• Batı bütün üstünlüğünü kaba kuvvete borçludur. Buna çağımızda teknoloji adı da verilebilir. İslam toplumları güçlerini yalnızca hayata verdikleri anlamdan ve bu anlamın uzantısı sayılan insan ilişkilerinden almışlardır.
  • İslam, Batı'nın zihin kalıplarına göre anlaşılamaz. Kendisinin dışındaki yorumlarla kendisine yaklaşılmasına müsaade etmez, ancak kendisiyle kaimdir ve ancak Müslüman olan için anlaşılabilir haldedir.
  • Hz Mevlana’ya göre Tanrı'ya ulaşmak için gerekli olan en önemli şey aşk'tır. 
    Hz.Mevlana’nın sevgisi evrenseldir. Din,dil,ırk ayrımı yapmadan tüm insanları kapsamaktadır. Kadına büyük önem vermekte, kadın ve erkekeğin eşit olduğunu savunmaktaydı.Mevlana Celaleddin-i Rumi sevgisini diğer din ve ırklardan olanlara da göstermiştir. Nitekim öğrencileri arasında Müslümanlar, Yahudiler, Hıristiyanlar, Rumlar, Araplar, Ermeniler vb. bulunmaktaydı.Hz.Mevlana, tüm dinleri bir görmekte, dinler arası ayrılığın Tanrı ile bağdaşmayacağını düşünmekteydi. Sonuçta asıl mesele insandı ve dinler, felsefeler ve ahlak sistemleri insanı daha mutlu, daha değerli yapma yolundaki vasıtalardı."İnsanların en hayırlısı, insanlara yararı olanı, sözün en hayırlısı ise az ve anlaşır olanıdır."derdi.Hz Mevlana'ya göre tüm insanlar, tanrı'nın bir görüntüsüydü.İnsanların bozulduğu bu yolculukta; insanlık şuuruna yükselirken sahip olması ve dikkat etmesi gerekenleri "aşk, tanrı, gönül, akıl, ilim, ahlak, ibadet, irade, tevekkül, dünya ve ölüm" olarak özetlemiş, olup,
    Sevgide güneş ol, dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol,
    Hataları örtmede gece gibi ol, tevazuda toprak gibi ol,
    Öfkede ölü gibi ol, her ne olursan ol,
    ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol" dizeleriyle akıllara kazımıştır

    Hacı Bektaş Veli bütün insanların kardeş olduğunu, dünyada ortaklaşa ve barış içinde yaşanılması gerektiğini, vahdet-i vücut’un” gerçekliğini, insanın Tanrısal niteliklerle donatıldığını savundu; sevgi’yi düşünce sisteminin odağına yerleştirdi. Sevgi, insanı olgunlaştırır. Tanrı’ya ulaştırır ve vahdet-i vücut’un anlamını kavratır. Dünya ateş, rüzgâr, toprak ve suyun sevgiyle birleştirilmesi
    yoluyla Tanrı tarafından yaratıldı. Bu nedenle sevgi birleştirici uyum sağlayıcıdır. Hacı Bektaş Veli, din ayrımcılığına karşı çıkar. Din, insanları birbirlerinden, ayırmak için değil, onlar ara­sında barış ve kardeşlik sağlamak için vardır.
    ”Eline, beline, diline sahip ol”,
    “Her şeye malik olan, hiçbir şeye malik olmaz”,
    ”Tanrı’ya ibadetle değil, muhab­betle varılır”

    Hararet nârda’dır, sac’da değildir,
    Kerâmet sendedir, tâc’da değildir.
    Her ne arar isen, kendinde ara,
    Kudüs’te, mekke’de, hâc’da değildir.

    Sakın, bir kimsenin gönlünü yıkma,
    Gerçek erenlerin sözünden çıkma.
    Eğer insan isen ölmezsin, korkma,
    Âşığı kurt yemez, uc’da değildir.

    Gönül kâbesine girmesin hülya,
    Nefsine hakim ol düşme bed hûya.
    Kirleri arıtan baksana suya,
    Hep yüzü yerlerde, buç’da değildir

    Deyişleri, duazları, sözleri ile aranılan her şeyin insanın özünde bulunduğunu anlatmakta gönüllere işlemektedir.
    Şah İsmail Hatayi, Kaygusuz Abdal, Kul Himmet, Pir Sultan Abdal gibi ulu pirler de Hacı Bektaş Veli’den esinlenmiştir.

