• Dünyanın her yerinde doğan bebek aynı gelişim süreçlerine sahip olsa da
    çocukların oynadığı oyunlar yaşam koşullarına göre farklılaşmaktadır. Amerika’da
    ebeveynler çocuklarıyla keşif oyunları oynarken, Japonya ‘da daha çok sembolik
    oyunlar ilgi çekmektedir [5]. Ülkemizde ise farklı iklim koşullarına sahip bölgelerde
    bile farklı oyun algısı yer almaktadır.
    Geçmiş yıllarda Türkiye’nin farklı bölgelerinde oynanan oyunlara
    bakıldığında hepsinin kapalı alanın dışında, hatta sokakta çocukların grup hâlinde
    oynadıkları oyunlar olduğu görülmüştür. Günümüzde ise oyunlar bireyselleşti ve
    açık havadan ziyade kapalı, aşırı korunmacı alanlarda oynandığı görülmektedir [
  • Sevgili okur, kitabın ön sözünde de söylendiği gibi, bu metin acı bir kadere sahip insanlara sırtını dönme kolaycılığını seçenlere göre değil.

    Bu Asya yine hangi mangayı hangi edebi değeri düşük karalamayı okuyor diye düşünen takipçilerim olmuş olabilir, Aya Kito diye bir yazar, bin damla gözyaşı gibi saçma iç bunaltan klişe kokan kitap ismi...

    Asya, nereden buluyorsun gerçekten böyle şeyleri okuma isteğini...ciddi olamazsın tarzı şeylerle eleştirilmiş de olabilirim, çokça alıntı yaptığım bu kitap sayesinde.

    Öncelikle incelemesini okuduğunuz bu 'şey', Bin Damla Gözyaşı, on beş yaşında ölümcül bir hastalığa yakalanmış bir kızın eli kalem tutamayacak duruma gelene kadar inatla yaşama tutunduğunu kanıtlar şekilde kimi zaman savaşçı kimi zaman yenilgiye hazırlık yapan kimi zaman büyük bir sevgiyle tekrar ayaklanan çığlıklarıyla dolu günlüğü.

    Bu bir kitap değil, hayır çirkin bir iftira olur bu.

    Aya'nın kalbindeki -hâlâ inanamadığım ve anlam veremediğim- kocaman sevginin -dünya, insan, hayvan, bitki...sevgisi- tüm acısına tüm yıkılışlarına rağmen eksilmeden son anına kadar, kemikleri kendini ayakta tutamazken parmakları itaat etmeyip oynamazken, dudakları aralanmazken çevresine yansımaya devam eden sımsıcak SEVGİ'sinin soluğunu yüreğinizde hissedeceğiniz CANLI hatta sizden daha CANLI bir şey.

    Tamam tamam öyledir, kesin öyledir dediğinizi duyar gibiyim.

    'Sıkıyosa git oku gör gününü' diyerek çirkefleşirdim ama hayır, seni anlıyorum.

    Gerçekten anlıyorum.

    Şu isme bak: Bin Damla Gözyaşı...

    Kitap kapağı zaten oldukça itici duruyor.

    Portakal Kitap Yayınları mı, peh...

    Bu kadar yeter, gel seni pişman edeceğim ;)

    ~

    Aya Kito.
    Spino-serebellar ataksi.
    Aya, Aya-chan, Aya-san.

    Asya ve Aya, bir 's' harfiyle ayırmış annem bizi, gülümsüyorum.

    Aya, on beş yaşında sevimli uysal ve çalışkan bir kız çocuğu olarak çıktı karşıma.

    Çiçeklerden, gökyüzünün mavisinden, kitaplardan, müzikten, düşlerden hoşlanan çevresine duyarlı tombul yanaklı bir Japon kız.

    Bu cimcime kız bir gün yolda yürürken düşer ve çenesini yere çarpar, kötü bir düşüş olur bu.

