• Bir irşat ediciye varmadan olmaz..!! Yollara düş bucak bucak ara ve irşad edicini bul..!!
  • Prof.Dr. HAYRETTİN KARAMAN / 13.09.2018

    Mekke’nin fethinden önce Allah rızası için büyük fedakârlıklarla Medine’ye göçüp Peygamberimiz’in (s.a.) yanında yer alan, zengin iken yoksul düşen, evli iken evsiz (eşsiz ve evsiz) kalan, toplumu içinde itibarlı bir kimse iken Medine’de garib olan, ama bütün bunları önemsiz kılan bir devlete; “Allah Resulü ile beraberlik” devletine eren ashâba muhacirler diyoruz. Mekke fethedildikten sonra bu sıfatla anılma ve bu manada muhacir olma imkanı sona ermiş oldu. Bundan sonra müminlerin önünde günahtan sevaba, nefsin rızasından Allah rızasına, cehenneme götüren yoldan cennete götürene göçmek (hicret) ve iyi niyet kalmış oldu.

    Hicret İslam ve Müslümanların tarihinde çok önemli bir olay olduğu için Hz. Ömer’in hilafetinde bunu, takvimlerinin başlangıcı kıldılar. O döneme kadar Arapların belli bir tarihi yoktu. Bazı önemli hadiseleri “Hz. İbrahim’in ateşe atılışı, Fil vakası” şeklinde tarihe başlangıç olarak kullanıyorlardı.

    Medeniyetimizi zorla terk ettirenler yılbaşımızı da değiştirdiler, Batı uygarlığını taklid etmeyi çağdaşlaşma/medenileşme sayanlar yılbaşını da onların takvimlerine uydurdular, ancak zekat, oruç, hac gibi ibadetlerimizde biz hala kamerî takvimi ve resmi takvim yanında hicrî takvimi kullanıyoruz. Bir gün zalim dünya düzenini adil dünya düzenine çevirme misyonunu ümmet yüklendiğinde resmi takvimimiz de değişecektir.

    Bu münasebetle Peygamberimiz’in (s.a.) “âlemlere rahmet oluşunu” kabul etmeyen ve ilgili âyeti gelenekte olandan farklı yorumlayanlara bir hatırlatma yapmak istedim.

    “Her ilim sahibinin üstünde bir ‘her şeyi bilen’ vardır”. Kendini en bilgin, tek bilgin sanan, bildiği ve söylediğinin de mutlak doğru olduğuna inanan kimseler yanılmaktadır. İslâmî ilim geleneği âlim, sûfî ve filozof sıfatlarıyla anılan binlerce üstün zekanın ortaya koydukları bilgi birikimidir. Çağın alimi (ilim yolcusu) yetkin ise bunları taklit etmek mecburiyetinde olmayabilir, ama ne söylediklerini, nereden ve nasıl söylediklerini bilmek durumundadır; bu bilginin iki faydası vardır: 1. İnsanı yanılmaktan kurtarabilir. 2. Aklına akıl, düşüncesine düşünce, ilhamına bereket, bilgisine zenginlik katar.

    “Peygamberimiz’in alemlere rahmet olarak gönderilmediği, ilgili âyette geçen rahmetin ‘Allah’ın rahmeti’ olduğu; yani Allah âlemlere merhametli olduğu için kullarına Peygamberimiz’i gönderdiği” iddiası/yorumu karşısında gelenekte ne var diye iki tefsire baktım: Taberî ve Râzî’nin tefsirlerine. Bu tefsirlerin ilki rivayet, ikincisi dirayet tefsirlerinin zirvelerini temsil ederler.

    Her iki tefsir sahibi de Arapça’yı iyi bilirler, İslâmî ilimleri de hakkıyla okumuş ve hazmetmişlerdir. Bunlarda “âlemlere rahmet olma” durumunu Peygamberimiz’e değil de Allah’a ait kılma anlayış ve yorumu mevcut değildir.

    Bu yorumu yapanların naklî (gramer, ayet ve hadis olarak) tutarlı bir delilleri ve dayanakları yoktur.

    Aklî delil olarak da şunu söylüyorlar: “Alemlerin içinde canlı cansız bütün varlıklar vardır, bunlara rahmet olmak söz konusu değildir, âlemleri canlılar ve bunların içinden de insanlar olarak alsak bile bunların içinde müminler ve kâfirler vardır; Allah Resulü kâfirlere rahmet olmamıştır…”

    Bakın o iki müfessir de bu düşüncenin, akla gelen bu ihtimalin farkındalar (yani bunu düşünenler yalnızca birkaç çağdaş tefsirci değildir), ancak onlar, diğer akıl ve nakıl delillerini de göz önüne alarak burada geçen “âlemlerden” maksadın insanlar olduğunu, insanların içinde müminler ve kâfirlerin de bulunduğunu, Peygamberimiz’in (s.a.) müminlere irşad, örneklik ve şefâatle… rahmet olduğunu, kâfirlere ise başka kavimlerde olduğu gibi dünyada küfürlerinin cezasını çekmekten kurtardığı için rahmet olduğunu (Sen onların içinde iken Allah onların kökünü kazıyacak bir azapta bulunmaz… Enfâl: 8/33) haklı olarak ifade etmişlerdir. Ve demişlerdir ki: Genel ifadelerin bazı istisnalarının olması bu ifadelerin maksad ve manasını ortadan kaldırmaz. Mesela yağmur da rahmettir, ama bazı zararları da olabilir, bu istisnai durum onun genel manada rahmet olma özelliğini ortadan kaldırmaz.