    Hz.Mevlana'nın bir diğer özelliği de gerçek bir ‘başkaldırı insanı’ olmasıdır.Bu yönüyle tam anlaşılamamakta, yanlış anlaşılmakta yanlış anlatılmaya çalışılmakta,bir çok kesimlerce yanlış yorumlanmaktadır. Zaten bu yüzden yabancılar onu bizden daha iyi anlamakta, her inançtan insan onda kendinden bir şeyler bulabilmektedir.

    Yanlış anlaşılmak bir çok büyük insanın adeta kaderi gibidir.
    Pir Sultan Abdal'da Hz.Mevlana gibi bir başkaldırı insanıdır ve günümüzde bazı çevreler tarafından yanlış anlatılmaktadır.Yanlış anlatıldığı bir çok konu olmakla birlikte bir tanesi kullandığı "Şah" kelimesini İran şahlarına kullandığı sanılmasıdır.

    Hızır paşa bizi berdâr etmeden,
    Açılın kapılar Şah’a gidelim.
    Siyaset günleri gelip yetmeden,
    Açılın kapılar Şah’a gidelim.

    Gönül çıkmak ister Şah’ın köşküne,
    Can boyanmak ister Ali müşküne.
    Pirim Ali on ik’imam aşkına,
    Açılın kapılar Şah’a gidelim.

    Her nereye gitsem yolum dumandır,
    Bizi böyle kılan ahd ü amandır.
    Zincir boynum sıktı hayli zamandır,
    Açılın kapılar Şah’a gidelim.

    Ilgın ılgın eser seher yelleri,
    Yâre selâm eylen urum erleri.
    Bize peyik geldi Şah bülbülleri,
    Açılın kapılar Şah’a gidelim.

    Çıkarım bakarım kale başına,
    Mümin müslüm olan gider işine,
    Bir ben mi düşmüşüm can telâşına,
    Açılın kapılar Şah’a gidelim.

    Yaz seli gibiyim akar çağlarım,
    Hançer alıp ciğerciğim dağlarım.
    Garib kaldım şu arada ağlarım,
    Açılın kapılar Şah’a gidelim.

    Pir Sultan’ım eydür mürvetli şahım,
    Yaram baş verdi sızlar ciğergâhım.
    Arşa direk direk olmuş âhım,
    Açılın kapılar Şah’a gidelim.

    Pir Sultan Abdal'ın bu deyişindeki "Şah" kelimesini söylemesindeki kasıt Şahı Merdan İmam Hz.Ali'dir. Pir Sultan Abdal, hiç de farklı kesimlerin farklı anlatmak istediği, anlatılmaya çalışıldığı gibi değildir. Tarihte Pir Sultan isyanı diye bilinen bir isyan yoktur. Pir Sultan Abdal’ın yaşadığı Banaz köyü Hubyar Sultan talibidir. Pir Sultan Abdal'ın ise Hacı Bektaş Veli dergahına bağlı olduğu bu kadar çok bilinir olmasının sebebi o dönemdeki en büyük iletişim aracına saz ve söze sahip olması sözünü kimseden sakınmadan söylemesi olduğu bilinmelidir.

    Günümüzde Allah sevgisini anlamayan bu ilahı aşkı yüreğinde hissetmeyen, toplulukları kendi amaç ve menfaatleri için yanlış yönlendirmeye çalışan insanlar Hz.Mevlanayı menfaatleri uğruna ahlâka zıt göstermeye, Pir Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli'yi devletçi olarak nitelendirmeye,Pir Sultan Abdal'ı da isyancı olarak göstermeye yanlış tanıtmaya çabalamaktadırlar.
    Bu yanlış anlamalar,yanlış anlaşılmalar, yanlış anlatılmalar Allah kavramı içinde geçerlidir Allah.Rab,Hak veya Tanrı nasıl zikrederdeniz zikredin korku ile değil Tanrı'ya sevgi ve muhabbetle yaklaşılmalıdır. Zira Tanrı'yı anlamak başlı başına derin bir felsefedir.
    Ülkemizde kendini âlim sanan bazı cahil kimseler yabancılara Gavur demektedirler. Genel anlamda yabancılara bu kelimenin kullanılmasını doğru bulmuyorum. Zira Tanrı felsefesini,tasavvuf ilmini, Kur'an-ı Kerimi anlayan hayatına idrak eden yabancı insanlar da vardır. Johann Wolfgang von Goethe ve Lev Tolstoy bu insanlardan bir kaçıdır.

