• iş için diploma almak istiyorsanız eğitim kurumlarına gidebilirsiniz yok ben bir şey öğrenmek istiyorum diyorsaniz eğitim kurumlarıyla bir işiniz yok mesela ben para kazanmak için iş diploması almam gerekiyor onun için gidiyorum uni ye zaten işide unide öğrenmiyecem işi işte öğrenecem
  • **Değerli eleştiriler üzerine yeniden düzenlenmiş ve demlenmiştir.

    -----------------------------------------------------------

    Oda gri, siyaha daha yakın bir gri. Neredeyse siyah ile beyazın hiçbir farkı yok. Kasvetli ve havasız. Perdeleri kapalı pencereden çok az ışık içeri sızabiliyor. Gelebilen az ışık da onu rahatsız ediyordu. Geç yattığından dolayı gözleri sızlıyordu yatakta kıvranırken. Gözlerini ovuşturdu, masadaki dün geceden kalma yarım şişeye baktı. Yanında da uzun filtreli sigarası vardı. Küllük tepeleme izmarit dolmuş, bazıları yere, halının ve döşemenin üzerine düşmüştü. Ağır ağır doğruldu, ayağa kalktı, vücudundaki tüm eklemler çatırdadı. Perdeyi araladığında havanın yağışlı olduğunu gördü. Yağmur damlaları sürat ile giden arabanın camına çarpan sinekler gibi cama çarpıyor, bazıları paramparça oluyor, bazıları ise dağılmayıp aşağı doğru süzülüyordu. Her süzülen damla kendisine bir yol buluyor, başka damlalar ile birleşiyor yeni ve daha büyük bir damla oluşturuyordu. Bazıları ise tek başına camın altına kadar ilerliyor ve ölüyordu. Kendisini bu tek başına yoluna giden ve sonunda camın kıyısından aşağı düşen yağmur damlasına benzetti. Tek farkları belki de, yağmur damlası daha saf ve temizdi.

    Yarım bardağına biraz daha içki doldurdu ve pakette iki büklüm kalmış son dal sigarasını çıkardı. Paketin altına vuruyor ve sigaranın kendiliğinden paketten çıkmasını sağlıyordu. Onun tarzı bu idi. Paketi buruşturup odada rastgele bir yere fırlattı. Ağzındaki sigarayı yakmak için çakmak aradı ama bulamadı. Mutfak ocağına yöneldi. Altını dördüncü deneme yakabildi, biraz da saçlarının ucu yandı. Bir küfür bastı ocağa. Odasına yürüdü. Giderken kafasını çarptığı rüzgar çanı uzunca bir süre şarkı söylemeye devam etti.

    Odasına geldiğinde pencere önüne bir kumru konmuştu. Gözleri öylesine güzeldi ki, kendi çirkinliğinden utandı. Birbirlerine baktılar haylice zaman. Bir adım atmasıyla kuşun havalanması bir oldu. "Sen de haklısın. Ben olsam ben de kaçardım. Ben olsam, ben de benden kaçardım. Ben, ben olsam.... kaçardım.." diye mırıldandı. Bardağından ağız dolusu içki aldı ve peşine sigaradan derin bir nefes çekti. Boğazı ve içerisi alev almıştı. Bu his ona inanılmaz zevk veriyordu. Aynı hareketleri peşi peşine üç defa daha yaptı ve izmariti küllükte rast gelen bir yere bastı. Ağzına kadar dolu olan küllükteki izmaritlerden, bazıları yere ve halıya dağıldı. Hiç oralı olmadı adam. Pencereden bir süre dışarıyı izledi. Yağmur tanelerinin hareketleri ona müthiş haz veriyordu. Gözünü alamadı, sonunda döndü, dolabına doğru ilerledi. Üzerini giydi ve çıktı evden. Kapıyı çarparken oluşan rüzgarla, rüzgar çanı şarkı mırıldanmaya başlamıştı. Kendi halinde dönüyor, şarkı söylüyordu karanlık odalara.

