Küçükken öğrendiği ilk şey susmaktı.
Evde kelimeler hep sertti; kapılar hızlı kapanır, bakışlar uzun sürmezdi. Sevgi, varlığı hissedilen ama adı konulmayan bir şeydi. Ona sarılınmadı, başı okşanmadı, “iyi ki varsın” denmedi. O da zamanla kendini yok saymayı öğrendi. Bir çocuğun en çok ihtiyaç duyduğu şeyin, yani görülmenin, duyulmanın eksikliğiyle büyüdü.
Ve o çocuk büyüdü… ama içindeki yalnızlık hiç büyümedi, hep aynı yerde kaldı.
Bu kadın her yerde ağladı.
Kalabalığın ortasında, kimsenin ona bakmadığı anlarda…
Otogarda beklerken, insanların bir yerlere ait oluşunu izlerken…
Hastane koridorlarında, yanında güvendiği kimsenin olmadığını fark ettiğinde…
Yolda yürürken, parkta bir bankta otururken, derste dalıp giderken…
En çok da kimsesizliğine ağladı.
İçinde susturulmuş o çocuğa ağladı.
Onu ezen, yok sayan izlere ağladı.
Sonra bir gün… biri girdi hayatına.
Öyle büyük sözlerle değil, öyle gösterişli hareketlerle de değil.
Ama sabırla geldi. Kaçtığında gitmedi. Sustığında vazgeçmedi.
Onu düzeltmeye çalışmadı… sadece anlamaya çalıştı.
Kadın ilk başta inanmadı.
Sevginin bir gün biteceğini sandı.
Her güzel anın ardından bir kırılma bekledi.
Çünkü bildiği tek şey buydu: güzel olan şeyler uzun sürmezdi.
Ama bu kez farklıydı.
Adam onun en çok sakladığı yerleri gördü… ve oradan gitmedi.