    Yakın tarihimizde Avrupa’nın içlerinde dinler arası hoşgörü
    fikrinin gelişmesine öncülük eden düşünürlerden birisi ünlü Alman şairi Goethe’dir.23 yaşında Kur’an’la tanışan Goethe Hz.Muhammed için fevkalade bir övgü şiiri de yazmıştır.70 yaşında bir şair olarak da, Kur’ân’ın Hz. Peygambere mânâ olarak bütünüyle indirildiği o
    kutlu gecenin (Kadir Gecesi) bir bayram gibi kutlanması fikrinde olduğunu
    bütün samimiyetiyle ifade etmiştir.
    Goethe Allah’ın Doğu’nun ve Batı’nın Rabb’i olduğu gerçeğini şu
    mısralarla ilan etmektedir:
    Doğu da Allah’ındır!
    Batı da Allah’ın!
    Kuzey ve Güney sahası,
    Sulh içindedir O’nun kudretiyle,
    O Tek Âdil olan,
    Hak olanı istiyor herkes için,
    O’nun yüz isminden biri de “el-Adl”,
    Bu yüce isim çok yükseltilsin; âmin!

    Tolstoy’un öncelikli amacı; Ruslara Hz. Muhammed’i ve İslâm’ı bizzat kaynağından ve doğru bir şekilde tanıtmaktır.Zor sorularına Hz. Muhammed’in hadîslerinden ikna edici ve açıklayıcı cevaplar bulmuş
    Hz.Muhammedin hadislerini bir kitapta toplamış iftiharla bahsetmiştir.
    Ünlü yazar itiraflarında İslâm Tasavvufu’ndaki Allah bilgisi ve Allah sevgisi kavramlarına denk düşen bir anlayış içerisinde, hayatına anlam ve ruh kazandıran bir düşünceyi benimsemiştir.
    “Ben neyim?”, “Niçin yaşıyorum?”, “Benim görevim ne?”, “Nasıl yaşamalıyım?” sorularına bilim ve felsefeden
    aradığı cevabı bulamayınca,
    Hz.Muhammed’in hayata anlam kazandıran mesajlarına sığınmıştır.
    Tolstoy, inancın sadece insanın Allah’la ilişkisi olarak görülmesini ve insana söylenmiş olan şeylerin kabul edilmesinden ibaret sayılmasını eleştirerek, “inancı; insan yaşamının ya da anlamının öğrenilmesi” şeklinde tanımlamıştır.Aradığına cevap bulduğu
    Hz. Muhammed’in hadîslerini şöhret ve itibar sahibi bir yazar olarak bütün
    dünyaya ilan etmiştir.
    Tolstoy’un kitabına aldığı hadîslerden bazıları şunlardır:
    “Hiçbir kimseye öfkesini yutmaktan daha güzel bir içki verilmemiştir.” (Tolstoy: 26)
    “Öfkesini açığa vurmaktan çekinip, onu boğanları Allah daima mükâfatlandırır.” (Tolstoy: 30)
    “Kimseyi kırma. Biri seni kırar ve ayıplarını, kötülüklerini açığa
    vurursa, sen de onun kötülüklerini açıklayıp yayma.” (Tolstoy: 27)
    “Diliyle insanları kıranları, ibadetleri temizlemez.” (Tolstoy: 36)
    “Muhabbet, insanı sevdiğine karşı sağır ve dilsiz yapar.” (Tolstoy: 35)
    “Gerçek tevâzu, bütün iyiliklerin başıdır.” (Tolstoy: 31)
    “En mukaddes savaş, insanın (nefsine) kendine galip gelmesidir.”
    (Tolstoy: 31)

    Şeb-i Arus, Hz.Mevlana'nın
    Bizim ölümümüz, ebedî bir düğündür
    dediği sevgiliye kavuşma gecesi.
    Vefâtımızdan sonra mezarımızı yeryüzünde arama
    Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindendir.
    745.Vuslat yıl dönümünde Ehlibeyt yâreni Hz.Mevlana'yı ve pirlerimizi anmak, ilahi aşkta buluştuğumuz Allah dostlarını yad etmek amacıyla #37152456 etkinlikliği için okuduğum Mevlana'dan Altın Öğütler 1 kitabı vesilesi ile düşüncelerimi siz kitap dostlarıyla paylaşmak istedim.İncelememi sonuna kadar okuyan arkadaşlara ve etkinlikte emeği geçen herkese teşekkür ederim.