    Dağınık ve isli saçları yüzünü örtüyordu. Şehrin üzerinde upuzun bir duman tabakası vardı. Yakılan odunların ve kömürlerin zehri, insanın genzini yakıyordu. Adam da bundan nasibini almış, boyna öksürüyordu. Otobüs durağına geldiğinde ıslak bir sıçan gibi olmuştu suratı. Damlalar çenesinden düşmemek için mücadele içindeydi. Bazıları yine de aşağı düşüyordu. Elleri kot montunun cebinde, ağzında ıslanmış ama hala yarım yamalak tüten bir sigara, omuzları yukarı doğru büzülmüş.... Az öteden koşa koşa kırmızı şemsiyeli bir zarif bir kadın geldi.

    -Pardon, buradan lunaparka nasıl gidebilirim?
    Şaşırdı adam. Normalde kimse kendisine soru dahi sormazdı. Etrafına bakındı, durakta kimse yoktu ondan başka. Uzunca süre konuşmamanın verdiği paslanmışlık hissi ile önce bir şeyler demeye çalıştı ama sesi çatallı ve katran doluydu. Boğazını temizledi.

    -Özür dilerim, ben de oraya gidiyorum. Otobüs birazdan gelir. İsterseniz beraber binelim ben size gelince haber ederim.
    -"Tamam, olur", dedi kadın. Bu cevabı açıkçası beklemiyordu. Zaten kötü bir niyeti de yoktu. Sadece aynı yere gidiyorlardı, hepsi bu.

    Sarı renkte bir otobüs geldi, bindiler. İkisi de yan yana oturmuştu. Adamın gözleri kadının ellerini izliyordu hayranlıkla. Çok narin ve bembeyazdılar. Sanki dünyaya az önce gelmişti kadın. Yeryüzüne yeni inmişti. Hiç bir pisliğe, suça, lanete bulaşmamıştı adeta. Peşine kendi ellerine baktı. Sanki yaba gibiydiler. Uzun zaman yaptığı marangozluk işleri yüzünden elleri artık hissizleşmişti. Dokunduğu şeyler onun için bir anlam ifade etmiyordu. Kaba saba idi elleri. Sağ elinin iki parmağını da çırakken planyaya kaptırmıştı. Bazı zamanlarda gözü takılırdı olmayan parmaklarına, içinde ince bir sızı hissederdi. Kadını izlerken çıt çıkarmıyordu. Nefes almaktan dahi imtina ediyordu. Bakışları ara sıra kadının saçlarına ve gözlerine kayıyor, kadının kaçamak bakışıyla son buluyordu. Her defasında kadın da onu inceliyordu yüzünde mahçup bir tebessümle. Kadın da ses etmemişti hiç. Sanki bal mumundan yapılmış bir Marilyn Monroe gibiydi. Aklına o an Yaşar Kemal'in "Marlin Monro'nun gözleri, işte o kadar" dizesi geldi. Kendince tebessüm etti başını öne eğerek. Gülmek o kadar yüzüne yakışmıyor, o kadar iğreti duruyordu ki tarifi imkansızdı. Ama onun kadar içten gülen kimseyi de görmemiştim hayatımda. İki insanı da gören arka tarafta bir koltukta oturuyordum. Şoför mahalli boştu. Otobüs de bomboştu. Kimsecikler yoktu. Camdan dışarı baktığımda bile kimse kaldırımlarda değildi. Sokaklar, caddeler, dükkanlar, okullar, bomboştu. Sanki bir savaştan çıkmıştık da herkes evlerine, kalelerine çekilmiş gibiydi.

