Ancak ölümün karşısında vakarlı olmaktan çok korku duyan tabansızlar, bedeninin ileride bir yeniden yaşayacağız düşüncesiyle avunabilirler. Maddenin dönüşümünde ölümsüzlüğü görmek, içindeki keman kırılıp işe yaramaz hale geldikten sonra keman kılıfına parlak bir gelecek biçmek kadar gülünçtür.
Gene de yaşam tuzaklarla doludur, dostum. Düşünen insan gelişe gelişe tam bir olgunluğa eriştiği zaman kendini ister istemez içinden çıkamayacağı bir kapana kısılmış hisseder. Gerçekten de öyle, olgunluğa erişmiş bir insan, biz canlı varlıkların birtakım rastlantılar sonucu yoktan var olduğumuzu düşünmeye başlar, kendi kendine yaşamın anlamını, amacını sorar; yanıt alamayınca ya da saçma sapan açklamalarla karşılaşınca sorularına yanıt verecek başka kapılar çalar. Ancak çaldığı hiçbir kapı açılmaz. Derken ölüm birdenbire dikilir karşısına, bu da isteği dışında gelişir.
Akıl, insanlarla hayvanları birbirinden ayırır, insanoğlunun tanrısallığını yansıtır, hatta bir dereceye kadar hepimizin aradığı ölümsüzlüğün yerini tutar. Bundan çıkardığım sonuca göre akıl, yaşamdan zevk almak için elimizdeki biricik kaynaktır. Oysa bu kasabada bu zevkten yoksunuz. Elimizde kitaplar var, O kadar. Ama onlar da görüşmelerimizdeki canlı sohbetlerin yerini tutamaz. İzin verirseniz belki pek isabetli olmayan bir karşılaştırma yapacağım: Kitaplar nota okumaya, sohbetler ise şarkı dinlemeye benzer."
Andrey Yefimoviç masada yanağını yumruğuna dayamış, hastalara dalgın dalgın sorular sorarken Sergey Sergeyeviç arada bir söze karışır, "Hastalığımız da, yoksulluğumuz da hep ulu Tanrı'nın esirgeyiciliğine sığınıp dua etmediğimiz içindir. Bunu böyle bilin!" derdi.