    Sizi Yunus ve Mevlana'nın sevgisiyle, Hacı Bektaş Veli'nin Hoşgörüsüyle,İmam Hüseyin ve Pir Sultan'nın dik duruşuyla,İmam Ali'nin Turab'lığıyla selamlıyorum Aşk ile...
  • "Şehirlilerin sanat ve umumi olarak estetik yaşantı için daha fazla fırsat buldukları kanaati, çağımızdaki en acayip yanılmalardan biridir. Şehir nüfusunun ancak çok cuzi bir kısmının ziyaret ettiği konser, müze ve sergiler, köylülerin her gün muazzam güneş doğuşu veya ilkbaharda tabiatın uyanışı manzarası karşısında, belki gayri ihtiyari, yaşadıkları pek kuvvetli estetik heyecanın yerini takriben bile dolduramaz."
  • Cemil Meriç'in de dediği gibi İslâm, medeniyeti ve kültürü umran kelimesi ile birlikte ifade etmiştir.

    Cemil Meriç, "kültür" kelimesinin bizim anlayışımızda bir karşılığının olmadığını söyler: "Batı'nın kültürü var, bizim ise irfanımız. Kültür, irfana göre katı ve fakir. İrfan insanı insan yapan vasıfların bütünü, yani hem ilim, hem iman hem de edep. Batı kültürün vatanı, Doğu irfanın. Ne Batı'yı tanıyoruz ne Doğu'yu... En az tanıdığımız ise kendimiz."

    İrfan kelimesini anlamadan geçmişimizi, medeniyetimizi ve kimliğimizi de anlamak mümkün değil. İrfan ise sadece bilmek değildir. Önce kendini, böylece Rabb'ini tanımak demektir. Bunu bilen insan ötekini de bilir, hürmet eder. İrfan varlığıyla bilmek demektir, sadece aklıyla değil. Yani özü ile sözü bir olmak demektir.
  • Kendisinden çok sonra gelen fizikçi Isaac Newton, Evangelista Torricelli, bilim insanı Nicolaus Copernicus ve matematikçi Galileo Galilei gibi filozoflara ilham kaynağı olan El-Biruni, vefatının 970. yılında anılıyor. Kendisinden asırlar sonra gelen fizikçi Isaac Newton, Evangelista Torricelli, bilim insanı Nicolaus Copernicus ve matematikçi Galileo Galilei gibi filozoflara ilham kaynağı olan El-Biruni, vefatının 970. yılında anılıyor.

    Ebu Reyhan Muhammed bin Ahmed el-Biruni, 973’de Harezm’de doğdu. Babasını küçük yaşlarda kaybeden El-Biruni, ilk bilim eğitimini bölgenin hükümdar ailesinden olan Ebu Nasr Mansur’dan edindi. El-Biruni, seçkin bir matematikçi ve gökbilimci olan Ebu Nasr Mansur’dan, matematikçi Öklid’in geometrisi ve Batlamyus’un astronomi ilmini tahsil etti.

    Yunan filozoflarından Aristo, Arşimet ve Demokritus’un çalışmalarından da etkilenen El-Biruni, bilimsel çalışmalarına 17 yaşında başladı. Harezmşah Devleti, Me’muniler tarafından alınınca, bir süre İran’da yaşayan bilim insanı, “El-Asar’ul Bakiye” adlı kitabını, İran’daki Müslüman hanedanlardan Ziyarilerin sarayında yazdı. 2 sene burada çalıştıktan sonra memleketine geri dönen El-Biruni, Ebu’l Vefa ile gök bilimi üzerine çalışmaya başladı.

