• İki kadın deniz kenarında oturuyor, sohbetin hüzünlü kokusu sinmiş üstlerine. Sabahın kararsız güneşi mavi suda oyunlar yapıyor. Bir martının kanadı kesiyor ışığı bir anlığına. Zamansız gölge, bir iğne oyasının kendiliğinden şiirli motiflerini yayıyor kahve fincanlarının arasına.
  • 590 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Nevzat Başkomiserle yaptığımız uzun soluklu tarih gezisi beni İstanbul'un geçmişiyle tanıştırdı, geçmişe döndüm geçirilmemiş yılların acısına. Krallar, sultanlar, padişahlar mimarlarla görüştüm. Nice Entrikalar, ölüm fermanları, aşklar, ihtirislar, hayal kırıklıkları ile karşılaştım. Hem hüzünlendim, hem güldüm, yeri geldi hadi ama bu kadar da basit olamaz dedim. Dediğimde boğuldum çünkü derinliğini sonradan anladım. Bugüne geldim İstanbul'a baktım gözlerim karardı güneşi göremedim yüksek binalardan, hafriyatın tozundan. Eve girdim, oturdum çalışma masama ve şu an unutmadan, aklımdakileri yaşadığım duygularla beraber kağıda dökmeye çalışacağım. Kalemim keskin olsun.

    " Byzantium'un efsanevi Kralı Byzas'la ilk Sarayburnunda karşılaştım yani körler ülkesinin(Kadıköy) karşısında.

    Zamanım az olduğundan aceleyle Konstantinopolis dönemine gittim. Hıristiyanlığı ilk kabul eden Roma imparatoru 1. Konstantin'i gördüm, milattan sonra 330 yıllarında Roma'nın başkenti seçilen bu şehre bakarken, gelecekte gökdelenlerle dolacak ıssız, uçsuz bucaksız topraklara bakakaldım, birden bir sarsıtı geçirdim.

    Denizi görebileceğim yükseklikte olan bir surun üzerindeydim. etrafıma bakındım Nevaz Başkomiseri gördüm. N'oldu, neredeyiz der gibisinden bir bakış attım. Anladı bakışlarımdan tabi, ne de olsa tecrübeli bir polisti. 'Konstantinopolis'in yüzyıllarca ayakta kalmasını sağlayan surlardasın, arkanda da adını bu surlara vermiş, surları yaptıran 2. Teodosius' dedi.

    Arkamı dönüyordum ki Ayasofya'yı gördüm. Neler olduğunu anlayamadım ama zamanda yolculuk yaparken vakit çok hızlı geçiyordu herhalde, aynı, zamanı yakalamaya çalışan zavallılar gibiydim. Mevlana'nın sözü geldi aklıma 'Zamanla yarışılmayacağını, zamanla barışılacağını zamanla öğrendim.' Bu mükemmel tapınağı yaptıran Jüstinyen, Tanrı için yapılmış bu mabedi, kendisini devirmek isteyen isyancıları bir meydanda toplayıp yaktıktan sonra inşa ettirmiş. 'İnsanın içinde yaşatmış olduğu tezatlık olsa gerek hem tapındığı Tanrı uğruna yapılıyor mabet hem de Tanrı'nın kullarını -30 bin insan- gözünü kırpmadan öldürüyor' diye düşündüm. Hem Allah diyorsun hem de eziyet ediyorsun.

    Hagia Sophia'yı İstanbul'un yedi tepesinden birinde seyreylerken, yine bir sarsıntı geçirdim ama bu seferki çok farklıydı, daha önce olmayan bir sarsıntı deprem gibi ama deprem değildi. Toplar, gülleler, kılınç sesleri, kesif kan kokusu, taşların yıkılışı... ve kulağımda bir çınlama, derinden gelen bir ses 'Konstantinopol bir gün fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan ve onu fetheden asker ne güzel askerdir.' Peygamberimizin hadisine mazhar olmuş bir hükümdar ve zekasıyla hayranlık uyandıran,Fatih Sultan Mehmet. Onu Ayasofya'dan içeri girerken gördüm ve öyle bir yürüyordukşi ihtişamından çekindim.