    Şimdi dengenizin bozulduğunu ve düştüğünüzü düşünelim, yüz üstü düşerken refleks olarak kollarınızla yüzünüzü saklarsınız ya da kafanızı yana çevirirsiniz; çene üstüne düşmek fiziksel anlamda sağlıklı bir insanın kolay kolay başına gelecek şey değil.

    Aya çenesinin üstüne sertçe düşüp eve geldiğinde annesi, kendisi hemşire, kızı hakkında bazı endişelere kapılmıştı.

    Bir şeylerin habercisi olmuştu bu düşüş.

    Aya günden güne zayıflamaya başladı.
    Hareketleri ağırlaştıkça bir şeylerden geri kalmaya ve çevresinden uyarılar almaya başladı.

    Bu durum biraz daha ilerlediğinde yürüyüş bozuklukları, sırtta kambur, titremeler baş gösterdi.

    Annesiyle birlikte gittiği hastanede tanıştığı doktor, son anına kadar saygı ve sevgiyle anacağı ve hastalığını iyileştiremediği için küçücük bir sitem bile etmeyeceği kadın, Aya'yı ilk kez gördüğünde zeki ve başarılı bir çocuk olduğunu anlamıştı.

    Hastalığın getirdiği fiziksel engeller yüzünden, bu zamana kadar aldığı yüksek notlarıyla iyi bir geleceğe sahip olur gözüyle bakılan Aya, okulunu bırakıp fiziksel engelliler için kurulmuş başarı oranı düşük okula gittiğinde hayallerinin bir bir suya düşüşünü de büyük bir öfkeyle kabulleniyorsunuz...

    Kitabın sonunda doktorun dilinden Aya ile kurduğu bağı, Aya'nın iri pırıl pırıl gözlerine gözlerini dikerek hastalığının iyileşmeyeceğini, gittikçe daha ağırlaşıp yatalak olacağını açıklamasını okurken bin damla çarpı bin damla gözyaşı akıtabilirsiniz dikkat edin de kitap ıslanmasın, benim telefonumun ekranında tsunami yarattım da konuşuyorum...

    Bir dizi tetkik ardından Aya'nın serebellar ataksi hastalığının başlangıç evresinde olduğu anlaşıldı.

    Bu hastalık beyindeki sinir hücre gruplarının yavaş yavaş ölmesiyle birlikte, yürüme, konuşma, yutkunma ve nefes almaya kadar pek çok hayati şeyin yapılmasını engelliyor.

    Aya'nın beden egzersizleri, konuşma antrenmanları, yemek çubuklarıyla savaşı...diren Aya başaracaksın diyebilmek o kadar zordu ki annesi onu öyle canla başla sertleşmiş kaslarını hareket ettirerek zar zor ayağa kalkmasını, mızıkaya üfleyerek nefesini güçlendirmeye çalışmasını izleyemiyordu.

    Kızına günlük tutmasını söyleyen annesiydi diye hatırlıyorum, iyi ki de Aya kalem tutamaz kadar kötü duruma gelene kadar yazmış diyebiliyorum yalnızca.

    Yaşamak için yazmak istiyorum! demişti Aya annesine ve zar zor kalemi tutarak okunaksız bir yazıyla devam etmişti yazmaya.

    Tükürüğünü bile zar zor yutkunan ve bir gece genzine kaçan tükürükle ölümden dönen Aya, dilini döndüremeyen ve yemekleri ağzının kenarlarından dökülen, yürümeyi tamamen unutup yerde emekleyen, ben evlenebilecek miyim diyerek doktoruna azap veren soruyu soran genç kız.

    Aya-chan, kendisinden büyükler bile ona Aya-chan diye sesleniyordu yatılı kaldığı hastanede.
    (Chan eki küçük kızlar için kullanılıyor, kadınlar için -san eki)

    Bir hastalıkla mücadele veriyorsunuz ve yenileceğinizi biliyorsunuz, nasıl nasıl nasıl nasıl nasıl nasıl!

    Bin kere nasıl diye sormak istiyorum işte.