    İslam bilim dünyasının parlayan ışığı El-Biruni, Gazne’ye gelerek burada Gazneliler’in himayesine girdi. Sarayda izzet ve itibar görerek, 11. yüzyılın önemli Müslüman -Türk hükümdarlarından Gazneli Mahmud’un Hindistan’a yaptığı seferlere katılan El-Biruni, 1017-1030 yılları arasında Hindistan’da yaşadı ve bu dönemde meşhur kitabı “Kitab’üt-Tahkik Ma li’l-Hind”i bilim dünyasına kazandırdı. Hindistan’a yerleşerek, Hint bilim adamlarının da dikkatini çekmeyi başaran ve Hind ülkesi alınınca Nendene şehrine yerleşen Biruni, bilimsel çalışmalarına burada devam ederek, Sanskritçe’yi öğrendi ve Hind toplumunun hayat tarzı üzerine araştırma gerçekleştirdi.

    El-Biruni, güneşin yüksekliği ve şehrin boylamını hesaplayarak, güneşin hareketlerinden, mevsimlerin ne zaman başladığını belirledi. Dünyanın çapını, bugünkü değere çok yakın olarak keşfeden El-Biruni, yerkürenin şeklini tespit ve yeryüzü ölçümleriyle ilgilenen jeodezi biliminin kurucusu oldu. Hindistan’da öğrendiği trigonometrinin, astronomiden ayrı bir bilim olarak görülmesi gerektiğini savunan El-Biruni, trigonometrik fonksiyonlarda yarıçapın, birim olarak kullanılmasını önerdi.

    Astronomi ve coğrafya ölçümlerinde kullanılan birçok alet geliştirdi

    El-Biruni, astronomi ve coğrafya ölçümlerinde kullanılan birçok alet geliştirdi fakat sadece piknometre, mekanik usturlap ve bazı harita projeksiyonları günümüze kadar ulaşan ölçme araçları arasında yer aldı. Çok iyi bir ansiklopedi yazarı da olan El-Biruni, “El-Asar’il-Bakiye an’il-Kuruni’I Haliye” isimli kitabında, Orta ve yakın Doğu’da kullanılmakta olan takvim sistemlerini göstererek, Hindistan’ın erken orta çağ bilimlerini anlatıp matematik, astronomi ve astrolojinin temellerini attı.

    “El-Kanunü’l-Mes’udi” kitabıyla ayrıntılı bir matematiksel coğrafya eseri yazan El-Biruni, “İstihrâc el-Evtâr fî Dâire” adlı kitabında Orta Asya’nın topoğrafyasını belirledi. Büyük İslam bilim insanı, “Kitabü’I Cemahir fi Ma’rifeti’l Cevahir”de 50’nin üzerinde mineral, maden, metal, alaşım, porselen gibi maddeler hakkında detaylı bilgiler vererek, kitabında her bir maddenin, maddeleri birbirinden ayırt etmeye yarayan özgül ağırlıklarını gösterdi ve ömrü boyunca incelediği bitkileri, “Kitâbü’s-Saydane” isimli kitabında listeleyerek, doğal ilaçların hangi hastalıklara iyi geldiğini kapsamlı bir şekilde anlattı.

    El-Biruni, Galileo’dan 600 sene önce, “dünyanın döndüğü”nü keşfetti

    Newton’dan 700 sene önce, Newton’un matematiksel olarak ispatladığı yer çekimi kuramı üzerine ilk fikirleri ileri süren El-Biruni, geliştirdiği teleskoplarla gözlemleri sonucunda, gezegenlerin güneş etrafında döndüğünü doğrulayan Galileo’dan 600 sene önce “dünyanın döndüğü” fikrini savundu. El-Biruni, “Dünya dönüyorsa, ağaçlar ve taşlar neden fırlamıyor?” sorusuna, “Merkezde bir çekicilik olduğu için her şey dünyanın merkezine düşer.” cevabını vererek, Kuzey, Güney, Doğu ve Batı’nın farklı noktalarda buluştuğunu ve denizin ardında bir karanın bulunduğunu (bugünkü Amerika kıtası) öngördü.

