• Günde bin kez ölmenin adını ayrılık koymuşlar.

    Lâedrî
  • Hâlini bilmez perîşânın perîşan olmayan
    Ahmed Paşa
  • Tanrı sever güzelleri, biz sevicek hata mıdır?
    Şeyhî
  • Yine, yeniden kitaplardan uzunca bir süre uzak kaldıktan sonra bir Mustafa Kutlu kitabıyla dönüş yapmış bulunuyorum. Mustafa Kutlu'nun sade ama bir o kadar da sürükleyici üslubu kitap okuma şevkimi geri getirdi. :)

    Tahir Sami Bey'in Özel Hayatı, bir biyografi tarzında, Tahir Sami Bey'in büyük dedesinden başlamak üzere İstanbul'da mütevazı ve alaturka bir yaşam süren Erzincan-Eğin'li bir ailenin 3 kuşağını tanıtıyor bize. Ailenin en küçük ferdi Tahir Sami Bey'e kadar geçimlerini ciltçilik zanaatiyle idame ettiriyor aile. Ciltçilik alanında namı duyulmuş babası ve dedesinin aksine Tahir Sami Bey ciltçilikle uğraşmak istemiyor; onun asıl tutkusu okumak ve kitap koleksiyonu yapmak.

    Az önce kitap için "biyografi tarzında yazılmış" dedim çünkü bir Tahir Sami geçiyor bu dünyadan-hatta bana sorarsanız birden fazlası yaşıyor hâlâ-ama bu kitap normal bir biyografiden daha fazlası. Bir hikâye. Yazar, daha en başından Sami Bey'e hayatını bir kitaba dökmek istediğini dile getiriyor. İznini tam anlamıyla alamıyor ama, verdiği söz sayesinde aklını çeliyor Sami Bey'in. Yazar hikâyeci olması sayesinde kurgu bölümler ekleyebileceğini söyleyince Sami Bey yanlış bulduğu yerlere bir tekzip notu bırakmak istiyor,hatta bırakıyor da,zaten ipler de burada kopuyor. Yazarımız sıkça bölünmekten rahatsız olup geri dönüyor sözünden, artık Sami Bey'in itirazlarının işe yaramayacağını anlıyoruz. Bu noktadan sonra kimi yerlerde "burası kurgu olmalı yoksa Sami Bey müdahale ederdi" diye düşünmek işten değil. Çünkü Sami Bey çoktan hayatımızın içinden,tanıdık bir sima hâline gelmiş bulunuyor; artık aklını okuyabiliyoruz Sami Bey'in.

    Kitabın bende bıraktıklarına gelecek olursam, genel anlamda trajikomik bir hikâye olduğunu söyleyebilirim. Kimi yerde üzdü beni, kimi yerde tebessüm ettirdi. Özellikle Sami Bey'in düzeltme ihtiyacı duyduğu noktalar, takıntılı hatta işkili hâlleri, bazı küçük şeylere büyük anlamlar yükleyip bir hayli etkilenmesi, biriyle tanıştığında olanca art niyetsizliğiyle kurduğu ilk cümleler, kendiyle ilgili gereğinden fazla bilgi verdiğinde duyduğu rahatsızlık...Her biri insana kendini hatırlatıyor. Sami Bey içimizden biriydi; her birimizin sohbet ederken ihtiyaç duyduğu biri, içtenlikle anlatan ve dinleyen. Hatta onu zaman zaman Raif Bey'le (Kürk Mantolu Madonna) özdeşleştirdim. Zaten nerede çok okuyup-yazan, düşünceli, nahif bir adama rastlasam Raif Bey'e benzetmeden edemiyorum. Ayrıca yazarın insan ve edebiyat üzerine monoloğu, kendi argümanını önce çürütüp sonra bir yenisini sunduğu satırlar yerinde ve hoştu. Ve tabii ki Sami Bey'in ablası Nebahat'e değinmeden geçemeyeceğim. Evdeki zalim fakat aynı zamanda bütün fermanları da makul olan krallığı ürpertiyle karışık, tuhaf bir gülme isteği yaratıyor insanda. :)

    En önemlisi ise Raif Bey'in yıllarca emek verip edindiği köy kitapları koleksiyonu...Sahaf İskender Bey'in teşvikiyle başlayan bu koca kütüphane ne yazık ki hiçbir yerden Sami Bey'in beklediği ilgiyi görmüyor. O zaman belki de hayatındaki en büyük ve ülkemiz için de son derece haklı isyanını ediyor Sami Bey içten içe. "Bu memlekette niçin emeğin değeri, sabrın meyvesi, hasbî çalışmanın semeresi alınmıyor? Bu memleket kendi kozasını örenlere niçin hiç kıymet vermiyor? Hadi bunlar bir yana, ben bir yana, yahu insan kitap kıymeti bilir. Kitaba önem vermeyen toplum nasıl ayakta kalır, nasıl yaşar? Bedava veriyorum kardeşim, bedava."

