"Ne yapmam gerekiyorsa söyle yapayım dede. Dağları delip yol mu açayım? Denizleri mi kurutayım? Gök kubbeyi yerlere mi çalayım? Ne yapayım dede?"
"Barış Manço musun lan sen? Sus da dinle beni..."
"Korkma," dedi, "ondan zarar gelmez. Başıboş bir sokak köpeği alt tarafı. Sahibinin kim olduğu belli olmayan insanlardan kork. Onlar daha tehlikeli," diye de devam etti.
Gerçek. Çok gerçek. Fazlasıyla gerçek. Sahte bir gerçeklik algısıyla çevrelenmiş her bir yanımız. Bu kadar gerçeğin karşısında daha fazla güçlü kalamıyordu hayallerimiz. Bu yüzden pek çok kez gömmek zorunda kaldık onları.
Bir gönlü perişan meczup vardı... herkes giyimli kuşamlıydı, o çırçıplak!
Dedi ki: "Yarabbi, bana sağlam bir cübbe ver... başkaları gibi beni de sevindir!"
Hatif seslendi: "İşte bak... sıcacık güneşim buracıkta; geç otur!"
Meczup dedi ki: "A Tanrım, bana ne vakte dek azap edeceksin? Senin güneşten daha iyi cübben yok mu?"
Hatif, "On gün sabret de istemeden sana bir cübbe vereyim." dedi.
Adam on gün güneşin altında yandı... nihayet birisi bir cübbe verdi.
Veren adam da pek yoksuldu. Bu yüzden verdiği cübbede yüz binlerce yama vardı.
Meczup dedi kii: "Ey sırları bilen Tanrı, bu hırkayı, bana vaat ettiğin günden beri dikmekle mi meşguldün?
Hazinendeki yeni elbiseler galiba yandı ki, bunu dikmek icabetti!
Nihayet yüz bin yamayı bir araya getirip diktin, bu cübbeyi yaptın... iyi ama bu terziliği kimden öğrendin sen?"
Tanrı tapısında iş kolay değildir... yolunda toprak olmak gerek.
Nice kişiler bu tapıya geldiler ama, daha uzaktan ateşten, nurdan ya yandılar, ya gerisingeri döndüler!
Ömür gelip geçtikten sonra maksuda mı erişilir? Niceler hasret kaldılar, gelip geçtiler de maksatlarına eremediler!