    Aya nasıl ileride engelli bedenimle topluma yararlı bir birey olabilirim, aileme yük olmam, dünyayı güzelleştirebilmek için neler yapabilirim gibi nahoş şeyler düşünebilirsin küçüğüm?

    Dünyasını da toplumunu da güzelliğini de diye başlayıp 260 sayfa (kitap 260 sayfa) sövebilirdim, eğer böyle bir hastalığa sahip olsaydım.

    Nereden buldun bu yüceliği?

    Yaklaşık 46 defterden ayrıştırılıp alınmış cümlelerle Aya'nın ölümünden iki yıl önce basılan bu günlük Aya'nın tamamen yatalak olduğunu anladığınız anda Doktor ve anne tarafından eklenmiş yazılarla sona eriyor.

    Diyorsunuz ki işte bitti Aya, bir kelime bile veremiyorsun artık.

    Bitti kızım, sesini duyamıyorum işte.

    Toplum, insanlık, dünya; sağ baştan...demek istiyorum, bunu yalnızca benim gibi sığ ruhlar yapabilir.

    Eğer Aya, son ana kadar direnmeseydi şu an ben, Türkiye'den Asya, Japonya'dan Aya'nın gözyaşlarını akıta akıta yazdığı satırlarıyla gözyaşları akıtmayacaktım.

    Ben senden bir harf fazlasıysam sen benden bin insan bin duygu bin yaşam fazlasısın Aya-chan.

    Seni böyle kötü bir olay, kötü bir son yüzünden tanımak başıma gelebilecek en güzel şey oldu.

    Özür dilerim.
  • Peygamber deyince ilk aklınıza gelen nedir? Sakal bırakmak, sarık sarmak, cübbe giymek, oturarak yemek yemek, misvak kullanmak ya da namazın sünnetleri, Öyle değil mi?
    Biz peygamberin sakal-ı şerifini, hırka-i saadetini, şemail-i şerifini öne çıkardık. Yeryüzünü, gökyüzünü mucizât-ı ahmediyye ile doldurduk. Lakin onun risaletini, getirdiği ölümsüz ilkeleri göz ardı ettik. İnsanlar hırkasını ziyaret için birbirlerini çiğniyor. Lakin onun Kur’an’ı uygulama metoduna, sünnet-i seniyyesine, sırtlarını dönüyorlar. Hz. Aişe annemize iftira atan, sonrada öldükten sonra peygamberin gömleği ile kefenlenmeyi tavsiye eden Abdullah b. Ubeyy’e halimiz ne kadar da benziyor. İslamı bin bir hurafe ve iftira ile dolduruyoruz, sonra da onun sakalını öperek paçayı kurtarmaya çalışıyoruz.

    Oysa O peygamber olmadan önce de sakallıydı. Kıyafetlerinin Ebu Cehil’in, Ebu Süfyan’ın kinden pek bir farkı yoktu. O, Allah şekillerinize bakmaz, amellerinize, kalbinize bakar diyordu. O temiz ve güzel giyinmeyi severdi. Temizlik imandan gelir derdi. Yeni bir elbise giydiğinde sevinir ve şükrederdi. Güzel kokular, parfümler kullanırdı. Misafiri geldiğinde en güzel elbisesini giyerdi.

    O misvak kullanmayı değil, dişleri temizlemeyi emrederdi. Bugün herkesin ortasında sünnet gerekçesiyle kocaman bir sopa parçasıyla dişlerini ovan birini görse kesinlikle men ederdi. O bugün burada olsaydı, en kaliteli elektrikli fırçayı ve macunu kullanırdı. Herhalde lokantada üç parmakla, kaşık, bıçak kullanmadan yere bağdaş kurup, oturarak yemek yemezdi. Yolculuk yapacağı zaman getirin devemi, merkebimi demezdi. Onu anlamak için insanları asr-ı saadet’e götüremezsiniz. Ya ne yaparsınız? Onu bu çağa taşırsınız.

