• Kabus gibi geçen uyanık gecelerle baş edebilmek için kendimi kandırıyor,daha doğrusu kandırmaya çalışıyordum.Herkes uyurken uyanık olmak,herkes ölüyken yaşamak,dünya yüzündeki tek kişi gibi hissetmek nasıl birşeymiş öğrendim.Bu his zamanla gündüzlerime de sirayet edecekti.Bütün günü yorgun,halsiz,bitkin bir vaziyette geçirdikten sonra ,yaklaşan uyku saatinden ölesiye korkuyordum.O anı elimden geldiğinde geciktirmeye çalışıyordum.Uyuyamamak müthiş bir sinir bozukluğunu da beraberinde getiriyordu elbet.Bazen kaderine boyun eğmiş zavallı bir kurban gibi kıpırtısızca sırtüstü uzanıp bekliyor,gözlerimle tavandaki gölge oyunlarını takip ediyordum.Bazen de bu işkenceye artık katlanamayarak yatağımdan kalkıyor,evin içinde dolanıyordum.Bütün bu uykusuz gecelerde yine kitaplarıma sığındım.Onlar olmasa çıldırmam işten bile değildi
  • .
    .
    .
    Hitler'in babası çocuğunu dövdükten sonra hırsını alamıyor, evdeki köpeği bile dövüyordu. Eğer şiddet uygulanılan kişiler mutlu ve huzurlu kişiler olsaydı dünyanın en mutluluk veren insanı Hitler olurdu. Ama maalesef, şiddeti en üst noktada tadan küçük Adolf, insanlığa bir kâbus hazırlayan ruha sahip oldu ve dünya tarihinin en nefret edilen insanı, dayak yiyerek yetişti.

    Adım adım bakacak olursak; bu çocuk doğduğu gün insan öldürmeye planlanmış bir karabasan ruhuna sahip değildi. Kendisine yaşatılanlar onu insana karşı duyarsız, acımasız bir his yoksunu haline getirdi.
    6 milyon Yahudi'yi katleden Adolf Hitler'in çocukluk yıllarında yaşadığı olayların, çocuklarını ceza ile terbiye edeceğini düşünen anne-babaların mutlaka bilmesi gereken bilgileri barındırdığını söyleyebiliriz:
    Führer Adolf Hitler, 20 Nisan 1889'da küçük bir kasabada dünyaya gelmiş ve hayatının yalnızca ilk üç yılını burada geçirmesine rağmen ruhu bu evde kapkara hale getirilmiştir. Adolf Hlitler'in doğduğu şehre 'kara şehir' veya 'kahverengi şehir' adı verilmektedir.
    Hitlerin babası çocuğunu ceza ve şiddet ile terbiye edeceğine öylesine inanmaktadır ki, küçük çocuğunun en ufak hatasını, en acımasız ceza yöntemleri ile durdurmaya çalışmaktadır. Babası korku dolu ve itaat edici bir ruha kavuşması için küçük çocuğunu korku dolu bir evde yetiştirmişti.

