• Hoca Ahmed Yesevî, İmam Maturidî veTöre bütün topluma yeniden anlatılmalıdır. Bugün bizi parçalamaya çalışanlara vereceğimiz en sağlam cevaplar bu terkipte hala canlıdır. Alevi-Sünni ayrımı, etnik temellendirmeler yokken bunlar vardı ve bizi güçlü ve yüksek bir insani seviyede tutuyordu. Hele Töre, kültürümüzün en temelindeki hikmete nüfuz edilmesini sağlayacaktır…

    Sadece bir bilinç konusu değil bu Töre bahsi… O sistem, aynı zamanda bir kültürel genetiğe de dönmüş. Yoksa bunca cehil ve dalâlete rağmen ayakta kalınamazdı… Töre aleyhindeki yazılıp çizilenlerin hiç birisi de Töre ile ilgili değildir. Cahilane laflardır.

    Temennimiz en kısa zamanda bu kadîm hayat sırrımızın doğru ve tam anlaşılmasıdır… İhtilaflar doğmadan önceki hikmet geleneğimizde buluşup onu güncellemekle, bir çok tarihsel ve tarafı/taraftarı kalmamış eski ezberlerle çatışma konusu kılınan engel, varlık sebebini kaybedecektir…

    “Kendine gelmek” bu toplum bakımından ne demektir ki?!..TÜRK, “TÖRELİ” DEMEKTİR

    Türkler’in İslamiyet’i kabul etmesinden önce de İslam’a yakın bir inanca sahip oldukları bugün artık biliniyor. Dr. Sait Başer, Türk Tarihi’nde Kut ve Töre kavramları üzerine yaptığı araştırmalarla tanınıyor. Töre’nin bugün anlaşıldığı mânânın çok dışında bir derinliğe sahip olduğunu savunan Dr. Sait Başer’le konuştuk:

    Özellikle tarih üzerine yaptığı araştırmalarla tanınan Dr. Sait Başer, Türk Milleti’nin tarihinde Töre’nin çok mühim bir yeri olduğunu hatırlatarak “Bugün yaşanan sıkıntıların temelinde devlet anlayışımızdanTöre’nin çıkarılması yatar” diyor. Dr. Sait Başer, Türkler’in tarih boyunca Töre’ye bağlı kaldıklarını ve devletlerini de Töre esasına göre kurduklarını söylüyor.

    Soru: Eski Türkler’in şaman olduğuna dair iddialar var. Siz bunun doğru olmadığını söylüyorsunuz?

    BAŞER: Türkler’in şamanist olduğu iddia edilir, fakat şamanlık bir din değil. Şamanlığın ne olduğunu merhum İbrahim Kafesoğlu Eski Türk Dini adlı çalışmasında anlattı. Orada gösterdi ki, şamanlık bir din değildir, bütün insan topluluklarında tarih boyunca görülen bir takım batıl itikadlar toplamıdır. Yani Hıristiyan dünyasında da, İslam dünyasında da, diğer dinlerin yaşandığı coğrafyalarda da şamanizme atfedilen unsurlar mevcut. Bu cincilik, sihirbazlık, büyücülük karışımı bir şeydir.

    Eski Türkler arasında da, yeni Türkler arasında da bu unsurlar hep vardır. Şimdi nasıl cincilik var, medyumlar var, şamana atfedilen fonksiyonlar bunlardan ibarettir. Eski Türkler’in bir dini varsa bu dinin adının şamanizm olması zaten mümkün değildir. Çünkü şamanizm 19. asırda adı konulan bir şeydir. Daha ziyade Radlof’un Sibirya’da yaptığı araştırmalar sonucunda 19. asır bulgularının bütün tarihe teşmil edilmesi gibi bir hatanın sonucudur.

    Soru: O halde eski Türkler’in dini neydi, veya sizin Kutadgu Bilig’de Kut ve Töre’den Sevgi Toplumu’na isimli kitabınızda bahsettiğiniz Töre neydi?