    Onun sünneti; güzel ahlaktır. O en güzel ahlaka, yaradılışa sahip bir insandır. Güzel ahlak ibadetlerinizdeki eksikliği tamamlar, lakin fazla ibadet ahlak eksikliğinizi tamamlamaz derdi.

    Onun sünneti; doğruluktur. O daha Rasulullah olmadan emin olmuştu. O peygamber olmadan öncede ahlakıyla Müslüman dı. Ona düşmanları da Muhammed’ül-Emin diye hitap ederdi.

    Onun sünneti; sevgi ve merhamettir. İnsanlara merhamet etmeyene Allah’ta merhamet etmez derdi. Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız derdi.

    Onun sünneti; aile ve çocuk sevgisidir. Sizin en hayırlınız ailesine en iyi davranandır derdi. Çocuk kokusu cennet kokusudur derdi.

    Onun sünneti; Tabiat sevgisidir, Kimin elinde bir fidan varsa, kıyamet bile kopuyor olsa onu eksin derdi. Taif’i fethettiğinde ağaçların kesilmemesini, yeşilliğin korunmasını Taiflilerle yaptığı antlaşma maddeleri içine koyduracak kadar çevreciydi. O, tüm yeryüzü ümmetime mescit kılındı buyurarak, her yerin bir mabet kadar temiz tutulmasını istemişti.

    Onun sünneti; hayvan sevgisidir; siz yeryüzündeki canlılara merhamet edin ki, göktekiler de size merhamet etsin derdi. Devesine ağır yük yükleyene, ona yüklediğinden daha fazlasını günah olarak sen yükleniyorsun demişti.

    Onun sünneti; insanlarla iyi geçinmek, onlara yardım etmektir. O komşusu aç iken, tok yatan bizden değildir derdi. Komşusu kendisinden emin olmayan kimse mümin olamaz derdi.

    Onun sünneti; Çalışmaktır, üretmektir, kazanıp, dağıtmaktır. İki günü eşit olan aldanmıştır, çalışan ele cehennem ateşi değmez derdi. Tembelliği, miskinliği günah sayardı.

    Onun sünneti; tevazudur, alçak gönüllülüktür. Ben sizin kralınız değil, sizden biri ve kuru ekmek yiyen bir kadının çocuğuyum derdi. O insanlara sultanlar gibi kullarım dememiş, Şeyhler gibi müritlerim diye seslenmemiştir. O yanındakilere ashabım, dostlarım derdi.

    Onun sünneti; kimseye yük olmamaktır, kendi işini kendi görmektir. Öyle ki, onun bir defasında insanlardan biat alırken şöyle biat aldığını görüyoruz. Kimse kimseye yük olmasın. Hatta devesinin üzerinde iken düşen kamçısını bile arkadaşından, alıp vermesini istemesin. Kendisi inip alsın. Bilirsiniz o mübarek hayvan ne kadar zor çöker ve ne törenlerle ayağa kalkar değil mi? Onun arkadaşları bir yolculuk esnasında, birisi ben koçu keseyim, diğeri de ben yüzeyim demişti. O da ben güzel ateş yakarım deyip, çalı çırpı toplamaya başlamıştı.

    Onun sünneti içinde yaşadığı Arap toplumunun adetleri, gelenekleri değildir. Onun sünneti hayatın değişmez evrensel ilkeleridir.

    Bugün peygamber deyince aklınıza ilk gelen şey nedir? Onun mucizelerimidir? Kafasının üzerinde daima bir bulut dolaşırmış, taşa bassa izi çıkar, kuma bassa çıkmazmış. Önünü gördüğü gibi arkasını görürmüş. Ellerinden sular fışkırırmış, bir eliyle şak diye ayı ikiye ayırırmış. Gölgesi yere asla düşmezmiş, zira o sırf nurdan imiş. Kafanızdaki peygamber imajı bu değil mi?

