İşte yine tahterevallideyim. Ne yukarıda olmak istiyorum ne de aşağıda. En zorunun bu olduğunu biliyorum ama dengede durmayı seviyorum. Dengede durabilmek için cesaretimle korkularımın aynı olması gerektiğini öğrendim artık...
Zamanı algılayamıyorsun. Böylesi bir duygudan arındırılmışsın. Sadece güneş doğduğunda aydınlık, battığında karanlık olduğunu biliyorsun. Ama alacakaranlığın aydınlığı mı karanlığa mi haber verdiğini nereden anlayacaksın? Mutlulukla mutsuzluk arasında bir alacakaranlık olup olmadığım nereden anlayacaksın? Bomboş bir bahçede oturmuş bunu düşünüyorsun. Birden ufuk çizgisinde bir ışık görüyorsun. Güneş mi yükseliyor ay mı, bilemiyorsun. Tam anlayacakken birden her yer kararıyor. Karanlık, karanlık, karanlık...
...geceler boyu süren o sohbetlerimiz. Meraklıydın bu konuya. Hatta nasıl söylesem, bir takıntı gibiydi senin için mektuplar. Konudan konuya atlamamak için "takıntı" kelimesinin üstünde durmayacağım. Keşke sinir olduğun bu kelime yüzünden şimdi kavga edebilsek. Ama artık olanaksız.
"Oturdum masanın başına, birine Can Yücel'in ağzından yazdım, birine Nâzım'ın ağzından. Kimi için Metin Altıok oldum kimi için Cemal Süreya.Bütün mektupların sonunda da dedim ki, ben çoktan öldüm ama bil ki senden gelecek bir mektup, yaşadığım günleri daha değerli kılacak benim için, üşenmez de iki satırcık karalarsan mutlu olurum."