    Çok sürmeden lunaparka geldik ve öndeki ikisi indiler. Buğulanan camı sildim ve iki insanı aradı gözlerim. Aradım ama bulamadım. Sonra yerime geçtim. Otobüsü birinin sürmesi gerek değil mi? Kimse olmadan bir otobüs nereye gidebilir? Otobüsü evime doğru sürdüm. Kapıya geldiğimde otobüsün kapısı açıldı, indim. Otobüs yoluna devam etti, uzaklarda gözden kayboldu. Dairemin bulunduğu bina sekiz katlı. Ben bu binanın dokuzuncu katında oturuyorum. Bütün zillerde adım yazılıydı. Adımın yazılı olmadığı bir zil vardı sadece, o zile bastım. Karşılık olarak "zaaaaaattttt" diye otomatiğin sesi geldi ve kapıyı araladım. Daireme geldiğimde anahtarı kapıdaki kilit deliğine yerleştirdim ve çevirdim. İki tur kitlenmişti...

    ***

    Çalar saatin latin ezgisi ile uyandım. Bu ezgiyi çok severim o yüzden bir süre kalkmadan dinlerim sabahları. Ama bu sabah üzerimde bir serinlik var nedense. Üzerimde... Üzerimde sırılsıklam olmuş bir kot ceket. Ağzım içkiden ve sigaradan leş gibi kokuyor. Kimin acaba bu kot ceket? Ben kot ceketten nefret ederim ki! Sigara ve alkol zaten kullanmıyorum. O halde masamdaki şişe ve sigara paketi kimin? Korktum birden. Nerede olduğumu anlamam hayli zamanımı aldı. Camdan kafamı uzattığımda güneşli bir yaz günü vardı. Az ötede ise kaldırımda sırılsıklam kot ceketli bir adam ile kırmızı şemsiyeli güzel bir kadın el ele yürüyorlardı. Kaldırımın önündeki durakta durdular. Birbirlerine sevgi dolu bakıyorlar, bir şeyler konuşuyorlar ve gülüşüyorlardı. Kaldırımda insanlar yürüyordu ama sanki kimse onları görmüyordu. Çok sürmeden sarı, ıslak bir otobüs durağa yanaştı, durdu. Otobüsün silecekleri çalışıyor ve etrafa su püskürtüyordu. Camlarından aşağıya damlalar süzülüyordu. Kapı açıldı, bindi kadınla erkek, otobüs hareket etti. Biraz ilerde köşeden dönüp gözden kayboldu.
  • Hayat demek :
    Ölümü beklemek demektir.

    Az çok hepimiz denizleri,yıldızları,ağaçları
    İşte falanları filanları göreceğiz.
    Birçok şeyin tadına bakacağız.

    Sonra da ister istemez gidiyorum elveda şarkısını söyleyeceğiz.
    Öyleyse gideninde kalanında gönlü hoş olsun.

    "S.ALIŞIK" ✍️ ✍️ ✍️
  • Bu hikayemi sevgili arkadaşım Diotima 'ya ithaf ediyorum. Atandığım zaman, köy okulunun lojmanında kalmıştım, bir gece. Oradaki arkadaşımla yaşadığımız ufak bir anı yazdırdı bu hikayeyi bana. Uzun olsa da okuyacaklar vardır illa ki. Şimdiden iyi okumalar diliyorum.
    ********************************************

    “Önce yemeği yaparsın. Sonra da bulaşıklar… Yarın da genel temizlik yapılacak. Belim çok ağrıyor. Sen halledersin bütün işi. Okuldan sonra yaparsın.”
    Suratındaki saflığı bozan gözlerini devirerek söyledi bütün bunları. Sonra da arkasında donuk bir yel bırakarak gitti. Gözleri suratındaki bütün masumiyeti dağıtıyordu . Bir de s’leri. Yılan tıslaması gibi. Dili çatallaşmış, dışarı çıkacak… Ssssen dedikçe içim ürperiyordu.