    BAŞER: Eski Türkler tabiî bir inanışa sahiptiler. Şöyle dememiz daha doğru olur. Türklük dediğimiz kavram bu inanışın mensuplarının sıfatıdır. Bunun herhangi bir ırk adı olmadığı tarihi belgelerden görülür. Türklük bir ırk adı olarak kullanılmıyor. Töre’ye riayet eden insanların aldıkları bir sıfattır. Yani kavimler Kazak, Kırgız, Özbek, Tatar olabilir; fakat bunlar Töre’yi benimsedikleri takdirde Türk adını alır. Yani eski Türk’ün dini nedir diye arayıp, bunun adının ne olduğu sorulursa bu büyük ihtimalle Töre’dir. Çünkü eski Türkler’de çok kuvvetli bir tek Tanrı inanışı var. Töre’yi benimseyen, ona inanan insana da “Türk” denmiştir. Yani, Türklük, bir dünya görüşüne mensubiyeti ifade ediyor.

    Soru: Töre’nin özellikleri neydi, inanç sistemi olarak?

    BAŞER: Benim yaptığım araştırmalara göre, merkezinde tam manasıyla vahdaniyetçi Kök Tengri inanışı bulunan bir din özelliği vardır… İnsanı en başlangıcındaki ham ve bencil beşeri yapısından alıp, onu bilge yapmak noktasına kadar çıkarmak gayesindeki bir din!..

    Soru: Töre’nin ortaya koyduğu insan, nasıl bir insandır?

    BAŞER: Töre, insanı ana hatlarıyla ikiye ayırır. Birinci kategoriyi, kendi koyduğu isimle söyleyecek olursak, “Yalnguk” diye adlandırıyor. Yalın-guk, yanılan insan, çıplak vahşi demektir. Beşer, insan olmaya aday; ama henüz insan değil manasında. Bir de “Kişilik” diye bir derece koyuyor. Kişiyi de ikiye ayırıyor. Birisine Bey, diğerine de Bilge diyor. Yalnız, Bey’de aranan vasıflar göz önüne alındığında, Bey’de de Bilgelik arandığı için, esas itibariyle kişi denilen kategorinin Bilgelik özelliklerini taşıyan insanlar olduğu görülüyor.

    Yalınguk derecesindeki insana mahsus bir akıl da vardır. Buna “us” denir. Bugün de kullanılmakta olan us kelimesi yalınguka mahsus olan aklın adıdır. Us seviyesindeki akıl, gaflete düşebilen akıldır. Zaten gaflet kelimesi, us kökünden türemiştir. “Usallık” kelimesi, eski Türkçede gaflet demektir. “Usayuk”, gafil kimsedir. Bunun üzerinde bir akıl derecesi daha var, ona da “ök” deniyor. Ök derecesindeki akıl, bilgeliğe muhsus olarak kalır. “Öğüt” dediğimiz, “öğrenmek” dediğimiz kelimeler “ök” kökünden gelen kelimelerdir ve bilgelere mahsus olan akıldan alırlar anlamlarını.

    Soru: Töre ilk defa ne zaman ortaya çıkmış, mensublarının Türk adını alması nasıl olmuştur?

    BAŞER: Töre ile Türk kavramlarını birbirinden ayırmak mümkün değildir. Çünkü, Türk; Töre’ye uyanın sıfatıdır. Türk tarihinde bilebildiğimiz, Çin kaynaklarına yansıyan ilk vesika Motun devrine aittir. M.Ö. 209’dan itibaren biliniyor. Motun ya da Mao-tun diye bilinen (ders kitaplarımızdaki Mete) Han dönemine ait bir cümle var: Tanrı Kutu Tanhu… Yani, Bildiğimiz ilk vesikada geçen üç kelime var. Bu aynı zamanda ilk üç Türkçe kelime… Birisi Tanrı, birisi Kut, diğeri de Tanhu’dur.. Tanhu hakan demektir.

