Kâsen şimdi dolu mu?"
"Dolu, bu defa bundan eminim! Üstelik gayet de düzenli!"
Kâseyi elimde çevirerek farklı taşların oluşturduğu rölyefe baktıktan sonra ona uzattım. Onu iyice inceledikten sonra masanın üzerine bırakıp bir kenarda beklettiği iki fincan kahveyi üzerine boşalttı. Gülmeye başladım.
"Sıvı neyi temsil ediyor peki?"
"Hiçbir şeyi. Sadece sana hayatın ne kadar dolu olursa olsun her zaman dostlarınla bir kahve içecek vaktin olduğunu hatırlatıyor."
"Bu kâsenin senin hayatın olduğunu farz et. Ve üç büyük taş senin için hayatındaki en önemli üç şey olsun: onlar olmadan asla mutlu olamayacağın üç şey. Çakıl taşları da önceliklerin arasında ikinci derecede önemli olanlar olsun, yani senin için vazgeçilmez olan şeylerden hemen sonra gelenler." Sözü nereye getirmek istediğini anlamaksızın yüzüne baktım.
"Kumun da geri kalan her şey olduğunu farz et: geçici mutluluklar; sana iyi gelen, 'vazgeçilmez' ve 'önemli' olanları tamamlayıcı nitelikteki şeyler."
"İyi de tam olarak ne söylemeye çalışıyorsun?"
"Eğer kåseye önce kumu koymuş olsaydım büyük taş parçaları ve çakıl taşları için yer kalmazdı. Hayatın için de aynı şey geçerli: Eğer zamanını ve enerjini önemsiz şeyler için harcarsan asıl önemli olan şeye yer kalmaz ve hayatını ıskalarsın. Yüzeysel şeylerin peşinden koşar durur, sonra da kendine neden mutsuz olduğunu sorarsın."
Bu bana zaman zaman sabah işe giderken kaçırdığım metroları hatırlattı: Tam platforma adımımı attığım an kapılar kapanıyordu ve ben de buna çıldırıyordum! Oysa belki de bu yüzden hâlâ hayattaydım!
"Bu olay olmadan önceki huzurlu hâlimize geri dönmek veya o adama karşı duyduğumuz öfkeyi istediğimiz kadar uzatmak bizim seçimimiz. Ancak yaşadığımız saniyenin onda biri kadar süren o korku ânı, ardından yaşadığımız o uzun huzursuzluğu haklı çıkaramaz."