    Gelenekte bunlar var iken çağdaş iddiaların en azından daha mütevazı olması gerekmez mi?

    Bir de şu var:

    Diyelim ki, “Allah Teâlâ’nın rahmeti âlemşümul olduğu için Peygamberimiz’i gönderdi”, peki, yorumcunun akli itirazları bu yorum için de geçerli değil midir? Yani Allah âlemlere rahmetli-merhametli olunca kâfirlerin, dünyada acı çekenlerin, dertlilerin… bu rahmetin dışında kalmış olmalarına ne diyeceğiz?

    Allah’ın rahmeti gadabına galiptir, Peygamberimiz de âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir; ancak bu rahmet ve merhametten istifade edebilmenin şartları konmuştur, bu şartlara uymayanların rahmetten istifade edememeleri genel manayı ve kuralı bozmaz vesselam.

    Prof. Dr. HAYRETTIN KARAMAN (İslâm Hukuku Profesörü)
  • Hayatınızı sorgulamaya başladıysanız eğer ve birşeyler sizi eskisi kadar heyecanlandırıp mutlu etmiyorsa çoğu zaman ruhunuzun bunaldığını hissediyorsanız demek oluyorki bu noktada ruhunuz yükselme arayışındadır.İnsan bu dünyaya asıl geliş amacını unuttuğu takdirde artık sadece canının istediği şeyler ile ilgilenmeye başlar ve canının istediği şeyleri yemek, istediği yerleri gezmek, alışveriş yapmak vs bunlar ile ruhunu doyurmaya çalışır Bir zaman sonra onlarda sıkıcı gelir çünkü ruhu aynı yerde sıkışıp kalmıştır yükselmek ister. Bu sefer kişi ruhu rahatlatmak adına yoldan sapar daha uçuk bir hayat yaşamaya başlar alkol gece hayatı vs. nefs ise daha aşağı mertebeye doğru inişe geçer. Ve ruhun bunalımı artar.Sonrasında ise dünyada hergün biraz daha artan pisikolojik hastalıklar, aşırı dozdan ölüm cinayet vakıaları.. İş içinden çıkılmaz bir hal alır.Çünkü insanın ruhu yaratılış itibarı ile hergün biraz daha yükselişte olmak ister insan onu aynı yerde kalmaya zorladıkça ruhun bunalımı artar.Dünyaya gelen her varlık yaratıcısını tanımak ve ona yakınlaşmak ister. Ve asıl huzuru yaratıcısı ile iletişimde olduğu anda hisseder.Saatlerce meditasyon yapan bir rahip alkol alan bir bağımlı alışveriş tutkunu bir insan eğlence merkezindeki bir kişi bunlar hep aynı arayıştadır.Ruhları yapmış oldukları şeyler ile azıcıkda olsa huzur bulsun isterler.Ama huzuru yanlış yolda ararlar.Gerçek huzuru biz ancak yüce rabbimizin bize göstermiş olduğu yolda bulabiliriz.Ve nefis ile mücadele ile dolu olan bu zorlu yolda bize yol gösterecek kamil bir irşad ediciye ihtiyacımız var.
  • Gör zahidi kim sahib - i irşad olayım dir
    Dün mektebe vardı bugün ustad olayın dir

    Şu ham sofuya bak yol gösterici (mürşid) olayım der, dün okula başladı, bugün
    öğretmen olayım der.
  • Keşf ve kerameti irşad faaliyetlerinin bir parçası olarak görmeyen ve bir istikameti bin keramete evla saymıştır.
    Mevlana Halid-iBağdadi (sufi kelamı kitabından sayfa 15)
  • Şah Veliyyullah Dehlevî diyor ki: Nitekim Hazret-i Peygamber'in üç türlü vazifesi vardı: Birincisi, Kur'an-ı kerîm ahkâmını bütün insanlara tebli etmek, bildirmek idi. ikincisi, Kur'an-ı kerîmin manevî ahkâmını, yani Allah'ın zâtına ve sıfatlarına ait marifetleri, yalnız ümmetinin yüksek olanlarının kalblerine yerieştirmektir. Buna ihsan (irşad, tasavvuf) denir. Üçüncüsü, Kur'an-ı kerîmin ahkâmını, vaaz ve nasihat ile yapmayan müslümanlara, kuvvet kullanarak, zor ile yaptırmaktır. Buna saltanat denir. Hazret-i Peygamber'den sonra gelen dört halîfeden her biri, bu üç vazifeyi tam olarak başardı. Hazret-i Hasan'ın halifeliği zamanında, fitneler çoğaldı, islâmiyyet üç kıt'aya yayıldı. Resulullah'ın nuru, yer yüzünden uzaklaştı. Sahâbe-i kiramın sayısı azaldı. İnsanlar artık baştakilere gönülden itaat etmemeye başladı. Böylece bu üç vazifeyi, bir kişi yapamaz oldu. Bu üç vazîfe, başka başka üç sınıfa ayrıldı. Usul ve fürû' ahkâmını tebli vazifesi, din imamlarına, yani müctehidlere verildi. Bu müctehidlerden iman bilgilerini bildirenlere mütekellimîn; fıkıh bilgilerini bildirenlere fukahâ denildi. İkinci vazife, Ehl-i beytin oniki imamına ve tasavvuf büyüklerine verildi. Üçüncü vazife, yani dinin ahkâmını kuvvet, satvet ve saltanat ile yaptırmak işi, meliklere ve sultanlara, yani hükümetlere verildi.
    Böylelikle hilâfet saltanata dönüşmü oldu. Bu halifelere melik-i adûd denildi. Bunlara mecazen halîfe denilmiştir.