    Bu, Çince telaffuz içerisinde muhtemelen şekil değiştirmiş bir kelimedir. Ama, Tanrı kelimesini biliyoruz. Kut kelimesini de biliyoruz. Nitekim Kutadgu Bilig’deki 3192. beyit: “Tanrı kadirdir, adildir ve gerçek Töre’yi koyan odur” der. Töre’nin din manasına geldiğini söylememizin bir sebebi de budur. Kutadgu Bilig, Yusuf Has Hacib’in 1069’da yazdığı bir eser. Ancak Töre ve Kut kavramları orijinaldir.

    Soru: Türkler’in İslamiyet’i kabulü, Karahanlılar’dan sonra, bildiğimiz kadarıyla her-hangi bir baskı olmadan gerçekleşmiştir. Türkler’in böyle bir inanca sahip olmalarının tesiri var mıdır bunda?

    BAŞER: Kesinlikle vardır bence. İnsanlar yeni kavranılan sistemleri, dinleri mevcut birikimleriyle kavrarlar. Bunun başka bir yolu da zaten yoktur. Türkler’in İslamiyet’e girdikleri tarihler göz önüne alınırsa, topluca İslamiyet’i kabul ettiğimiz tarih yaklaşık 920 tarihine tekabül eder. Biz İslamiyet’e girdiğimiz zamanlarda İslamî anlayış Hind, İran, ve başka felsefelerle tanıştığı için bir hayli karışmıştı. İslam coğrafyası korkunç bir kaos içindeydi. Hem siyasi, hem itikadi bakımdan korkunç bir karışıklık vardı. Türkler’in İslamiyet’e girdikleri tarihlerde dikkat ederseniz, genellikle Türkler -dikkat ederseniz genellikle ifadesi yüzde 90’ların üzerinde bir rakamı ifade ediyor- İmam Maturidi’nin koyduğu itikadi sistemi esas almışlardır. Onu benimseyerek girmişlerdir.

    İtikatta İmam Maturidi’yi, Fıkıhta da İmam-ı Azam’ı benimsemişlerdir. Bu benimseyiş, İmam-ı Maturidi’nin seviyesi göz önüne alınırsa (ki çok yüksek bir seviyede kelam üstadıdır.) İlm-i Kelam’ın iki büyük kurucusundan biridir. Bu seviyede bir itikadı benimseyebilmek için Türkler’in, daha önce bu kavramları tanımış olmaları gerekir. Aynca İmam-ı Maturidi’nin Kitabü’t- Tevhid adlı eserinde devrin bütün dini ve felsefi cereyanlarına teker teker cevaplar verilmiş, tenkidler getirilmiş, hangisinin hak, hangisinin batıl olduğu izah edilmiştir. Bu eserde Töre aleyhine tek bir kelime yoktur. Kaldı ki İmam-ı Maturidi henüz Töre’nin bütün heyetiyle yaşamakta olduğu bir devirde ve coğrafyadadır.

    Soru: Peki efendim, bugünkü Türk toplumlarında Töre’nin yeri nedir, nasıl anlaşılmaktadır?

    BAŞER: Bu kadar kısa bir mülakatta Töre’yi hakkıyla anlatmak mümkün değil elbette. Biz bu konuyu bildiğiniz gibi “Kut ve Töre’den Sevgi Toplumuna” isimli eserimizde izah etmiştik. Geniş bilgi arayan okuyucu o kitaptan bulabilir. Töre’nin bir yönü de devletsiz yürürlüğe girmemesidir. O bakımdan Türkler Törelerini yaşayabilmek uğruna devlete kutsiyet izafe etmişlerdir. Türk devletindeki kutsallık fikri, Devlet’in Töre’yi yaşanabilir kılmasından ileri gelir. Dolayısıyla Türk devletleri Töre’nin prensipleri doğrultusunda kurulmuş devletlerdir.