    Gerçekten sonrakiler onu övelim derken göğe çıkarmışlar. Kimisi Arş-ı Ala’nın sağ tarafına, Makam-ı Mahmud’a oturtmuş, kimisi mezarında sağ ve diridir demiş. Kimisi kâinat onun yüzü suyu hürmetine yaratıldı hatta ondan yaratıldı demiştir. Kimisi Allah’ı ona âşık etmiş. Kimisi de onun ruhaniyeti her yerde hazır ve nazırdır demiş. Demiş de demişler.

    O model insan, örnek şahsiyet, bir ölümlü beşer olan peygamber buhar olup uçmuş, bin bir mucize sarmalında kaybolup gitmiştir. Yahudiler peygamberlerine su-i kast düzenleyip öldürmüşler, Hıristiyanlar ise överken İsa’yı tanrılaştırmış ve Dallin’den, sapıklardan olmuşlardı. Maalesef ümmet te Peygamberlerini ilahlaştırma yolunda epey mesafe almıştır.

    Bugün onun ‘tatlı bir anı gibi’ yâd edilmeye değil, anlaşılmaya ihtiyacı var!

    Bugün onun övülmeye değil, örnek alınmaya ihtiyacı var!

    Ne zaman biz onu dosdoğru anlayabileceğiz? Onu ne zaman efsanelerden kurtarıp, hayata geri getireceğiz? Sevgili eşi Aişe annemizle yarışan, koşu yapan, sahabesiyle şakalaşan, güler yüzlü, tatlı dilli peygamberi hayatımıza sokacağız?

    Ne zaman bulutlardan yere indirip, peşi sıra gideceğiz? Biz onunla Kuran’ı öğrendik. Kuran’daki Muhammed’i ne zaman öğreneceğiz? Açın onun getirdiği kitabı! Mucizesinden bahseden kaç tane ayet göreceksiniz? Hıristiyanların ‘Kurtarıcı Mesih’ inancı aynen bizlere de geçmiş. Ümmetin kurtuluşu onun şefaatine bağlanmış. O Vesilet’ün-Necat yapılmış. Hâlbuki onun getirdiği son kitap; “Şefaat bütünüyle Allah’ındır” der. Biz ne zaman onunla, sünnetiyle kitabını birleştireceğiz?

    Onu doğru anlamadan getirdiği dini nasıl doğru anlayacağız? Eğer anladıysak neden ümmet bugün zillet ve meskenet içinde, geri kalmışlığın, cehaletin, tefrikanın girdabında boğuluyor? Elli küsur İslam ülkesinin gayr-i safi milli hâsılası neden bir Almanya, bir Japonya etmiyor? Emin olan o peygamberin ümmeti neden bir banka müessesi kadar emin, güvenilir değil, sözüne sadık değil?

    O ben gaybı bilmem, kendime bile fayda ve zarar veremem der. Allah O nebiyi, o nebinin davasını tam bir teslimiyetle destekleyin der bizlere, Biz ise ‘Allahümme salli /Allahım sen destekle’ deriz. Peygamberi desteklemek salâvat okumakla değil, onun getirdiği risalete, tevhide, ölümsüz Kuran prensiplerine sarılmakla olur. Onu çok sevmek ona ibadet etmekle gösterilmez. Tam aksine ona ibadet etmemekle gösterilir. Yalnızca Allah’a ibadet etmekle onu, davasını yani tevhidi desteklemiş, yüceltmiş oluruz.

    Nasıl bugün onun mezarını Müslümanlardan bir tabur asker koruyorsa, maalesef bugün Peygamberi Müslümanların peygamber telakkilerinden, tasavvurlarından korumak zorunda kalıyoruz.
  • Komşu Çin'i ele geçiren Kubilay Han 1274 ve 1281'de devasa bir donanmayla iki kez Japonya'yı işgal etmeye çalışsa da, hem samurayların destansı direnişini geçemeyecek hem de savaşın en kritik ânında patlak veren bir tayfun Moğol donanmasını darmadağın edecekti. Bu yüzden Japonlar, tayfunlara, Kutsal Rüzgârlar adını verdi.
    Japonca söylersek: Kamikaze!
  • Eski Şah'ı kanun kaçağı ilan
    edip ülkedeki tüm kentlerin sokaklarına, en katıksız Uzakbatı ( kastedilen avrupa ) stilinde "Araniyor" afişleri asılmasını Parlamento'ya öneren de o oldu; (Amin Malouf Semerkant)