    Hemen karşısında Sultanahmet Camisini yapmış ecdat, ama o ihtişamlı yapıya gelmeden önce Kanuni Sultan Süleyman adına yapılmış Süleymaniye Camisi vardır. Caminin mimarı Koca Sinan'dır. Nezat Başkomiser başladı anlatmaya. Mimar Sinan yaklaşık 100 senelik ömrü hayatında 375 tane eser inşa eder ama konu aşka gelince dünyanın kralı olsa da aşk ferman dinlemez. Mimar Sinan ile ilgili şunlar anlatılır. Gariplerin dertdaşı Mimar Sinan bir türlü sevdiği kıza -Kanuni'nin kızı Mihrümah Sultan'a- kalbini açamazmış. Rivayet odur ya Üsküdar'da Mihrümah Sultan'ın da istemesiyle Koca Sinan 'Mihrimah Sultan' adında bir cami yapar. Sultan ikinci kez cami yapılmasını isteyince bu sefer Mimar Sinan camiyi bilerek Edirnekapı'ya yapar çünkü bu iki caminin Mihrümah Sultanın ismine gönderme yapan bir özelliği varmış. Mihr, güneş demek, mah ise ay. ilginç olan şudurki, senenin belli zamanlarında Üsküdar'dan doğan güneş Edirnekapı'da batar ve Koca Sinan güneşin doğduğu yere bir cami ayın doğduğu yere bir cami yaparak Mihrimah Sultana olan sevgisinin bir bakıma hiç bitmeyeceğini de eserleriylen yansıtmış olur." dedi Nevzat başkomiser peki kimdir bu Nevzat biraz da onunve arkadaşlatını inceleyelim.

    Kitabın kurgusundan ayrı bir kurguda sadece genel tarihten bahsetmeye çalıştım. Tarih, çok şey demek. Din, bilim, felsefe, sanat, teknoloji, tıp, kimya, fizik, simya... hatta kocakarı ilaçları bile tarih demektir çünkü insanın yaşanmışlıklarıdır onu insan yapan ve anlaşılmasının yoludur tarihi öğrenmek, anlamak ve anlatmak. Tıpkı
    tarih felsefesindeki Hans-Georg Gadamer'in de dediği gibi
    "Tarih bize ait değil, biz ona aitiz." Hele ki tarih İstanbul ile ilgiliyse ayrı bir tatlı oluyor diyelim ve

    Gelelim bazı karakterlerin incelenmesine:

    Çok zordur sıradan, standart bir insan olmak. Başkarakter Nevzat başkomiser de çok sıradan bir insan, görevine bağlı, hiss-i muhasebesini her daim içinde yaptıktan sonra söylevlerini ağzından döken ve her zaman hüsn-ü zan ile hareket etmeye çalışan biri hatta ve hatta kitabın sonlarına doğru olayların sır perdesi açılmaya başlayınca, istemediği bir sonuç çıkacağını anlayan Nevzat Başkomiser kendi iç hesaplaşmasında, kendinden kaçıyor ve şöyle bir cümle söylüyor " 'Sarayburnu' dedim. Bunu Nevzat'a karşı çıkarak, kendime karşı çıkarak söylemiştim."

    Başkomiserin ekibinde bulunan Ali Komiser ve Kriminolog Zeynep, kurgunun anlatıcısı olan Nevzat Başkomisere göre bariz bir şekilde birbirlerinden hoşlanıyorlar. Zeynep'in cinayet hakkındaki teorilerine her seferinde karşı çıkan bizim garip yol arkadaşımız Ali, çoğu sefer de sağlam bir kadın mantalitesinin bu olaylardaki hayal kurma ve gerçeği algılayabilme yeteneğini unutuyor ve Zeynep ile aralarındaki rekabette kaybeden taraf olmayı başarıyor. Başarıyor diyorum belki de kalbi aklının gerisinde kalıyor ve sevdiği kişiyi yenmeyi göze alamıyor ve belki de böyle yaparak aşkta kazanmayı umuyor. Bunu hep birlikte göreceğiz.

