Katrine Engberg, Kiracı ile bizi sadece Kopenhag’ın soğuk kaldırımlarında dolaştırmıyor; bizi bir katilin zihninde inşa ettiği o çarpık ve estetik "kâbus fabrikasına" davet ediyor. Bu fabrika, tuğla ve harçtan değil; ihmal edilmiş çocukluklardan, dile dökülemeyen öfkelerden ve sessizliğin çığlıklarından oluşuyor.
Failin, "Beni kâbus fabrikasının battaniyesine sarınmış insanlar biçimlendirdi. Yokluklarıyla biçimlendirdiler beni" sözü, aslında sadece bir itiraf değil, aynı zamanda bir varoluş bildirgesi. Katil, mağdurlarını sadece yok etmiyor; onları kendi hikâyesinin birer sahne objesine dönüştürüyor. Olay mahalline bırakılan her iz, sanki titizlikle kurgulanmış bir tiyatro prodüksiyonunun parçası. Ölüm, burada doğal bir son değil, katilin elinde biçimlenen bir sanat eseri. Katilin, kurbanlarının üzerine çizdiği o gizemli desenler, sadece bir nefretin değil, aynı zamanda "kurgu ile gerçek hayat" arasındaki o tekinsiz bağı kuran bir imzanın göstergesi.
Kitaptaki cinayetler, sıradan bir polisiyenin ötesinde, okuru bir "sessiz anlaşmaya" davet ediyor. Fail, kendi acısını öyle bir sahneye taşıyor ki; dedektifler Jeppe Kørner ve Anette Werner, sadece bir katil aramıyor, aynı zamanda bu kaotik tiyatronun senaryosunu çözmeye çalışıyorlar. Cesetlerin bulunuş biçimleri, sanki katilin kendi romanını yazarken kullandığı kelimeler gibi: Kesin, soğukkanlı ve dehşet verici derecede estetik.
Bu kurgusal kaosun tam ortasında ise dedektif Jeppe Kørner duruyor. Failin "kendi hikâyesini yazma" arzusu, Jeppe’nin hayatındaki o "bitmemişlik" hissiyle garip bir şekilde rezonansa giriyor. Jeppe, cinayet mahallindeki o tiyatral havayı koklarken, aslında kendi geçmişindeki "haksızlığa uğramışlık" duygusunu da bastırmaya çalışıyor. Katil, kurbanlarını "yoklukla" biçimlendirirken, Jeppe