    Eğer daha fazlasını görmek isterseniz muhakkak okuyun. Günümüzde özlenen ahbaplığa dayalı, hürmetkâr ve hatır gözeten ama senin benim gözetmeyen bir esnaf ve usta-çırak ilişkisi var bu sıcacık hikayede. Ömrünü bir zanaat üzre geçiren kıymetli ustalar, okurken insanda o an orada bulunma isteği uyandıran samimiyetini kaybetmemiş mekânlar var. Her şeyden önemlisi, büyüyüp koca adam olmuş ama bir yanı hep çocuk kalmış bir Tahir Sami Bey var.
  • “Arşın nuru yere indi
    Suyun rengi nura döndü
    Hep susuzlar suya kaynadı
    Muhammed doğduğu gece”
  • İlk incelemem, umarım daha nice güzel kitaplar okur daha nice incelemeler yaparım. Bir hatam olduysa mazur görün.

    OD, İskender Pala ile tanıştığım ilk kitaptır ve kendimi “neden daha önce tanışamadın bu yazarla?” diye sorgulatmıştır.
    Mevlana, Yunus Emre için “Ben onun ayak izlerini hep kendi ayak izlerimden önde gördüm” demiştir. Tanıyalım Yunus’u, Can Yunus’u, Bizim Yunus’u.
    “Bizim Yunus’ diye bahseder Pala kendisinden. Gerçektende kitabı okudukça öyle olur. Onun kendini kaybedişini, ilahi aşk ile bulmaya çalışmasını ve bu uğurda fedakarlıklar yapmasını kalbinin derinliklerine kadar hissediyor insan. Yunus’un perspektifi ile bakmaya başlıyor, sayfalar ilerledikçe tasavvuf aşkını bu kadar içten yaşayan birine imreniyorsunuz.
    Tabduk Sultan’a gitti Yunus, hizmet etmek, Hakk adına elden ne geliyorsa yapmak için odun taşıdı, su taşıdı ama yinede yeterli bulmadı şiirler, sözler öğrendi söyledi, iyikide söyledi. Odunun eğrisini bile sokmadı içeri ‘burası öyle bir yerdir ki buraya değil eğri adam, eğri odun bile giremez’ dedi. Yeri geldi odun taşımanın maneviyatına bir şey katmadığını düşündü ama sonradan öğrendi taşıdığı odunlarla nefsini körelttiğini.
    “Yaradılanı severim, yaradandan ötürü” diyor Bizim Yunus. Seviyorsunuz, o hiçbir şey beklemeden verilen sevginin güzelliği, ferahlığı içinizde goncasından açılan gül gibi açılıyor.
    Sitare için o benim yıldızım dedi. Ondan tek hatırası olan yıldızlı heybesini hep yanında taşıdı. Bu fani dünyaya ait tek eşya olarak onu tuttu yanında. Dünyanın neresine giderse gitsin hep heybesine bakınca hatırladı, zaten unutamadığı Sitare’sini. Bu nasıl bir aşk, nasıl bir sadakattir ki araya giren zamana, mekana, olaylara aldıkmaksızın hep süveydasını (sevda, kalbin derinliklerindeki siyah nokta) hatırladı.
    Seneler geçti yaşlandı Bizim Yunus ama yaşlandıkça sevgiside, ilmide arttı. Artık dünya gözüyle değil kalp gözüyle görmeye başladı. 63 yaşındaydı, belkide yaşadığı hayattaki en mutlu kavuşmada gözlerini kaybetti ve dermanını biliyordu fakat o “Adı güzel kendi güzel Muhammed’in mübarek gözleri bu dünyayı 63 sene gördü bizede ziyadesi gerekmez” dedi.
    Okuyun, okutturun sevgiyi, aşkı, hasreti öğrenin.