• 531 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Gerçek bir nihilizm örneği
    “Kim kimi kurtarabilmişti şimdiye kadar? Beni kim kurtaracaktı? “Kurtuluş” dedim “Ankara'da bir mahalle.” fazlası değil. Belki bir de Bob Marley'in en iyi şarkısı. Daha fazla düşünmeye gerek yok. Adı her yerde, kendisi yok. Kurtulmaya gelmiyoruz bu dünyaya, daha da saplanmak için buradayız. Dibine kadar. Onun için çürüyor bedenlerimiz ölünce..”

    Bu kitapta hem hiçbir şey anlatılmıyor hem de çok şey anlatılıyor. Hakan Günday’ın lisede yazdığı bu kitap tek cümleyle insanı derinden sarsıyor. Kesinlikle psikolojisi güçlü bir insanın okuması gereken türden bir kitap. Bol bol alıntı yaptım demek biraz yetersiz kalır ben bu kitaptaki kelimelerde gerçeği buldum.

    En güzel anlarını yaşarken bile ölüm arzusuyla yavaş yavaş ölüme gittiğin gerçeğini çok çarpıcı bir şekilde yüzüne vuran aynı zamanda yaşamdan bıkıp tıpkı Kinyas ve Kayra gibi zihinsel ölümün gerekliliğini savunduğun anda bile var olan yaşam isteğidir bu kitap.
    Gereğinden fazla optimist biri olmama rağmen beni en etkileyen kitap diyebilirim belki de bu yüzdendir bilemiyorum. Kitap bitince hem hiçbir şey düşünemiyordum hem de çok şey düşünüyordum işte Kinyas ve Kayra böyle bir kitap.

    SPOİLER
    Beni en etkileyen yanlarından biri de en sonunda Kinyas’ın hayatı tüm gerçekleriyle kabul edip hayattaki tüm iyi kötü her şey için mücadeleye girmesi ve Kayra için hiçbir şey yapamaması...

    Kitabın çok vurucu son cümleleri
    “Kayra, yolculuğunun parçaladığı hayatını toplayıp geri dönmelisin çünkü burada her şey var! Her şey var!”

