• AHMET YESEVİ VE ATATÜRK ÇİZGİSİ

    Türkiye’de cemaat/cemiyet ilişkisi ve dönüşümü yaşadığımız acı tecrübelerle birlikte salt din merkezli irdelenmekte, sorgulanmaktadır.

    Günümüzde karşımıza gelen örnekler ve yansıyan hukuksuzluklar öylesine vahimdir ki “tarikat”, “dergah”, “cemaat” kavramına yüklediğimiz anlam haliyle olumsuzdur.

    İnsanların milli/dini hassasiyetlerini kullanarak gösteriş ve aşırılık içinde yüzenlerin adı ne gerçek bir dergahtır, ne de insanlığın bir yansımasıdır. Orada ne İslam vardır ne de onun değerler sistemi... Orada bireyi robotlaştıran, iradesine ipotek koyan bir servet inşaatı vardır. Bu inşaat bir tür akıl tutulması ile harç olunur.

    Suç örgütü haline gelmiş böylesi yapıların meşru görünürlük sağlamak için üst kavram ve sembollerimizi kullandığını unutmayalım. Örneğin Adnan Oktar kendisini savunurken “Atatürkçüyüm, milliyetçiyim...” diyor.

    Peki bu işleri kurgulayanlar neden ilk fırsatta bu iki kavrama sığınıyorlar?

    Çünkü Atatürk’ün Cumhuriyeti kurarken ve modern bir cemiyeti tasarlarken devraldığı Osmanlı fotoğrafında tarikatlar, cemaatler bir gerçekti. Atatürk çağdaş bir medeniyet ülküsünün adımlarını atıyordu. Milliyetçilik de aynı form ve istikamettedir. Mesela grup haklarına yönelen etnik ayrımcılık milliyetçiliğin düşmanıdır. Gerçek milliyetçilik birey haklarını ve birey özgürlüğünü esas alır. Atatürk’ün 1925 yılında Tekke ve Zaviyelerin kaldırılması kararı ise maalesef bir takım çevrelerce yanlış ve yanlı sunulmaya devam etmektedir. Atatürk’ün aynı süreçte Diyanet İşleri’ni, Türk Tarih Kurumunu, Türk Dil Kurumunu kurduğunu, örneğin Harf İnkılabını gerçekleştirdiği dikkate alınmıyor.

    Ne diyor Atatürk?

    “Bizim dinimiz en makul ve en tabii bir dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki, son din olmuştur. Bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uygun olması lazımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen mutabıktır.” İlaveten “Türk milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum. Dinimize, bizzat hakikate nasıl inanıyorsam, buna da öyle inanıyorum” sözlerini unutmayalım

    Bu noktada Türkistan coğrafyasındaki en iyi örnek Hoca Ahmet Yesevi’nin yaklaşımıdır. 13. Yüzyılda, Güney Kazakistan’da filizlenen Yesevi düşüncesi, Peygamberimizden o güne taşınan Allah ve insan sevgisinin merkezi konumundadır. Ahmet Yesevi, Yahya Kemal’in ifadesiyle “milliyetimizi borçlu olduğumuz insandır.” Çünkü sadece Kuran ve sünneti yaymakla kalmamış aynı zamanda Türkçe yazıp, söylemiştir. Divan-ı Hikmet adlı eserinde öyle hayata dönük meseleler vardır ki; örneğin emeğin kutsallığı, örneğin kadına saygı gibi...

    Ve sıkı durun!

    Bugün Kabe’den sonra Müslümanların en çok ziyaret ettiği yerlerden biri olan Ahmet Yesevi (türbesi) kendisinin yaptığı tahta kepçe/kaşıkları satarak geçimini sağlamıştır. Belki de bazılarının Ahmet Yesevi söz konusu olduğunda burun kıvırması, kulak tıkaması bu yüzdendir.

    Kürşad Zorlu
  • Dinde tecdit [yenileme] ve güncelleme konusu son günlerde gündeme gelmiş gibi gözükse de tarihî kökenleri olan bir mesele. Dinin temel kaynaklarını korumak kaydıyla tecdit, İslam tarihinin erken dönemlerinden itibaren karşılaşılan bir yaklaşımdır. Tecdit düşüncesi, Müslümanların karşı karşıya kaldıkları sorunları çözmek üzere çıkış yolları aramaları sonucunda gelişmiştir. Tarihte örneklerini gördüğümüz bu tecdit düşüncesinin dışında kalan görüşler ise Müslümanların ilgisine ve kabulüne mazhar olamamıştır. Zira dinin sabitelerinin değiştirilmesi ya da yenilenmesi, dinde tecdit ve güncelleme değil, bir sapmadır. O halde tecdit, dinin sabitelerinde değil, onların yorumlanmasında olur. Buna ihtiyaç duyulmasının temel nedeni, şartların değişmesiyle yorumların günceli yakalayamaması ve hayatın gerisine düşmesidir. Bu durumda yorumların gözden geçirilmesi ve yeniden ele alınması kaçınılmaz olur. Tecdidin bir boyutu da tarihî tecrübemizden ve İslam öncesi geleneklerimizden gelen yanlışların temel kaynaklara göre tashihidir. Tecdit öncelikle Kur’an-ı Kerim’e ve sünnete aykırılık taşımamalıdır. Yeni bir durum ya da sorun karşısında Kur’an ve sünnetin ruhuna uygun bir çözüm üretme çabası tarih boyunca olmuştur.
    Adnan Demircan
  • Eğer bugün müslümanlar gittikleri camilerin tamamını bir sosyal hareket merkezi haline getirebilirlerse ve Kur'an'ın iki ilkesini ve O'nun tarihini iyi kavrayabilirlerse, bu ana temel üzerine bina edecekleri sağlam bir eğitim sistemini oluşturabilirlerse, o zaman işte İslam düşüncesi anlamında, büyük bir değişim kıvılcımını çakmış olacaklardır.