    Doğu”, ancak Asya'nın küçük bir uzantısı olan Avrupa’nın kendisini “Batı” olarak tanımlamasından sonra ortaya çıkan bir tanımdır' Sizce, insanlık tarihinin merkezinde yer alan coğrafyaya bugün neden “Ortadoğu” diyoruz? 
    Japonya, hangi coğrafî tasnife göre “Uzakdoğu” kabul ediliyor? Tersinden düşünecek olursak meselâ Amerika’ya niçin " Uzakbatı" demiyoruz.
    ( İbrahim kalın, İslam ve Batı )
  • Sizce, insanlık tarihinin merkezinde yer alan coğrafyaya bugün neden "Ortadoğu" diyoruz? Japonya,hangi coğrafi tasnife göre "Uzakdoğu" kabul ediliyor? Tersinden düşünecek olursak meselâ Amerika'ya niçin "Uzakbatı"demiyoruz?
  • Ortaçağlarda Avrasya'nın memeli hayvanlarının yerini sudolapları, yel değirmenleri almaya başlayıncaya kadar insan kas gücü ötesinde başlıca “sanayi” gücü kaynağıydılar -örneğin, değirmen taşlarını döndürmekte, su kaldıraçlarını çalıştırmakta. Oysa Amerika kıtalarında büyük evcil memeli hayvan olarak tek bir tür vardı, lama/alpaka denen bu hayvanlar Andlar'da ve Andlar'ın hemen yanı başındaki Peru kıyılarında küçük bir bölgede bulunuyordu. Etinden, yününden, derisinden yararlanılıyordu, eşya taşımacılığında kullanılıyordu, ama bunlar insanların tüketeceği cinsten süt vermiyordu, sırtlarında insan taşımıyordu, arabaya da saban çekmiyordu, güç kaynağı ya da savaş taşıtı olarak asla kullanılmıyordu.
    Bu Avrasya ile yerli Amerikan toplumları arasında -son Pleyistosen Bölüm'de Kuzey ve Güney Amerika'da bu zamandan önce var olan büyük memeli yaban hayvan türlerinin çoğunun büyük oranda yok olmasından (belki de yok edilmesinden?) kaynaklanan- büyük bir farklar toplamı demekti. Bu hayvanlar yok olmasaydı çağdaş tarihimiz başka türlü gelişebilirdi. Cortes ile onun yanındaki serüvenciler 1519'da Meksika kıyılarına ayak bastıkları zaman onları evcilleştirilmiş yerli Amerikan atlarına binmiş binlerce Aztek süvarisi denize dökebilirdi. Aztekler çiçek hastalığından öleceğine hastalığa dirençli Azteklerin bulaştırdıkları Amerikan mikroplarıyla İspanyolların kökü kazınabilirdi. Hayvan gücü temeline dayanan Amerikan uygarlığı kendi fatihlerini Avrupa'yı talan etmeye gönderebilirdi. Ama binlerce yıl önce memelilerin yok olmasıyla, bu olabilecek olan şeylerin önü kesilmişti.
    Bu yok olma sürecinden sonra Avrupa, Amerika kıtalarına göre evcilleştirilmeye elverişli çok daha fazla sayıda hayvan barındırır duruma geldi. Evcilleştirilme adaylarından çoğu yarım düzine nedenden biri yüzünden elendi. Bundan dolayı sonuçta Avrupa'nın 13 tür büyük memeli evcil hayvanı oldu, Amerika kıtaları nınsa çok yerel tek bir tür. Her iki yarıkürede evcilleştirilmiş kuş ve küçük memeli türler de vardı - Amerika kıtalarında çok yerel olarak hindi, kobay, berberistan ördeği, daha yaygın olarak köpek; Avrasya'da tavuk, kaz, ördek, kedi, köpek, tavşan, balansı, ipekböceği, bazı başka şeyler. Ama büyük evcil memelilerle karşılaştırıldığında bu küçük hayvanların önemi solda sıfırdı.
