Günün birinde bir erkek kalbinin çölünde bir serap gördüm. Serap yağmur duasına dönüştü zamanla, dua deryaya. Böylece doldurdum kumu balıklarla. Seraptan da duadan da yorulduğum zamanlarda adam döndü bir deniz-mezarlığa. Balıklar çırpınmadan bir anda öldü. Ve gördüm ki ben, yine aynı adamı yeniden icat edebiliyorum suyu, yeniden serap, yeniden derya ve yine dolduruyorum balıklarla bir adamın çölünü. Bütün aşklar budur. Aşk, kadınların kalbinde bir adamın değil, bir mezarlığın tek evidir. Ne ki ben bütün kadınlar gibi değilim. Ben çok küçükten beri sadece kendi ayakkabılarımın üzerindeydim.
Eve dönmek, kendine dönmek gibi mi gerçekten?
Sen kimsin? Hangi sen gerçek?
Hangi ev senin evin peki?
Ev mi sana ait olan,
yoksa içindeki ait olma hissi mi sana kendin olma yolunda doğru evi seçtiğini düşündürten?
Kendini ararken, kayboldun mu peki ait olduğunu düşündüğün evin odalarında?
Tam kendimi buldum diyip rahat bir nefes aldığın anda, aynada gördüğün yansıma kırk kat yabancı geldi mi sana?
Söylediğin yalanlar, vicdanını kandırmaya yetebildi mi?
Açabildin mi içini, dökebildin mi yüreğindekileri filtresizce?
Sahiplendi mi ev seni peki, olduğun gibi basabildi mi seni bağrına?
Gözlerindeki karanlığa ışık olabildi mi, kendi ışığını söndürme pahasına?’