    Merhaba demiştim. Hiçbir şey söylemeden kalacağım odayı göstermişti. Burada kalırsın. Biraz pistir ama temizlersin. Bir sürü boş vaktin olacak zaten. Ben salona geçiyorum, demişti. Eşyaların, ortamın soğukluğunu katmerlediği bir odaydı. Bavulumu koyup hemen salona geçmiştim. Salon da salon hani. İki çekyat. Yerde sönük bir halı. Camlar perdesiz. Dışarısı görünmüyor ama. Ya da ben görecek bir şey bulamamıştım. Çekyatın birine uzanmıştı. Henüz ismini bilmiyordum. Köye geleli bir saat ancak olmuştu. Lojmana gitmiştim. Zaten kalacak başka yer yoktu ya… Diğer çekyata oturmuşken seslenmişti. Gel peşimden. Mutfağa geçmiştik. İstekler… Birbiri ardına… Bana cevap tanımaması, söylediklerini yapmakta mecbur oluşumun göstergesiydi. Bu mecburiyet altında sessiz kalmazdım. Eskiden. İsmini dahi duymadığım bir köy okulunun lojmanında, ismini bilmediğim bir insanla birlikteydim. Üstelik dili çatallaştı çatallaşacak.

    Yıkık dökük mutfakta tek başıma kaldım. Etrafa bakındım. Mutfak penceresi kırıktı. Kırılan yere naylon yapıştırılmış. Kırık olmayan kısmı donmuş. Dokunsan tuz buz olacak. Perdesi yok. Salon gibi. Perdesiz bir ev ilk defa gördüm. Çıplak insan gibi diye düşündüm. Duvarda asılı iki bakır tencere. Tezgah fayanstan. Beyazı kalmamış, esmerleşmiş. Yöre insanının rengini almış. Tezgahın alt tarafında çiçek desenli bir bez var. Dolap kapağı görevi görüyor. Bezi kaldırmak istemedim. İki küçük gözü bulunan, paslı bir ocak. Yanında da yağlı bir çakmak. Altında küçük tüp. Duvar rengini tanımlamak çok zordu. Bazen sarı diye düşündüm bazen de gri. Arkamda çalışması gereksiz bir buzdolabı. Etraftaki nesneler yüzyıllardan beri hareketsiz duruyordu sanki. Yeryüzünün en donuk tablosuyla karşı karşıyaydım.

    İçeriden televizyon sesi gelmeye başladı. Ses o kadar cızırtılıydı ki, bulunduğum noktadan herhangi bir şey anlamak mümkün değildi. Arada, yılan dilli arkadaşımın gülüşünü duyuyordum. Ssssss… Bu bile sinirlendirmeye yetmedi beni. İnsan şaşkınlık içerisindeyken kolay kolay kızamıyor sanırım. Çakmağı aldım. Ocağın gözüne tuttum. Yandı. Ellerimin kılları tütsülendi. Ortalığı keskin bir koku kapladı. Midem bulandı. Duvarda asılı duran tencerelerden büyük olanını aldım. Ocağın üstüne koydum. Peki tencereye ne koyacaktım? Ne yemeği yapmamı istedi ki arkadaşım? Buzdolabını açtım. Karıştırmaya başladım. En üst rafta yeşillenmiş birkaç domates ve salatalık vardı. Bir altında, kapağını açmaya korktuğum emaye bir tencere. Yanında da yarım soğan. En alt rafta makarnayı gördüm. Hemen kaptım. Çeşmeyi açtım. Su o kadar soğuktu ki… Kaynamaz diye düşündüm. Etrafa bakındım. Başka çarem yoktu. Suyu ocakta kaynatacaktım. Tencereyi ocağa koyduktan sonra beklemeye başladım. İçeriden gelen cızırtılı gürültü de olmasa yeryüzünün en yalnız insanı sanacaktım kendimi. Pencere kenarına geçtim. Kırık kısmı kapatan naylonun köşesinde ince bir yırtık vardı. Bu yırtıktan dışarıyı izlemeye başladım. İleride, gözün görmekte zorlandığı sarı bir ışık fark ettim. Başka da bir ışık yoktu. Sanki gökyüzü bu yeri unutmuş gibiydi. Yıldızlar bile yoktu. Birkaç saniye sonra sarı ışık da kayboldu. Karanlığı izlemeye koyuldum. İnsan bazen görmediği bir şeyi de izlemek ister diye düşündüm. Arkadaşımın gülme sesini duydum yeniden. Okkalı bir küfür savurdu havaya sonradan. Bu küfür mutfağa girdi. Süzülüp, naylon yırtığından karanlığa doğru savruldu. Birkaç saniye sonra uluma sesleri duydum. Bu süzülüş bir şeyleri harekete geçirmiş olmalıydı. İrkildim. Uluma sesini ilk defa bu kadar yakınımda duyuyordum.