    Hitler ailesi, Adolf üç yaşına gelince Leondinge yerleşmişti. Adolf'un zamanında babasından defalarca dayak yediği salon bugün tabut doludur. Hitler'in anne ve babası, Klara ve Alois Hitler, çocuklarını korku ile kendilerine itaat edici hale getirmek için en acımasız yöntemleri 'çocuklarının iyiliği için' uyguluyorlardı.
    Baba Alois Hitler, tipik 19. yüzyıl babaları gibi dayakçı bir babaydı. Onu genelden ayıransa, daha doğumundan itibaren bir utançla damgalanmış olması; dünyaya gözlerini köylü bir kızın gayrimeşru çocuğu olarak açması idi. 39 yaşına kadar annesinin soyadı olan Schicklgruber'i kullanan Alois, daha sonra üvey babasının adı olan Hitler'i kullanmaya başlamıştı. İşte Adolf'un babası böylesi bir ruh hali ile yaşama başlamış, bu da onda yaşama ve insanlara karşı acımasızlığı beraberinde getirmişti.
    Hitler'in annesi Klara Poelzl, Aloisin üçüncü eşiydi. Evlilikleri çok özensizce gerçekleşmişti. Adolf, babası 51 yaşindayken doğmuştu. Çocukluğunda Adolf'a arkadaş ve akraba çevresi 'adi' diye hitap ediyordu. Aile ise çocuklarını öylesine özenle yetiştirmek istiyorlardı ki Adolf ismini koydular Adolf Hitler, 'asil kurt' demekti.
    Kendisi dayaklar içinde adam edilmeye çalışılan Adolf, daha küçük yaşlardayken sessizlik içinde acı çekmeyi öğgrenmişti. Acılar içinde yaşayarak gözyaşı akıtmamayı öğrenmişti. Ağlamak yasaktı evde. O yüzden acılar çok daha can yakıcı oluyordu. Duyguyu dışa vuramamak, Adolf'un duyarsızlaşmasını daha da artırdı. Evde şiddet o kadar hakimdi ki, evin küçük köpeği bile babası tarafindan dövülüyordu. Köpek, dayağın acısı ile altını ıslatmaya başlayınca, tekme vurularak dışarı atılıyordu...
    Hitler'in hayat hikáyesini yazan John Toland'a göre; Hitler, bir gün babasından dayak yediğinde ondan hiç ağlamayarak öç almaya karar vermişti. Tek yaptığı, sopanın sırtına kaç kez inip kalktığını saymak olmuştu. Bu hal ise babayı daha da çılgına çevirmiş, kırbaç darbelerini daha kuvvetli vurarak çocuğu pes ettirmeye çalışmıştı. Ama Adolf'un yediği her bir kırbaç darbesi artık derisini duyarsızlaştırdığı gibi, kalbini de duyarsızlaştırmıştı... Bir süre sonra kendisine 'adi' diye hitap edilen Adolf, acıyı duymayan ve his dünyası yok olan bir ölüm makinesine dönmüştü...
  • tutkuların azade gücü, zaman ve mekanın ironik içkinliğini-
    kaprislere yönlendiriyor...
    hıyarlıktan öte gelen felaketi,
    kaprislerin sayesinde önlüyorsun...
    hıyarlıklar bile faydalı işte!
    yanılgıya kapılma hissi hiçbir zaman fayda sağlamayacaktır,
    fayda hep kargaşadan doğacak...

    kabus uyanık
    ilkerbagir
  • inkar etmenin;
    doğruculuktan yadsınamayacak farkı kalmadığını düşündüm bir an...
    anlamların işlevsizliğini algıladım anbean...
    sahtekarlığın doğallığını, gerçekliğin yapaylığını- savundum ağırdan ağırdan...
    bölük pörçük dünyamı evrene sığdıramadım gitti- zamandan hep artakalan...

    kabus uyanık
    ilkerbagir
  • duyarsızlaşmanın kanıtı;
    umutsuzluğun bile,
    bir zafer olduğunu- velinimet saymaktır.
    asık suratının- hiçbir cefasını çekmeden,
    mutlu olmak ile de hiçbir farkın olmayışının tadını çıkarmaktır- gülercesine...
    öfkenin gıcırtısının; şen bir kahkahaya dönüşmesiydi- günlercesine...

    kabus uyanık
    ilkerbagir
  • Amazonlar, erkeklerin yakınlarına gelmesine sadece onlarla birleşmek için izin veriyorlardı.Oğlan çocukları ise hemen terk ediliyordu.Amazon kültürü, hanedanlık dönemi Atina'sının aynadaki ters yansıması gibidir.Egemen erkek fantezisi, Amazonlarda yerini tam aksine, bir kabus gibi korkutucu, egemen bir kadın olgusuna bırakmıştır.
  • Gece olunca çoğu kez,
    sözcüklere dönüşen derinlikten yoksun duyguların sıradanlığı sarar kabus gibi her yanı...