    İslam'ı Anlamak, Ali Şeriati
  • Vatan Yahut Silistre,ilk Türk tiyatrolarından biridir.1873’tesağnelendiği zaman büyük yankı uyandırır.Oyunun büyük ilgi görmesi,Namık Kemal’in sürgüne gönderilmesine sebep olur.Bu oyunda da bu düşüncesi işler.İslam Bey,sevdiği kız Zekiye’nin yanına gelerek savaşa gideceğini haber verir.Yanında ayrılırken orada toplanan kalabalığa vatanla ilgili bir konuşma yapar.Sonunda “Beni seven arkamdan gelsin.” Der ve gider.

    Zekiye,İslam Bey’i çok sevdiğinden ve “Beni seven arkamdan gelsin.”sözünü duyduğundan İslam Bey’in arkasından gider.Ademi adıyla orduya katılan Zekiye,İslam Bey’in yanında vatan savunmasında bulunur.Kalenin müdafaasında başarılı işler yapar.Bu arada,kale kumandanı Sıtkı Bey,başaralı bir askerdir.Bir arkadaşı suçsuz yere cezalandırılır.Cezayı da Ahmet Bey’in vermesi istenir.Ahmet Bey buna tahammül edemeyerek emre uymaz.Bu itaatsizliğinin ardından ordudan ayrılan Ahmet Bey,Sıtkı adıyla orduya bir er olarak katılır ve komutanlığa kadar yükselir.Ahmet Bey ,manastırdan ayrılırken bir kızını orada bırakmıştı.Öldüğünü sanmaktadır.



    Bir çatışma esnasında İslam Bey ,yaralanır..Adem adıyla orduda bulunan Zekiye İslam Bey’in yarasını sararken ,İslam Bey ,Zekiye’nin sesini tanır ama tam olarak bilemez.Çünkü Zekiye erkek kılığındadır.Ancak yavaş yavaş sır perdesi aralanır.

    Düşman kuvvetlerinin cephaneliğini patlatmak gerekince İslam Bey ve Zekiye korkusuzca bu görevi kabul eder.Abdullah çavuş ise her olay karşısında söylediği ”Kıyamet mi kopar” sözüyle herkese neşe kaynağı olur.İslam Bey ve Zekiye bu görevi başarıyla yerine getirirler.Sonunda sır ortaya çıkar.Sıtkı Bey,kızına sarılır.Büyük mutluluk yaşanır.Oyun,kahramanlık duygularını coştururcasına “Yaşasın Vatan! Yaşasın Osmanlılar!” sözleriyle son bulunur
  • Eğer bugün müslümanlar gittikleri camilerin tamamını bir sosyal hareket merkezi haline getirebilirlerse ve Kur'an'ın iki ilkesini ve O'nun tarihini iyi kavrayabilirlerse, bu ana temel üzerine bina edecekleri sağlam bir eğitim sistemini oluşturabilirlerse, o zaman işte İslam düşüncesi anlamında, büyük bir değişim kıvılcımını çakmış olacaklardır.
  • İyi biriyseniz; vicdanı kararmış insanlar, sizi kaybeden olarak hatırlar.
  • Varlık bütünlüğü, İslâm düşüncesi uyarınca, anlamlı düzenlenmişliktir. Düzenleme, anlam kazandırma işidir. Başka bir deyişle, anlamsız düzenleme olamaz; böyle bir şey mantığa aykırıdır. Anlam verme yahut kazandırmaysa, belirli bir gâye vazolunup onun istikâmetinde yol alan bir düzenin tesis edilmesidir. Bir olayı, süreci yahut varolanı bütün yanlari yönleriyle tanımak, onun hakkında bilinç sâhibi olmak demektir. Bilincine sâhib olmak ile anlamını yakalamak, örtüşen manevi-ruhî hâllerdir.

    Varlık bütünlüğünün müellifi Allah, bu sebeple Alimdir. Düzenlediği varlık bütünlüğünün tam bilgisi ile anlamını vâkıftır. Allah tarafından tam bilinip anlamlandırılan Varlık bütünlüğüyse, Alemdir. Onu bilip anlamlandırma şevkiyle yanıp tutuşan, hayatını bu davâya adamış kişi de ‘âlim’dir. İnsanın yartılışındaki gâye de, fıtratı el verdiği ölçüde varlık bütünlüğünün manâsını temâşa ve tefekkür etmektir. İnsanın, Allaha, halîfe(35) olması buradandır. Nihâyet, varlık bütünlüğü ve onun yaratılış şahikası insanın esâs manâsı, adâletin gerçekleşmesidir.

    Dipnot:
    35-OrL vicarius Dei.

    Ş.Teoman Duralı-Sorun Nedir?,syf:63