    Camın buğusuna büyükçe bir şey çarptı. Yere düştü. Vızıldadı. Böcektir diye düşündüm. Sonra sesi soluğu kesildi. Ne olduğunu merak ettim. Camın buzunu tırnaklarımla kazımaya başladım. Şansıma tam da bulunduğu yeri kazımışım. Evet bir böcek. İlk defa böyle bir böcek görüyordum. Buraya geldiğimden beri gördüğüm her şey o kadar yabancı geliyordu ki…Böcekti nihayetinde. Ne kadar farklı olabilirdi ki… Sırt üstü düşmüş, yeniden doğrulmak için debeleniyordu işte. Her böcek gibi. Yine de şimdiye kadar gördüğüm böceklerden farklıydı. Cama vurdum. Hareketsiz kaldı. Sonra yeniden çırpınmaya başladı. Pencereyi açıp, onu kurtarmak istedim. İçimde böceğe karşı inanılmaz bir acıma hissi oluştu. Bir de yakınlaşma. Yeryüzünün en karanlık yerinde, kendime en yakın bulduğum canlının içinde bulunduğu çaresizlik, içime tarifi zor bir his bulutu yaydı. Pencere kolunu tuttum. Anında geri çektim. Hayatımda hiç bu kadar soğuk bir şeye dokunmamıştım. Baktım parmaklarımdan biri kanıyor. Pencere koluna dikkatli bakınca, üzerinde derimden parçalar gördüm. Alttan başlayarak donuyorlardı. İçine aldığı her şeyi kesik griye boğan bir hava. Bütün nesneler onun hakimiyeti altında.

    Ocağa baktım. Suyun üzerinden buharlar yükselmeye başlamış. Tezgahın üzerinde duran su bardağını aldım. Tencerenin içine daldırdım. Bardaktaki ılık suyu pencere koluna döktüm. O esnada arkadaşım içeri girdi. Yapacağın bir yemek birader, onu da hala yapamadın. Şimdiye kadar iki defa yapmıştım, diyerek pis pis sırıttı. Dilini gördüm. İki sivri uç. Cevabımı beklemeden, elimdeki boş su bardağını kapıp, çeşmeye yöneldi. Suyu doldururken, bardağın kendisine ait olduğunu ve bir daha ona dokunmamamı söyledi. Sonra da ayaklarını sürüyerek uzaklaştı. Yalnız kalır kalmaz pencere koluna atıldım. Bu sefer elimin tamamı yapıştı. Öylece kaldım. Kolu çevirdim. Açıldı. Böcek, sol tarafımda avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Bir yandan da ayaklarıyla kendini savurup, doğrulmanın peşindeydi. Yapışmış elim yüzünden böceğe ulaşmam imkansızdı. Sol kolumun ulaşamadığı bir yerdeydi böcek. Ne yapıp edip, sağ elimi pencere kolundan kurtarmalıydım. Böcek sesini iyice yükseltti. Hadi diyordu. Ne beceriksiz adamsın böyle. Diğer arkadaşın olsa şimdiye kadar kırk defa kurtarmıştı beni. Pis pis sırıttığını gördüm. Kes sesini. Uğraşıyorum işte. Görmüyor musun, dedim. Daha fazla çaba göster o zaman, beceriksiz, dedi. Bunu duyar duymaz elimi son kuvvetimle pencere kolundan çektim. Hayatımda hiç bu kadar derin acı hissetmemiştim. Böcek söylenmeye devam ediyordu. Sol elimi uzatıp, böceği düzelttim. O esnada sağ elimdeki acıya eş bir sızıyı sol elimde hissettim. Böcek, kahkahalarını karanlığa savurarak uçup gitti. Giderken de iğnesini yalıyordu. İki sivri uçlu diliyle. Hissettiğim acının esrikliği ile yere yığıldım. İki elimi birden sallamaya başladım. Bir yandan da bağırıyorum. Yılanlar! Arkadaşım, sürünerek girdi mutfağa. Ne oldu be adam. Delirdin mi? Nedir bu ses dedi. S’ler iyice uzamış. Ssssssessss. Suratında yine o pis sırıtış vardı. Acıyı unutup yumruklarımı sıktım. Son gücümle suratının ortasına patlattım. Şimdi başı da yerdeydi. Tıslayarak kıvranmaya başladı. Yüzünden akan kana, elimdeki kan karışıyordu. Korktum. Ne yapacağımı bilemedim. Ayağa kalktım. Lojman kapısını açıp, hızla koşmaya başladım.

