Dünyayla bağın sınırlı olduğu ücra, izole bir köy odasında, soba ateşi etrafında sözlü geleneğin ahlak, hikmet ve duyguyla harmanlanarak aktarılışı, Ahmediye, Muhammediye, Siyer, Hz. Ali Cenkleri ve Yunus Emre Divanı gibi az sayıdaki eserin el üstünde tutulması; dağılmamış, kirlenmemiş, berrak zihinlerin bu metinlerle kurduğu mükerrer temasın zengin bir dil ve hayal dünyası olarak tebarüz ettiği masalsı ortam… Maddi çoraklığa tezat, manevi ve fikri verimliliğin bu denli üst düzeyde olmasını asla şaşırtıcı bulmadım; bilakis, okuma boyunca bu derinlikli iklimin büyüsünden kurtulamadım. Yazarın sonrasında göğüs gerdiği tüm o çetin mücadeleler, zihnimde kendi yatağını bulan bir suyun doğal akışı gibi yer etti.
Dolayısıyla bu hikayede bana en çok dokunan kısım, yazarın çetin dağları aştığı yetişkinlik yılları değil, bizzat çocukluk dönemi oldu. Beklentim, her şeye sıfırdan başlayan ve zorlukları adeta yırtarak var olan klasik bir başarı öyküsü okumaktı. Oysa karşılaştığım şey; maddi çoraklığın ardına gizlenmiş devasa bir kültürel miras, eşsiz bir manevi kolaylık ve güzellikti. Bu durum, insan hayatında kadersel bazı kaidelerin belirleyiciliği düşüncesini bende iyice sağlamlaştırdı. Ortada muazzam bir çaba olduğu su götürmez; ancak tohumun düştüğü o ilk kadersel toprağın verimini ve o irfan meclisinin sunduğu ayrıcalığı inkar edemeyiz.
Ve elbette, bana bu iklimin kapısını aralayan güzel arkadaşıma teşekkürlerimle…