Türk edebiyatı klasikleri içinde korku-gerilim deyince akla çok fazla isim gelmez. En bilindik Hüseyin Rahmi Gürpınar vardır, onu da zaten çoğunluk tanır. Selim Nüzhet Gerçek ise düne kadar benim için de yabancı bir isimdi. Kendisinin Abdülhak Şinasi Hisar'ın kardeşi olduğunu ve iki eserinin daha bulunduğunu da söylemeden geçmeyelim.
Kitabının adı "Canvermezler Tekkesi." Adından da anlaşılacağı üzere can vermeyen ya da vermek istemeyen üç adamdan oluşan bir tekke. Olay Ali Nail adındaki bir adamın Karadeniz'deki fırtınadan etkilenen balıkçılara yardıma gitmek için yola çıkmasıyla başlıyor. Hayatta dönüm noktası olan bazı ayrımlar vardır. O da çıktığı bu yolda, yol ayrımında yanlış tarafı seçince önce atını daha sonra kendisini kaybediyor. Kendisini derken mecazen bir kaybetme değil bu. Kaybolduğu yolda karanlık çökünce çok sevdiği kadını, Meliha'yı görüyor ve onu takip etmeye başlıyor. Tabii bu takip bir uçuruma düşmesiyle son buluyor ve uyanınca başında bekleyen yaşlı bir adam görüyor.
Bir rivayete göre ölümsüz olmanın sırrını bulan Sen Jermen Kontu, I. Mahmut zamanında İstanbul'a geliyor ve bu sırrı birine öğreterek ortadan kayboluyor. Sırrın verildiği kişi tahmin edersiniz ki Ali Nail'i bulan Canvermezler Tekkesi'nden biri. Onlarla karşılaşanların yaşamlarını doğaüstü yollarla kendilerine aktararak hiç ölmemenin yolunu bulan kişiler bunlar. Yani bir nevi hırsızlar. Ali Nail'in de tüm yaşamı maalesef çukura düştüğü ilk an bitiyor.
Aslında korku-gerilim unsurlarıyla başlayan bir kitap ama sonuna doğru Ali Nail'in başına gelenler insanı gerçekten üzecek nitelikte. "Kim kendi hayatının iplerini başkasının eline vermek ister ki?" diye düşünüyorsunuz. Bir şeyleri yapmak zorunda bırakılmanın ezici üstünlüğünü hissediyorsunuz. Vücudunuzun sizden bağımsız hareket ettiğini,
Canvermezler TekkesiSelim Nüzhet Gerçek · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2025522 okunma
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Felix hiç sevgi görmeden büyümüş, haksızlıklara maruz kalmış ve yatılı okullarda büyümek zorunda bırakılmış bir çocuk. Buna rağmen doğanın ona sevgi dolu bir yürek verdiğini ifade etmeden geçemiyor. Her çocuk gibi o da ailesinden sevgi görmek istiyor fakat tüm aile bireylerinin hissettirdiği sevgisizlik yetmezmiş gibi özellikle annesinin onu hep görmezden gelmesi ruhunda derin yaralar açmış. "Bu derece sevgisizlik görmüş biri gerçekten sevebilir mi?" sorusu akla geliyor hemen. Acaba bunca sevgisizliğin sonucunda mı yoksa gerçek bir ilk görüşte aşk mı bilinmez, gittiği bir baloda Madam De Mortsauf'a (Henriette) aşık oluyor ve o artık gözünde "Vadideki Zambak." Sonraları Henriette'nin evli ve iki çocuk sahibi bir kadın olduğunu öğreniyor ve onlarla zaman geçirirken aşık olduğu kadının mutsuz bir evliliğe sahip olduğunu, kocasından hiç sevgi görmediğini fark ediyor. Felix ve Henriette'nin birbirlerine karşı ilgileri gün geçtikçe artsa da kadının eşi ve çocuklarına olan bağlılığı daha ağır basıyor. Sanırım bu durum, onun da sevgisiz bir hayat geçirmesinden kaynaklı başkalarının mutluluğuyla yetinmeye çalışan biri olup çıktığını gösteriyor. Zaten Felix'in kadının ailesine bağlılığını "Ama aslolan ben değildim, yaşamında bir rastlantıydım, bütün yaşamı değildim." diyerek ifade etmesi bu duruma açıklık getiriyor.
Bol bol betimleme içeren, bazen koptuğum noktaların olduğu bir eserdi ama bir ilkbahar sabahında yüzüme vuran güneşin ve ılık rüzgârın getirdiği ferahlığı hissettirdi bana nedense. Bu kitaba sadece bir aşk romanı demek de haksızlık olur kesinlikle. İlk sayfaların betimlemeleri bazen sıkıcı olsa da okuması keyifli bir eserdi.
"Sevgili dostum, sevilmek, anlaşılmak en büyük mutluluktur, bu mutluluğu tatmanızı dilerim; ama ruhunuzun çiçeğini soldurmayın, sevginizi
Vadideki ZambakHonore de Balzac · Can Yayınları · 202353bin okunma
"Beden bakımından çocuk, düşünce bakımından yaşlıydım, o kadar okumuş, o kadar düşünmüştüm ki, bu geçitlerin dolambaçlı güçlüklerini, bu ovaların kumlu yollarını göreceğim sırada, yaşamı soyut bir biçimde, tepeleriyle tanıyordum."