    Nereye koştuğumu göremiyordum. Sadece bir metre ilerisi… Bir yandan da havanın keskin soğukluğuna direniyordum. Panikle üzerime hiçbir şey almamıştım. Ayakkabı bile. Çoraplar ıslandıkça, içim zangırdıyordu. Çamura bata çıka ilerledim. Yokuş bir yoldaydım. Anladım. Durmadan koşuyordum. Yokuşu atlatınca ay ışığını gördüm. Durdum. Gördüğüm görüntü karşısında dumur olmuştum. Bir esrar içime oturup, bütün benliğimi esiri etti. Yolun aşağısında giderek büyüyen gölgeleri fark ettim. Büyüyen kolları ve dişleriyle üzerime doğru geliyorlardı. Ne yapacağımı bilemez, öylece kaldım. Köpek sesine benzer sesler çıkarıyorlardı. Arada uluma sesi de… Geri dönmek istedim. Yerde kanlar içinde yatan yılan… Hareket edemedim. Etrafım derin bir yok oluşun hakimiyetine girdi. Ağzımdan çıkan buharlar gökyüzünde uzunca süre duruyor, bir kısmı yoğunlaşarak tekrar toprağa düşüyordu. Sağımdaki boşluktan yaprak hışırtıları yükseldi. Sıçradım. Tekrardan koşmaya başladım. Binbir kollu devlere doğru koşuyordum. Küçük korkum beni büyük korkuma itmişti. Delirdim mi acaba diye düşündüm. Geçen her saniye devlerin boyu uzuyor ve korkunç dişleriyle üzerime doğru geliyorlardı. Bedenim yanmaya başladı. Bu havada sahip olduğum sıcaklığa şaşırdım. Artık buhar sadece ağzımdan değil, vücudumun her yerinden yükseliyordu. Elimde uzun bir mızrak vardı ve ben üzerime gelen devlere savaş açmıştım. Yokuş aşağı, etrafıma buharlar saçarak ve bağırarak koşuyordum. Çatışmaya çok az kalmıştı. Fakat bir anda devler yok oldu ve gözümü kör eden sarı ışıkla karşılaştım. Sarı ışık eşliğinde gökyüzünü saran mekanik ses… Savunmasız bir şekilde elimdeki mızrağı attım. Artık her şeyin sonuna geldiğimi düşündüm. Devleri bile kaçıran bu ışık sonum olacaktı. Yıllardır verdiğim emekler sonucunda atandığım köyde, daha ilk geceden ölüp gidecektim. Keşke böceği görmezden gelseydim. Keşke arkadaşımın yemeğini yapıp, bulaşıklarını yıkasaydım. Hiçbir şeye karışmayıp, denileni yapsaydım şimdi bu durumda olmayacaktım. Akılsızlık ettim. Hak ettim. İndir kılıcını kafamın üzerine ve ikiye ayır bedenimi ey güçlü ışık. Bu akılsız, yaşamayı hak etmiyor. Göster bana günümü. Diz çöküyorum. Seninim artık. Çamura bulanmış bu bacaklar, kanı çekilmiş dudaklar senin. Yaşamasını, itaat etmesini becerememiş bu varlık, yok olmalı. Yalvarırım yap şunu. Hadi, durma! Ağlamaya başladım. Sonra insan sesine benzer bir ses duydum. Gerisini hatırlamıyorum.