    Zeynep ile Ali aşk çemberinin etrafındayken Başkomiser Nevzat ne halde? Başkomiserimiz dertli, neden mi? Ailesini bir trafik kazasında kaybetmiş. Çok sevdiği kızını ve eşini...
    Ve birçok insan gibi hayatın sunduğu acıları istemeden de olsa tatmış biri, çaresiz olmaktan bile çaresiz, düşmüş olduğu girdapta ve kimsenin yardım elini kabul etmiyor, Ve bir anda hayatındaki kara bulutları güneşe çeviren bir kadın, Evgenia. Kibar, alımlı ve müşfik. Konuşmasıyla sempatik, mezeleriyle eli tatlı bir melek yardım elini Nevzat'a uzatıyor dahası Nevzat'ın bir türlü çıkamadığı girdaba onun için müdahil oluyor ve Nevzat'ın hayatı yıllar sonra bir anlam kazanıyor.

    Nevzat Başkomiser: tecrübeli, mantıklı
    Evgenia: sevgi dolu, müşfik, kibar
    Ali: öfkeli, aceleci, aşık
    Zeynep: zeki, nazlı

    Not: İlk incelememdi belki biraz karışık olmuş olabilir. Kitapla ve sevgiyle kalın.
  • Sus, kimseler duymasın.
    Duymasın ölürüm ha.
    Aydım yarı gecede
    Yeşil bir yağmur sonra...
    Yağıyor yeşil.
    En uzak, o adsız ve kimselersiz,
    O yitik yıldızda duyuyor musun?
    Bir stradivarius inler kendi kendine,
    Yayı, reçinesi, köprüsü yeşil.
    Önce bendim diyor ve sonra benim...
    Ölümsüz, güzel ve çetin.
    Ezgisidir dolaşan bütün evreni,
    Bilinen, bilinmeyen ıssızlıkları.
    Canımı, tüylerimi sarmada şimdi
    Kendi rüzgarıyla vurgun...
    Sarıyor yeşil.
    Rüya, bütün çektigimiz.
    Rüya kahrım, rüya zindan.
    Nasıl da yılları buldu,
    Bir mısra boyu maceram...
    Bilmezler nasıl aradık birbirimizi,
    Bilmezler nasıl sevdik,
    İki yitik hasret,
    İki parça can.
    Çatladı yüreği çakmaktaşının,
    Ağıyor gök kuşaklarının serinliğinde
    Çağlardır boğulmuş bir su...
    Ağıyor yeşil.
    Yivlerinde yeşil güller fışkırmış,
    Susmuş bütün namlular...
    Susmuş dağ,
    Susmuş deniz.
    Dünya mışıl-mışıl,
    Uykular derin,
    Yılan su getirir yavru serçeye,
    Kısır kadin, maviş bir kız doğurmuş,
    Memeleri bereketli ve serin...
    Sağıyor yeşil.
    Aydım yarı gecede,
    Neron, çocuk kitaplarında çirkin bir surat,
    Ve Sezarsa, bir ad, yıkıntılarda.
    Ama hançer taşı sanki
    Koca Kartaca!
    Hani, kibrit suyu vermişlerdi üstüne
    Bak nasıl alıyor, yigit,
    Binlerce yıl da sonra
    Alıyor yesil.
    Vurur dağın doruğundan
    Atmacamın çalkara,
    Yalın gölgesi.
    Kuş vurmaz, tavşan almaz,
    Ama aç, azgın
    Köpek balıklarıydı parçaladığı
    Bak, Tiber saygılı, suskun.
    Bak nilüfer dizisi zinciri.
    Bunlar bukağısı, kolbağlarıdır,
    Cihanın ilk umudu, ilk sevgilisi,
    Ve ilk gerillası Spartakus'un.
    Susuyor yeşil.
    Sus, kimseler duymasın,
    Duymasın, ölürüm ha.
    Aymışam yarı gece,
    Seni bulmuşam sonra.
    Seni, kaburgamın altın parçası.
    Seni, dişlerinde elma kokusu.
    Bir daha hangi ana doğurur bizi?
    Ruhum...
    Mısra çekiyorum, haberin olsun.
    Çarşılarin en küçük meyhanesi bu,
    Saçları yüzümde kardeş, çocuksu.
    Derimizin altında o olüm namussuzu...
    Ve Ahmedin işi ilk rasgidiyor.
    İlktir dost elinin hançersizliği...
    Ağlıyor yeşil.
    Suskun/Ahmed ARİF
  • Yürümeye başladık, sağımda gidiyordu. Güzel ve bambaşka bir duyguyla sarılmıştım. Bir genç kızın yanında olmak bilinci. Yanı sıra yürüyor, yol boyunca hep ona bakıyordum. Saçlarındaki parfüm, vücudundan yayılan sıcaklık, yüzünü bana çevirdikçe duyduğum o kadın kokusu, o tatlı soluk, hep birden üzerime boşalıyor; bağsız, başıboş, bütün duyularıma işliyordu.
  • Bu öyküm bir dergide yayınlandı. Sizlerle paylaşmak istedim. İyi okumalar.
    https://www.babil.com/...018-dergisi-kolektif
    ***********