    Avrasya ile Amerika kıtaları bitkisel besin üretimi bakımından da farklıydı, ama bu konudaki farklılık hayvansal besin üretimine göre daha az dikkat çekiciydi. Tarım 1492'de Avrupa'da yaygın durumdaydı. Hem tarım bitkileri hem de evcil hayvanları olmayan pek az sayıdaki Avrasyalı avcı/yiyecek toplayıcıları arasında, bugünkü Japonya'nın Ainuları, rengeyikleri olmayan Sibirya toplulukları, Hindistan'ın ve Güneydoğu tropik Asya'nın ormanlarına dağılmış halde yaşayan, komşu çiftçilerle ticaret yapan avcı/yiyecek toplayıcı küçük topluluklar vardı. Bazı başka Avrasya toplumları, bunların en başında da Orta Asya kır toplumları ile kuzey kutbunda hayvancılık yapan Laponlar ve Samoyedlerin evcil hayvanları vardı ama tarımları yok gibi bir şeydi. Hemen hemen bütün öteki Avrasya toplumları hayvancılık yanında tarımla da uğraşıyorlardı.
    Tarım Amerika kıtalarında da yaygın olarak yapılıyordu ama avcı/yiyecek toplayıcılar Avrasya'dakilere göre Amerika kıtalarında daha büyük bir yüzölçümünü kaplıyorlardı. Amerika kıtalarında yiyecek üretimi yapılmayan bölgeler arasında Kuzey Amerika'nın bütün kuzeyi ile Güney Amerika'nın bütün güneyi vardı, Kanada'nın Great Plains bölgesi, Amerika Birleşik Devletleri'nin güneybatısında sulama tarımı barındıran küçük merkezler dışında Kuzey Amerika'nın bütün batısı vardı. Yerli Amerika'da yiyecek üretiminin yapılmadığı yerler arasında, Avrupalıların gelişinden sonra bugün artık Kuzey ve Güney Amerika'nın en verimli çiftlik toprakları ve otlakları haline gelmiş olan yerlerin -Amerika Birleşik Devletleri'nin Büyük Okyanus eyaletlerinin, Kanada'daki buğday kuşağının, Arjantin'in pampalarının, Şili'nin Akdeniz kuşağının- bulunması şaşırtıcıdır. Bu topraklarda daha önce yiyecek üretiminin olmaması söz konusu yörelerde evcilleştirilebilir yaban bitki ve hayvan türlerinin az olmasına, Amerika kıtalarının başka yerlerinden buralara gelebilecek tarım bitkileri ile birkaç evcil hayvan türünün ulaşmasını önleyen coğrafi ve çevresel engellerin bulunmasına tamamıyla bağlanabilir. Avrupalılar uygun evcil hayvan ve bitki türlerini getirir getirmez bu topraklar yalnızca Avrupa'dan göç edenler için değil, bazı durumlarda Amerikan yerlileri için de verimli hale geldi. Örneğin, Great Plains'in, Amerika Birleşik Devletleri'nin batı kesiminin, Arjantin pampalarının bazı yörelerinde Amerika'nın yerli toplumları atlar konusundaki ustalıklarıyla, bazı yerlerdeyse sığır ve koyun besleyiciliğiyle ünlendiler. O atlı ova savaşçıları, Navaho koyun çobanları ve dokumacıları bugün beyaz Amerikalıların kafasındaki Amerikan yerlisinin resmini çizmektedir ama bu resim ancak 1492'den sonra yaratılmış bir resimdir. Bu örnekler Amerika kıtalarında büyük arazilerde yiyecek üretimini sürdürmek için gerekli olup da bulunmayan şeyin evcil hayvanların ve bitkilerin kendisi olduğunu gösteriyor.