O an üzerime gelen duygu; kızgınlık, nefret ya da üzüntü değildi, müthiş bir korkuydu. Hem de, mezarlıktaki hortlaklara duyulan türden bir korku değil, belki tapınakların ağaçlıklarında hortlaklarla karşılaştığımızda duyulan türden, insanın nutkunun tutulmasına yol açan kadim bir korkuydu. Saçlarım o gece ağarmaya başladı, her şeye karşı güvenimi kaybettim, insanlardan sonsuza dek kuşkulanmaya başladım. Dünyevi ümitlerimi, sevinçlerimi ve beklentilerimi sonsuza dek yitirdim. Gerçekten hayatımda belirleyici bir olaydı. Alnımın şahından vurulmuştum, o yaram bir daha hangi insana yaklaşırsam yaklaşayım acı verdi.
Karşılıklı olarak birbirlerini kandırıp, üstelik ne tuhaftır ki, hiçbir yara almadan, sanki bunun farkında değillermiş gibi gerçekten çarpıcı, berrak ışıltılar yayan şen inançsızlık örnekleriyle dolu insan yaşamı.
Düşündükçe anlaşılmaz hale geliyor. Sanki sadece ben farklıymışım gibi bir tedirginlik ve korkuya kapılıyorum. Çevremdekilerle neredeyse hiç konuşamıyorum. Neyi nasıl söylemeliyim, bilemiyorum.
Böylece aklıma şaklabanlık yapmak geldi.
Bu, benim insanlarda son sevgi arayışımdı. Bir yandan onlardan son derece korkarken, diğer yandan bir türlü aklımdan çıkaramadım. Böylece, şaklabanlık sayesinde ince bir çizgiyle insanlarla bağımı koruyabildim. Dış dünyaya durmaksızın gülümseyen yüzümü gösterirken, iç dünyam ölüydü.