Ben seyahatler, kitaplar ve araştırmalar için babamın milyonlarını harcadım. Tek bir gün “Ama artık yeter” demedi. Her istediğim parayı gık demeden verdi. Bu konuda tek dediği “Devletin yapacağı işi yapmaya kalkma; biz devletten zengin değiliz” olmuştur. Bir keresinde Steno’nun jeolojinin temeli addedilen meşhur eserinin 1669 tarihli orijinalini Zürih’te bir sahafta buldum. Tesadüf o hafta Neuchâtel’den şeref doktorası almış olduğum için annem, babam, Oya, kardeşim Merâl ve onun eşi Halûk hep birlikte Zürih’teydik. Kitabın fiyatını duyunca annemle Oya neredeyse tavana vuracaklardı (Bugünün parasıyla yaklaşık 30 bin ABD Doları). “Bir kitaba bu kadar büyük bir meblağ verilmez” diye tutturdular. Yatağa yarım uzanmış olan babam sadece “Canım, ne işe yarayacak bu kitap?” diye sordu. Ben de “Doğrusunu istersen, hiçbir şeye” dedim. “Bu o kadar meşhur bir kitap ki tıpkıbasımları, tercümeleri ibadullah mevcut ve bunları birkaç on franka almak mümkün. Ama bu orijinalden benim bildiğim kadarıyla dünyada 20 tane mi ne kaldı. Bunu alırsam, ‘Bunlardan biri de Türkiye’de’ diyecekler” dedim. Babam hiç istifini bozmadan “O zaman git al” dedi. Ben de annemin ve Oya’nın protestoları arasında odadan fırlayıp gidip kitabı aldım. O kitap -tabii bulunabildiği zaman- bugün uluslararası müzayedelerde aldığımız fiyatın 5 katına alıcı bulmaktadır.
Tanrı Poseidon'a ne kadar kısrak kurban edilirse edilsin, depremler şehirleri yıkmaya, denizde fırtınalar gemileri bağırmaya devam ediyordu; Zeus'a kaç tane boğa kurban edilirse edilsin, yıldırımlar can almaktan geri durmuyordu. Asklepios'a hediye edilen horozlar her hastanın iyileşmesini temin etmiyordu.