    “Yaşlanmışlardı. Bir Kayra kadar hayat gitmişti ruhlarından. Tek bir soru sordu babası. Sadece bir tane. Yanıma geldi. Elini omzuma attı. Kulağıma eğildi. Beni öldürmesini isterdim. Hiçbir şey o yaşlı gözler kadar acı veremezdi ne bu hayatta, ne de diğerinde ! Tek bir soru.
    "Hayatta mı?"
    Jilet gibi. Kayra'nın taşıdığı Solingen ustura gibi keskindi sorusu. Her harfi bir yılda yazılmıştı.”
    Kinyas ve Kayra Hakan Günday
  • YİNE YENİDEN
    Yine bir akşamdı. Yine bir yenilgiydi. Jilet gibi bir nefrete yenilmiştim. Bir kere bile ayak basmadığım caddelerde, sokaklarda yalnızdım. Gün doğana değin beynim karmakarışıktı. Hem dermansızdım, hem uykusuzdum. Zaman denen dostum belki de düşmanım, geceyi çoktan silip süpürmüştü. Sabah öylesine iniyordu ki üstüme. Caddelere, sokaklara kurşun yağıyordu sanki hepsine.
    Eve geldim çoktan öğle olmuştu. Bir yerlere dokundum. Belki sen dokunmuşsundur diye. kırıklarımın arasına yaklaşırcasına, seni ve beni yaklaştırmaktı biraz . Şimdi gibiydi şu köşeden ayrılışın. Dünkü ve önceki günün şahitleriydi caddeler, sokaklar, taksiler, dolmuşlar, otobüsler, büfeler marketler mağazalar. Hepsi ama hepsi birer birer dizildiler, şahit koltuğunda.
    Kalp kanseriydim ve nasılda daraltıyordu beni. Yağmur da yağmıyordu. Oysa aklımda fırtınalar kopuyor, seller akıyordu çoktan.
    Bir kafeye oturdum, kapıya yakın olmasa da bekledim, bekledim. Yağmur yağmadı, aklımda ise dolu yağıyordu.
    Yazdıklarımla, yazacaklarımın arasına garson girdi, “bir şey içer misin abi?” dedi.
    Durdum, düşündüm, bekledim. O bana, ben ona baktık. Oysa benim istediklerimi veremezdi O. Bilemezdi ki ne istediğimi.
    “Çay, kahve” diye saydı, bir kamyon.
    Hiç biri değildi benim istediğim oysa.
    Şimdi aradın. Şimdi duydum sesini. Ne çaydaydı, ne kahvedeydi, ne de kamyondakiler. Sesindi, kokundu, sendin.
    Çay getirdi oysa garson. Açlıktan ölürken önüme gelen ne çay, ne de kumru gözüme giremediler sen gibi. Onca soru biriktirmiştim, oncasına cevap vermiştim, onca zamana dayanmıştım. Şimdi hemen şimdi aklımdaki soruların hiçbirine bulamamıştım cevap.
    Ya şimdi biri dokunsaydı, ya şimdi biri seslenseydi, ya şimdi biri gözüme baksaydı, ya şimdi biri tanısaydı, nasıl da kopuyordu ödüm bitiremeseydim, dursaydım, ne yapardım kim bilir?
    Kaç ayna kırılmıştı karşımda, kaçının kaç parçası parçalanmıştı aklımı?
    Şimdi kırılan karşımdaki ayna, yüreğimi kaç yerinde parçalıyordu?
    Yüreğim de artık tüm soruları soran, kaçı kaç parça halinde yüreğimi parçalıyordu?
    Parça parça olan sorular. Elimde ne sesin, ne kokun vardı. Elsiz, sensiz, sessiz, kaldım. Parçalanan aynalar, parçalanan yüreğim. Kurtulmalıydım belki bu girdaptan derken merkezine atladım. Yıllardır açmadığım gözlerimi, yıllardır açmadığım kulaklarımı, yıllardır açmadığım yüreğimi şimdi girdabın merkezinde açtım.
    Ne sesin, ne kokun elimde değildi. Akşam geliyordu, atlılarıyla yine yeniden. Kaç saat oldu bitti de ben bitmedim. Yazdıklarımı bir kez daha bir kez daha okudum. Yıllarca söyleyemediklerini söylemeni bekliyordu, ben-masa, ben-çay, ben-sigara, ben-kağıt, ben- kalem ya sen…
    Şimdi yeniden, yeniden söyle söyleyemediklerini. Bir söz, bir cümle senden olsun da ne olursa olsun. Nasıl da içtendin, nasıl da hatırlıyordun, nasıl da tatlıydın… Yaz başıydı, dün gibi, hatta bugün gibi. Kızıl saçlarını okşuyordum. Öylesine kıvrılıp yüreğime girdin. Daha şimdi hayal ettim seni. Yapayalnızdın benim gibi. Geleceğim diyordun da gitmiyordun, gelmiyordun, kaçıyordun.
    Ağladığımı unuttum, kaç zaman oldu, onu da bilmiyorum. Ağladığım yıllarcaydı, yıllardır ağlıyordum. Geçen onca yıl biriktirmiştim sensizliğimi. Seni gördüğümden midir nedir, siyahları çıkarasım geldi. Kim bilir belki kızıl saçlarındandı.
    Yakıştıramadım hiç bir gün, içimdeki nefreti kendime. Şüphelerim buz olup eriyordu. Kaç basamak çıkmıştım sana, utanarak…
    Sen yoktun. Nasıl dayanacaktım yokluğuna, nasıl direnecektim acılara? Öğretmeliydim senden yeniden, yine yeniden…
    HASAN HÜSEYİN BEYDİL
    10.06.2009- 18:00-18:51
    Ankara – Kızılay
  • İnce bir yürek telaşı bir göğüs geçiriş
    Hayranlık korkuyla sanki yer değiştirmiş
    Bir ıslık duyuyorum jilet gibi bilenmiş
    Hain fısıltıları birden anlayamadığım
    Sehpanızın altındayım idamıma hükmedilmiş
  • Memlekette ahlâk buhranı vardır. Namuslu adamlar gittikçe azalmaktadır. Efendilerimiz, hâlâ kaba kuvvetten bahsetmekte, milletin isteğini yerine getirmemektedirler. Hayat alabildiğine pahalanmış, yoksulluk, rezalet boğazımıza kadar çıkmıştır. Buna mukabil İstanbul, Ankara, İzmir gibi şehirlerimizde hususî otomobillerden geçilmiyor. Bir tarafta asansörle inip çıkan, otomobillerle dolaşan muayyen istismarcı bir zümre, diğer tarafta ayağına bir çank bile alamayan milyonlarca insan. Efendilerimiz Millî Koruma Kanunu yapıyorlar. Fakat bu ancak arka sokaklarda tatbik olunuyor. Seyyar bir çerçi jilet bıçağını beş kuruşa satacağına altı kuruşa mı satmış; hemen polis onun yakasma yapışır ve doğru mahkemeye. Bir saniyede telefonla 100.000 lira kazanıverenler, meşhur imzalan istismar ederek, bir yerine bin alanlar kollannı sallaya sallaya gezmektedirler. Artık iş iyice çığnndan çıkmış bulunuyor. C.H.P. bu derde derman olmaktan çok uzaktır. Zira kendisi bizzat hallolması lâzım gelen bir derttir. Bu buhran ve hüsranlan diğer partiler dahi önleyemeyeceklerdir. Mesele siyasî partiler meselesi olmaktan çıkmıştır. Büyük bir İçtimaî ıslahata, kökten bir değişikliğe ihtiyacımız var.
  • Aşk...İncecik, tek bir kelime; bir bıçak sırtından daha uzun olmayan bir kelime. Kendisi de tam olarak bu zaten. Bir bıçak sırtı, bir jilet. Hayatınızın merkezine giriyor, her şeyi ikiye bölüyor. Önce ve sonra. Dünyanın geri kalanı, iki taraftan birinde kalıyor.