    Cennet yok diye mi, yoksa hava yağmurlu diye mi cam kenarında değil kuşlar? Gerçi hava nasıl olursa olsun hep gelirlerdi. Şimdi yoklar. Cennet de yok. Ev, küçük bir cehennem artık benim için.

    Cennetim hastanede. Geçen fenalaştı. Mutfaktaydım. Bakıcısı koşarak geldi. Hacı baba, Cennet Hanım’a bir şeyler oluyor. Çocukları ara hemen gelsinler. Bir telaşla gitti. Çocukları aradım. Apar topar kaldırdılar hastaneye cennetimi. Böbrekleri iflas etmiş. Yoğun bakımdaymış.

    Gidemiyorum hastaneye. Ayaklarım tutmuyor artık. Zaten her gün birini sokuyorlarmış yanına. Ben girsem ne yapabilirim ki bu halimle. Ama son bir kez de olsa görmek isterim. Dile kolay altmış sekiz yıllık eşim. Kendimi bildim bileli onunlayım. Zaman sanki etrafında dönüyordu. O gitti. Durdu saatler. Ama evde sürekli bir hareket. Torunlar koşturuyor ortalıkta. Bağırış çağırış. Kimse de şunlara sus demiyor. Damatlar, gelinler, çocuklar. Hepsi kendi aleminde.

    Büyük kız geldi. Baba çorba yaptım, hadi ye biraz. Cennet’siz nasıl yerim? Hiç düşündüğü yok. Sen beni odamıza götür kızım. Birini daha çağırdı. Götürdüler beni odaya. Siz çıkın, dedim. Sonradan gelen hemen çıktı. Büyük kızım çıkmadı. Tepemde dikilip kaldı. Çık, dedim tekrar. Sinirlenmiş gibi bir hali vardı. Çıktı. Kapıyı sertçe kapattı. Gençlerin yaşlıları anlamasını bekleyemezsiniz.