    Tıp alanında da birçok eser veren Biruni, döneminde bir kadını sezaryenle doğum yaptırmayı başarıp, şifalı otlar ve birtakım ilaçlar üzerine yazdığı “Kitabu’s Saydane” isimli eserinde ise yaklaşık 3 bin bitkinin hangi hastalığın tedavisinde ve nasıl kullanıldığını yazdı. İlaçların yanı sıra o bitkinin Arapça, Farsça, Yunanca, Sanskritçe ve Türkçe gibi başka dillerdeki adının yer alması, etimolojik açıdan önemli bir gelişme olarak takdir gördü.

    Düşünce ve bilimsel bakış açısı
    Bilimsel bakış açısı olarak İslam bilim insanı İbn-i Sina’nın Aristo tarzı düşüncesine karşı çıkan Biruni, tek Tanrı inancını benimseyerek evrenin bir başlangıcının olduğunu, öncesiz bir evrenin ise Tanrı’nın gereksiz sayılması anlamına geldiği tezini savundu. El-Biruni’nin, İbn-i Sina’nın yaklaşımlarına sürekli karşı çıkarak, fikir alışverişi anlamında gerçekleştirdikleri yazışma ve tartışmaların bir kısmı, bilim insanlarına farklı pencereler araladı.

    Henüz bilim olarak kabul edilmeyen astrolojiyle de ilgilenen ve “Kitabu’t Tefhim fî Evaili Sanaati’t-Tencim” adında bir astroloji eserini kaleme alan Biruni, simya, efsun, büyü gibi İslam’da kabul görmeyen alanlar üzerinde çalışmayarak, bu tarz oluşumlara şiddetle karşı çıktı. Ayrıca Biruni, devletlerin tarihlerini incelerken, ekonomik nedenleri araştırarak, devletlerin ilişkilerinin altında dini nedenlerin aranmasının yanlış bir görüş olduğunu öne sürdü. Batı’da “Aliboron” adıyla ünlenen İslam mütefekkiri El-Biruni’nin eserleri, pek çok Batı diline çevrildi.

    Bilim dünyasında takdir edildi
    Türk Tarih Kurumu’nun yayımladığı bir dergide ve UNESCO’nun 25 dilde çıkardığı 1974 Haziran sayısında kapsamlı bir şekilde tanıtılan El-Biruni’nin, derginin kapağında yer alan fotoğrafının altında, “1000 yıl önce Orta Asya’da yaşayan evrensel dahi Biruni, astronom, tarihçi, botanikçi, eczacılık uzmanı, jeolog, şair, mütefekkir, matematikçi, coğrafyacı ve hümanist” ifadelerine yer verildi.

    El-Biruni, günümüzde de en bilinen İslam bilginleri arasında yerini alırken, dünyadaki çeşitli ülkelerde Biruni’yi anmak için sempozyumlar, kongreler düzenlendi ve pul bastırıldı. İslam bilgini El-Biruni’nin en tanınmış eserleri arasında “El-Âsâr’il-Bâkiye an’il-Kurûni’i-Hâliye”, “El-Kanun’ül-Mes’udi”, “Kitâb’üt-Tahkik Ma li’l-Hind”, “Tahdid’ü Nihayeti’l-Emakin Tashih-i Mesafet’il-Mesakin”, “Kitabü’l-Cemahir fî Ma’rifeti’l Cevahir”, “Kitabü’t-Tefhim fi Evaili Sıbaati’t-Tencim”, “Tahdidü Nihayati’l-Emakin” ve “Kitabü’s-Saydane fi’t Tıp” gibi kitapları, pek çok ilim dalında rehber olarak yol gösterdi. Dünyada bilim sahasına kazandırdığı ilk keşif ve buluşlarla, bilim dünyasına ışık tutan İslam alimi El Biruni, 13 Aralık 1048’de rahmet-i Rahman’a kavuştu.
    Editör / Yazar: Ali Ekber ÖZGEN
  • Her kavramın dînî, felsefî, tarihî, kültürel, sosyal bir arkaplanı mevcut olup bunu göz önünde tutmadan onu farklı bir uygarlık ve kültürün kavramlarıyla aynîleştirmek yanlış sonuçlara ulaştırır. Cihadın, 'kutsal savaş' (holy war, guerre sainte) diye nitelendirilmesi de böyledir. İslam'da Batı'daki gibi bir kutsal savaş kavramı mevcut olmayıp insanları dîne sokmak için savaşmak gayrimeşru sayılmıştır.