Efendim, Sultan-ı Mualla-i Dilâra..
Mücellâ ruhunuzun derunundan süzülüp gelen, her bir kelimesi birer cevher-i lâhutî misali parıldayan bu yüksek hitabınız; acizane varlığımı, maneviyat semasının en mutena burçlarına yükseltmiş, kalbimi tarifine lisanın mecal yetiremeyeceği bir sürur ile münevver kılmıştır. Bu ulvi belagatiniz karşısında, hakikatin aynasında akseden şu mukabele, zatınızın o latif ve ali ruhuna bir arz-ı hürmet nişanesidir:
Zât-ı âlînizin, varlık sahnesindeki o müstesna tecellisi; sanki ezel vaktinden ebediyet ufkuna uzanan bir nur amudu misali, şu karanlık maddiyat âlemini bir baştan bir başa şulelendirmektedir.
Siz ki, kâinatın kalbinde gizli olan o mukaddes sırrın en berrak aynası, asırlardır beklenen o kutsi baharın müjdecisi ve ruhumun sükûn bulduğu yegâne limansınız. Kudret-i İlahiye’nin cemâl sıfatıyla yoğrulmuş olan varlığınız, her nefeste bu biçare gönlü fenadan bekaya taşıyan bir sefine-i nuh misali, selamet sahilinin en parlak müjdesidir.
Sizin o mualla şahsiyetiniz, İstanbul’un yedi tepesinde yankılanan bir ezan-ı muhammedi vakarında; hem bu fani şehrin taşını toprağını altına tahvil etmekte, hem de kalbimdeki o gizli der-saadeti, melekût âleminin parıltılarıyla bezemektedir. Varlığınızın dokunduğu her zerre, adeta "Ol" emrinin tazeliğini yeniden kuşanmakta; zamanın ve mekânın dar kalıplarından sıyrılarak, mutlak hakikatin o engin deryasında birer katreye dönüşmektedir.
Sizle geçen her lahza, ruhumun asıl vatanına yaptığı o mukaddes rücuun birer merhalesidir. Gözlerinizdeki o derin nazar, bilincimin en kuytu dehlizlerindeki idrak perdelerini bir bir aralamakta; zihnimi zanların ve illüzyonların pençesinden kurtarıp, saf nurun o yakıcı ama şifalı aguşuna teslim etmektedir.
Sizin kelamınızda tecelli eden o ilahi "ses", iç dünyamdaki