşının kalesinde geçirmeye karar verir. Rönesans soylularından kalenin ilk sahibi Ludovico, köpeğini kendi üzerine saldırmadan önce yatağında gelinini öldürür. Bunu bir hayalet hikayesi olarak görmeyen aile, çarşaflarda taze kan ve havada taze çilek kokusuyla sadece Ludovico'nun yatak odasında uyanık şekilde, tüyler ürpertici bir misafir odasında uyumaya gider.

Maria dos Prazeres
Maria dos Prazeres, yetmiş altı yaşında bir ölüm öngörüsüne sahip ve ölümünden önce tüm hazırlıkları yapmak isteyen bir kadındır. Montjuich tepedeki mezarlıkta bir mezar yeri seçer. Köpeği Noi ile mezarlığa gidip, onun her Pazar ziyaret ederek gözyaşı dökeceği şekilde büyük tepedeki mezarını seçmek üzere titizlikle eğitir. Ayrıca, Franco Rejimi!nin diğer anarşistlerininki gibi mezar taşının isimsiz olmasını ister. Aynı zamanda, Francisco Franco altında çalışan Cardona Kontu ile uzun süreli bir ilişkisi olmuştur ama artık ilişkisi kesilmiştir. Kasım ayının yağmurlu bir gününde, mezarlıktan eve döner ve öngörüsünü yorumlarken bir hata yaptığını anlar.

Zehirlenmiş On Yedi İngiliz
Yaşlı bir Güney Amerikalı Hanım, Papa'yı görmek için Avrupa'ya doğru uzun bir tekne seyahatine çıkar ve kendini ölümle çevrili bir hayal kırıklığı içerisinde bulur.

Poyraz
Yazar ve ailesi, tatildeyken "Poyraz" olarak bilinen doğaüstü Katalan rüzgarından korunmak için bir sığınak bulmak zorunda kalır.

Senora Forbes’in Mutlu Yazı
Ebeveynleri uzaktayken, iki erkek çocuğun huzurlu bir yaz tatili katı bir Alman dadısının müdahalesiyle mahvolmaktadır. Senora Forbes adlı bu dadı, lezzetli yiyeceklerin keyfini sürerken, çocukları evde kilitleyerek onların iğrenç yiyecekler yemelerini sağlar. Çocuklar şaraba zehir katarak onu öldürmeye kalkışırlar. Öldüklerine inandıktan sonra oyuna devam ederler. Geri geldiklerinde evlerini polisler ve dedektifler tarafından sarılmış halde bulurlar, çünkü Senora Forbes zehirle değil, vücudunda çok sayıda bıçak yarası ile ölmüş olarak bulunur.

Işık Su Gibidir
İki erkek çocuğu, iyi ders notları karşılığında bir tekne istemektedir. Ebeveynleri en sonunda onlara tekne satın aldıklarında, evdeki ampulleri kırarlar ve ışık su gibi akar. Her Çarşamba günü evlerinde dolaşmak için ışığı kullanırlar ve arkadaşlarını da yanlarında gezmeye davet ederler. Çocukların arkadaşları ışıkta boğulurlar.

Karda Kan İzlerin
İki zengin Kolombiyalı ailenin çocukları Billy Sanchez ve Nena Daconte, balayını kutlamak için Avrupa'ya uçarlar. Sadece üç gün evli olmalarına rağmen, Nena zaten iki aylık hamiledir. Yüzük parmağı bir gül dikeniyle yaraladıktan sonra, neredeyse hissedilmeyen kesim çok miktarda kanamaya başlar. Nena, Paris‘te bir hastanenin yoğun bakım ünitesine kabul edilir. Haftada sadece bir gün ziyaret izni vardır, bu yüzden Billy karısını tekrar görmek için altı gün beklemek zorundadır. Bu arda, zamanının çoğunu yakındaki bir otelde geçirir.
Billy, aslında Nena'yı daha erken ziyaret etmeye çalışır ancak güvenlik görevlisi tarafından hastaneden atılır. Billy’nin elçilikten yardım alma girişimi de aynı şekilde başarısız sonuçlanır. Salı günü ziyaret saatleri geldiğinde, Billy karısını bulamaz. Nena'yı ilk muayene eden doktoru arar. Doktor esefle Nena'nın hastaneye yattıktan altmış saat sonra öldüğünü söyler. Kimse durumu anlatabilmek için Billy'yi bulamamıştır. Bu nedenle, Nena’nın ebeveynleri tören düzenlerler ve cenazeyi götürürler. Billy, bu felaketten dolayı şiddet ve intikam düşünceleriyle hastaneden çıkar gider.