    İşlam’dan öncekiler olduğu gibi, İslam’dan sonraki bütün Türk devletleri Töre esaslı devletlerdir. Osmanlı Devleti de bir Töre devletidir. Bu sadece Cumhuriyet için belki söylenemeyebilir. Bugün 75 yıl geçtiği halde Türkiye’de bir kimlik krizi yaşanması, hangi tip insanın istendiğinin bir türlü kararlaştırılamaması gibi problemlerin sebebi de odur. Töre’mizin ne olduğunu bilememenin sancılarını yaşayan bir toplumuz. Bugün Töre dışlanmış durumda maalesef. Töre denince kız kaçırma, kan davası, lohusa adetleri filan anlaşılıyor.
    Töre’nin cihanşümul adalet ilkesi bize bile meçhul…

    Ekrem Kaftan’ın Sait Başer’le yaptığı ropörtaj, Türkiye, Kültür-sanat, 23.8.1998
  • Grigoriy Petrov Finlandiya'nın hikayesini anlatmış kitabında. Dirilişine ve kendini baştan yapılandırmasına hayran kaldığı bu ülkenin kendi ülkesine de örnek olmasını istemiş. Sadece kendi ülkesindeki insanları değil birçok ülkedeki insanları etkilemiş kitap. Atatürk bu kitabı okuyunca Türkçeye çevrilip okulların müfredatına -özellikle askeri okulların- konulmasını istemiş. Kitap Türkçeye çevrilince çok ilgi görmüş ve en çok okunan kitaplardan olmuş.

    Finlandiya, bataklıklar ülkesi, kendi halkının deyimiyle Suomi... Uzun yıllar İsveç egemenliğinde yaşamış bu küçük ülke. İsveç-Rusya savaşından sonra İsveç'ten ayrılmış. Sonrasında kendini, kendi halkının yardımıyla dünyanın en refah ülkelerinden biri haline getirmiş. Petrov kitabında fakir halkın kendi yaşamının nasıl mimarı olacağını, gerçek milliyetçinin nasıl olması gerektiğini vurgulamış. İnsanların Irk ayrımı yapmadan, sadece Finlandiya vatandaşı olarak, yaşadıkları ülkenin geri kalmışlıktan kurtulması için el ele vermesini anlatmış. Bir başka deyimle Finlandiya topraklarında yaşayan ve bu ülkenin vatandaşı olan herkes Fin olmuş.