    Hoca sen ne yaptın allasen? Daha ilk geceden adama bu kadar yüklenilir mi? Muhtar valla şaka yapayım dedim. Nereden düşündüm bilmem ki… Bak gözümün morarmasıyla kaldım. Dişlerimden ikisi de düştü. Yıllardan beri kimse gelmez bu okula. Tek başıma, lojmanda çürütürüm zihnimi. Onu ilk gördüğümde o kadar sevindim ki… Koşup üstüne atlamak istedim. Sonra içimden bir ses, şuna bir şaka yap Alaaddin dedi. Demez olaydı. İsmimi bile söylemedim. Sert gözüktüm. Bu işler böyle koçum havası vereyim dedim. Mutfağa götürdüm. Yemek yap bakalım dedim. Adam fıttırdı. Bağırmaya başladı. Yılanlar diyordu. Yılan mı gördü murfakta acaba? Bu mevsimde yılan mı olur muhtar. Hepsi kış uykusunda. Üzerime saldırdı birden. Sonra da koşarak gitti. Dursun abi nerede buldu dedin öğretmeni? Kavaklığın aşağısında, yokuşun başında, yere çömelmiş, dua ederken bulmuş. Bir de ağlıyormuş. Traktörle, kasabadan geliyormuş. Bir yandan da türkü çığırıyormuş. Yolun ortasında, hareketsiz, toparlak bir şey görünce korkmuş. Yanına gidene kadar kornaya asılmış. Herhangi bir hareket olmayınca da ölü zannetmiş. Ellam tilki ya da porsuk ölüsüdür diye düşünmüş.Yanına gittiğinde fark etmiş insan olduğunu. Daha önce hiç görmediği, yalın ayak, çıplak göt bir adam görünce peygamber sanmış önce. Tövbe de Dursun, son peygamber geldi ya, duymadın mı diye düşünüp, adamın yanına koşmuş. Sayıklar haldeymiş adam. Ses etmiş duymamış. Zararsız olduğunu anlayınca, yüklenmiş, atmış traktöre. Eve götürmüş. Evin kapısına varınca karısına ses etmiş. Tezeği bolla hanım, adam öldü ölecek. Kadın kocasının kucağındaki şeyi ve ne dediğini anlamasa da, ertesi günü cumadır, abdest alacak zaar diyerek sobaya tezeği basmış. Adamı görünce de, çığlığı basıp, diğer odaya kaçmış. Sabaha kadar tek başına beklemiş öğretmenin başında Dursun. Hala da uyuyor içeride. Sen bir git yanına. Ses et. Aklı başında mı kontrol et bakalım. Koskoca adamın düştüğü duruma bak hele. Vallahi çok üzüldüm. Tövbe estağfurullah. Hadi ben kıraathaneye gidiyorum. Dün gece öğretmenin bulunduğu tepenin ardında kangallar üç tane kurdu boğazlamışlar. Onları gömeceğiz.
  • Gece bitti artık; yoksun. Gelmeyeceksin.
    Ben de beklemeyeceğim seni artık.
    Gidiyorum işte şimdi..Sen de gelmeyeceksin artık..

    Oruç Aruoba
  • İyi ya, madem ki hepimiz günün birinde çekip gideceğiz,
    O halde bunca matem bunca kahır ne için?
    Sizinkisi matem değil zaten, korku!
    Hayat demek ölümü beklemek demektir..
    Az çok hepimiz denizi, yıldızları, ağaçları, işte falanları filanları göreceğiz..
    Bir çok şeyin tadına bakacağız..
    Sonra da ister istemez gidiyorum elveda şarkısını söyleyeceğiz..

    Öyleyse gideninde kalanında gönlü hoş olsun...

    ‘ Sadri Alışık - Serseri filminden ‘