    Ceviz sandık köşede. Hala sağlam. Eskimesin diye kenarına muska bile astı cennetim. İçinde çeyizleri. Arada açıp bakar. Yaşlandık be hacı, der. Gözleri dolar. Yaşlanmayı hiçbir zaman kabul edemedi. Çok korkardı ölümden. Yerde Bünyan halısı. Kendi dokumuş. Çocukluktan itibaren dokurlardı memlekette. Her genç kız çeyizlik bir halı. Halının güzel olup olmadığına büyükler karar verirdi. Cennet’in dokuduğu halıyı görür görmez beğenmiş büyükler. Çok sevdiği anneannesi kalkıp öpmüş hatta onu. O yüzden çok değer verirdi bu halıya. Çocukları sürekli uyarırdı. Fazla tepinmeyin halının üzerinde, diye. Yine de renkleri soldu. Çiçek, böcek, aslan, geyik motifleri ile dolu üzeri. Büyükçe de bir mağara var ortada. Siyah insanlar ellerinde mızraklarla bekliyor bu mağaranın başında. Kendince bir hikaye oluşturmuş. İlk insanları anlatmış. Buna da okuduğu bir kitaptan sonra karar vermiş. Annesine, hikayenin ne olduğunu anlayan ilk insanla da evleneceğim, demiş. Dokuduğu halıyı gördüğüm an anladım hikayeyi. Annesine de anlattım. Annesinin anlattıklarını duyunca benimle görüşmek istemiş. Ne kadar mutlu olmuştum. Köyün en güzel kızıydı. Kolay değil. İyi anlaştık. Evlendik.

    Bakır başlıklı yatak. Köşede. Üzerinde bembeyaz çarşaf. Yatağın yanında iki küçük komodin. Üzerlerinde cennetimin aynaları, tarakları, kremleri. Süsüne çok düşkün bir kadın. Bir keresinde kalp krizi geçirmişti. O kadar korkmuştum ki. Allaha şükür hiçbir şeycikler olmadı. Odasına girdiğim zaman benden istediği ilk şey kremleri ve aynası olmuştu. Her yerini kokulu kremlerle kaplardı yatmadan önce. Sonra da aynanın karşısına geçip kendini izlerdi. Öyle yatardı yanıma. Ben de onun kokusuyla uyurdum.

    Yatağa uzanıyorum. Hala Cennet kokuyor. Sanki yanı başımda uyuyor. Gözlerimi kapatıyorum. Bembeyaz çarşaflı yatağımızın başında, ışıl ışıl suratıyla beliriyor. Gençleşmiş. Dipdiri. Öpüyorum. Kokusunu çekiyorum içime. O ana kadar hiç duyumsamadığım bir koku bu. Ellerimi tutuyor. Gitmeliyim, diyor. Ağlamaklı. Ev sana emanet, diyor. Panikle, nereye gidiyorsun, diye soruyorum. Bilmiyorum, diyor. Gözlerimin içine bakıyor. Bakışında metanet saklı. Olmuş ve olacak şeyler için kendimizi suçlamamalıyız, diyor. Gözümden akan ılık yaşı hissediyorum. Sonra beyaz bir güvercin konuyor cam kenarına. Elimi bırakmak istiyor. Sımsıkı tutuyorum ellerini. N’olur bırak. Ayrılmak bu kadar zor olmamalı, diyor. Öyle söyleyince bırakıyorum. Beyaz güvercinin üzerine biniyor. Güvercin, cennetimi alıp gidiyor. Arkalarından bakakalıyorum.

    Oda kapısı açılıyor. Küçük oğlum. Bir isteğin var mı baba? Pencereye bakıyorum hala. Güvercin gitmiş. Yanıma oturuyor. Elimi tutuyor. Bir tek küçük oğlum elimi tutar. Diğerleri hep öper. Annem iyi olacak baba, inan bana. Suratıma bakıyor. Yeşil gözleriyle. Birkaç dakika oturuyor. Susuyoruz. Sonra kalkıp. Gidiyor. Benim yaşımdaki insanların öleceği fikri. İnsanlar tarafından daha kolay kabulleniliyor. Ölmenin yaşı varmış gibi.

    Cennetim ne yapıyor acaba şimdi? Yeşil gözleri neler görüyor? Yemek yiyor mu? Öyle her şeyi de yemezdi. Ne pişiriyorlar acaba hastanede? Çocuklara söyleyeyim. Sevdiği yemeklerden götürseler. Kremini, tarağını ve aynasını da götürmek lazım.