    Kitabı bütün ülke olarak okumamız gerekiyor aslında. Yazarın anlattığı eski Finlandiya'ya ne kadar çok benzediğimizi okuyanlar görmüştür. Her alanda belirtilen yozlaşmanın yerine kendimizi koyalım mesela... Peki biz bu yozlaşmadan nasıl kurtulacağız? Atatürk, kitabın kahramanı Snelman gibi ülkesini gerçekten seviyordu. Seviyordu ki bu kitabın bütün herkes tarafından okunmasını istedi. Ülkesinin en ücra köyündeki insanların bile refaha kavuşmasını istedi, Finlandiya gibi. Bütün halkın bilgilenerek kendi yaşamlarının mimarı olmasını istedi. Yaşam mimarı olan her birey ülkesinin de mimarı olacaktı çünkü. Peki biz neden başaramadık? Kitabın bir yerinde yazar şöyle demiş, "Eğer bir gün Finlandiya'ya giderseniz dünyanın en dürüst insanlarıyla karşılaşacaksınız." Ülkece başaramadık belki ama biz kendimizce sevelim vatanımızı, ahlaklı ve dürüst olalım. Belki etrafımızda pek çok yaşam mimarı vardır. Kitabı Atatürk'ün tavsiyesiyle okuyunuz...
  • Bunu okuyun!
    Bu bir 'kitap tanıtma' yazısı niyetiyle yazılan bir yazı ama, 'tanıtma'dan çok 'duyurma' ile sınırlı kalacak. "Bunu okuyun" diyeceğim; "Mutlaka vakit yaratın bunu okumak için" diye ısrar da edeceğim. Ama bundan ötesini söylemeyeceğim, çünkü kitabın kendine özgü bir sırrı ve dolayısıyla buna bağlı bir 'dönüm noktası' var.
    ***
    Beni Asla Bırakma klon ve klonlama üzerine temellendiği için bilimkurgu olarak adlandırıldı. Keşke öyle olsaydı! Nitekim sağlıklı bedenlerden üstün ırk yaratılması temeline dayanan nazizmden ve onun Napola okullarından hiçbir farkı yok Ishigura'nın anlattıklarının.
  • Rusya ile birlikte Romanya, Sırbistan. Karadağ, Yunanistan orduları, o gün için yetiştirilmiş Bulgar komitacıları, göç kafilelerinin ardından mermi yağdırıyordu. Gülleler lav kusuyor, Meriç yol vermiyor, buzlar çözülmüyordu. Amacı Türklerin doğranması olan bu ırk savaşında, bütün dünya tarihte eşi görülmemiş bir vahşeti seyrediyordu ve Türk tek başına vuruşuyordu.
    Refik Özdek
    Sayfa 206 - Ötüken - 5.Basım
  • Anneme göre, uluslararası sınırlar yeteri kadar geçirgen olmalı ve zenginlik, ırk, din ve yaşam koşulları gözetilmeksizin, herkesin onun filmlerini satın almasına imkan verecek şekilde yeniden dağıtılmalı.
  • Ben size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum dedi Mustafa KEMAL ATATÜRK.

    Avustralya' dan görevli olarak Çanakkale' ye giden Anzak Hemşire Helen Key.
    Ve savaş ta yaralanıp düşman revirine alınan Teğmen Suat' ın aşkını okudum.

    Onlar barutun, kanın ve savaşın ortasın da filizlenen bir aşka açtılar kalplerini. İki düşman biri Anzak biri Türk, aşkın dil, din, ırk ve düşmanlık ayrımı yapmadığını iliklerinize kadar hissedeceğiniz bir hayat var kitapta.

    İnsan savaşın ortasın da nasıl böyle bir duyguya kapılabilir diye düşünecek olabilirsiniz; kimi canını kurtarmak ister, kimi sevmek ve sevilmek. Belki de sevgidir insanı yaşatan, yaşamayı anlamlandıran, savaşta daha da güçlü kılan.

    Ve Alinga, Avustralya' da yaşayan bir televizyoncu, birgün kitapçıya gittiğin de eline Anzak Hemşire Helen' in anı defterini verir arkadaşı.

    Alinga, bu defteri okumaya başladığın da, hayat onu bambaşka bir yöne sürükleyecektir.

    Başından sonuna kadar kitabı elimden bırakamadım ve öyle bir son oldu ki; gözyaşlarıma hakim olamadım.

    Bu vesile ile;

    Başta, Mustafa Kemal ATATÜRK ve tüm şehitlerimizi saygı ile anıyorum.
    Ruhları şad olsun

    Yazarımızın kalemine sağlık.
  • Kimi kitaplar vardır hem ruhun, hem de beynin açlığını doyurur. Öyle ki, okudukça yüreğe dokunan her bir satırda ruhunuzun doyduğunu hisseder, aynı zamanda içinde barındırdığı tarihsel ve toplumsal geri plan ile döneme dair bir bilgi deryasının içinde beyninizin bilgiye olan açlığını da doyurma olanağı bulursunuz. Sayfaların akışına kendinizi bıraktığınız an, bulunduğunuz zaman ve mekanın bir adım ötesine geçip o dönemlere yolculuk etmeye başlar; velhasıl çıktığınız yolculukta gezindiğiniz sayfaları kendi hayal dünyanızın derinliklerinde arşınlamaya başlarsınız. Sanki o anı karakterlerle birlikte yaşıyormuş fakat, onlarla aranızda bir görünmezlik duvarı varmışçasına oradasınızdır. Hani dokunsan hissedecek kadar yakın, fakat gerçeklikten bir o kadar uzakmışçasına orada olmak gibi garip bir duygudur bu. Ah, bazı kitaplar nasıl da insana tesir ediyor, öyle değil mi? Peki, bu tesirin sırrı nerede saklı? Kitabı fazla benimsemekte mi, yoksa yazarın kaleminin gücünde mi? Kuşkusuz her ikisinin de payını yadsımak mümkün değil ama, asıl keramet kurgunun bir noktada gücünü gerçeklikten alıyor olmasında yatıyor sanırım:) Ne dersiniz?
    Sevgili İvo Andriç'in kaleminden Drina Köprüsü eseri, hem ruhun, hem de beynin açlığını doyuracak, okurunu bulunduğu zaman mekandan koparıp Balkanlar'a doğru doyumsuz bir yolculuğa çıkaracak nadide eserlerden biri olmakla birlikte, tarihi dokuyu okura aktarış biçimiyle de bir o kadar özgün bir eser. Zira İvo Andriç'in eserinin ana karakteri bir ülkenin ve o ülkenin birbirinden farklı ırklara ve dinlere mensup insanlarının üç yüz elli yıllık tarihine tanıklık eden bir köprü. Evet, evet yanlış okumadınız. Kitabın ana karakteri Drina ırmağının üzerinde tüm haşmetiyle boy gösteren Drina Köprüsü! İvo Andriç tüm bir kitabı ya da diğer bir değişle tüm bir tarihi, okuruna Drina Köprüsü üzerinden muazzam bir biçimde aktarıyor. Andriç eserinde okurunu vakti zamanında Osmanlı İmparatorluğu'nun yönetimi altındaki Sırbistan ve Bosna-Hersek'i birbirine bağlayan kilit bir noktadaki küçük Vişegard kasabasında karşılıyor ve köprünün inşasından başlayarak, okurunu Sırbistan isyanı, Bosna- Hersek'in Avusturya tarafından işgal edilmesi, Balkan Savaşı, Avusturya- Sırbistan Savaşı'nın yanı sıra, salgınlar ve su baskınlarını da içine alacak üç yüz elli yıllık koca bir tarihe doğru yolculuğa çıkarıyor ve bunu salt tarihi ve bilgilendirici bir dille değil, masallar ve efsanelerle süsleyerek okuruna aktarmayı da ihmal etmiyor. Öte yandan, üç yüz elli yıllık bir tarih boyunca yönetimin, dengelerin değişmesinin toplum üzerindeki etkilerini, sosyal, siyasal ve ekonomik değişim ve dönüşümleri de ustalıkla kaleme alarak okuruna bunu gözlemleme olanağı sunuyor. Fakat kitabı özel kılan, okurken oldukça dikkatimi çeken ve de çok çok hoşuma giden en önemli nokta, kendisi Sırp asıllı olmasına karşın, tüm bunları tarafsız bir dille, din, dil, ırk gözetmeksizin iki farklı pencereden kaleme almış olmasıydı. Kendi yaşadığı coğrafyayı hem bu kadar güzel, hem de bu aidiyetin bir adım gerisinde durup o coğrafyayı tarafsız bir gözle okuruna aktarabilmek büyük bir incelik, fakat her şeyden öte büyük bir insanlık örneğidir.

    1961 yılında Nobel Ödülü'ne layık bulunan ve her bir sayfasında bunu sonuna kadar hak ettiğini düşüneceğiniz, okudukça bilgiye ve insan sevgisine doyacağınız; velhasıl bütününe baktığınızda gönül kitaplığınızın en güzel köşesinde yer açacağınız alabildiğine özgün bu güzel eseri tüm tarih severlere tavsiye ediyorum. Kitabınız bol, keyfiniz daim olsun