    Sadece tuvalete gitmek için çıkıyorum odadan. Kalan zamanlarda yataktayım. Cennetimin kokusunu çekiyorum içime. Çocuklar yemek getiriyor. Özellikle büyük kızım ye, diye tutturuyor. Azıcık yiyorum. Sana da bir şey olmasın sonra. Korktuğu için mi dedi yoksa başlarına bir bela daha almak istemediklerinden mi? Suratına bakmıyorum. İnsan ne düşündüğünü suratına yansıtır illaki. Hele ki bunca sene insan suratı gören benim gibiler için bu yansımayı görmemek mümkün değildir. Ama ben kimsenin suratına bakmak istemiyorum. Bir tek Cennet’in suratını görmek. Son kez de olsa onun güzel suratına doyasıya bakmak ve kokusunu içime çekmek.

    Alıştığımdan mı yoksa çok zaman geçtiğinden mi bilinmez, yataktaki koku azaldı. Artık daha da bastırıyorum burnumu yatağa. Bulabildiğim her koku zerresini içime çekiyorum. Kulağıma çocuk sesleri geliyor. Bir dünya. Ev misafir kaynıyor. Özellikle tembih ettim çocuklara. Kimseyi almayın odaya, diye. En azından bunu anlayışla karşıladılar. Gözüm sürekli cam kenarında. Ama kuşlar hala yok. Halbuki bu ara havalar çok güzel. Nereye kaybolmuş olabilirler ki? Seslerini de duymuyorum. Bu yaşta bile kulaklarım çok iyi duyar. Cennet’in kulakları ağır işitir. Kuş seslerini duyar duymaz haber ederdim. O da yem torbasını alıp. Gelirdi pencere kenarına. Kaçmazdı kuşlar. Buna rağmen kuşları korkutmaktan çekinir. Ellerini narince uzatarak koyardı yemi. Sonra oturup. Kuşları izlerdik. Kuğurdamalarını dinlerdik. Cennet bile duyardı bu sesi. Gülerdi. Güzel suratında bambaşka bir aydınlık peydah olurdu. Ben kuşları bırakıp. Cennetimi izlerdim. Ölüm korkusunu tadardım o dakikalar. Ölümden korkmazdım. Ondan ayrı kalmaktan korkardım.

    Yeme içmeyi kestim. Bugün Cennet’siz geçirdiğim onuncu gün. Elim ayağım tutmuyor. Bedenimden bir parça eksik sanki. Elimde olsa nefes almayı da bırakacağım. Büyük kızım iyiden iyiye sinirlenmeye başladı. Yemezsen öleceksin baba. Sinirli nefeslerini hissedebiliyorum. Ses etmiyorum. Gözüm hala pencerede. Beyaz güvercini bekliyorum. Cennetimi getirir belki.
    Günden güne ev kalabalıklaşıyor. En küçük kızım ve eşi de geldi Fransa’dan. Durum ciddi olmasa niye gelsinler ki? İki senede bir ancak gelirlerdi. Çocukları da olmuş. Bak baba torunun. Diğerleri bir neşeyle bebeği seviyordu. Kokusunu almama rağmen bakamadım. Dünyanın en trajik görüntüsü yaşlı bir insanın kucağındaki yeni doğmuş bebek görüntüsüdür. Büyük kızım huysuz huysuz nefes aldı yine. Yanındakinin kulağına, İyice huysuzlaştı bu adam. Canımı sıkmaya başladı, diye fısıldadı. Duydum. Kulağımın bu kadar iyi duyduğunu bilmiyor ki. Bir gün daha nasılsın baba, diyerek geldiğini hatırlamıyorum. Bayramdan bayrama bir tek. Hepsi öyle. Ezbere söylenmiş birkaç hal hatır. Sonra çekip giderler. Bilirim, o geçirdikleri bir saat bile eziyet gibi gelir onlara. Yaşlı iki kişinin başında beklemek yorar gençleri. Baba, anne de olsa değişmez bu. Hepsi birden gülmeyi kesip odadan çıktılar.

    Hava yağmurlu. Kuşlar ondan yok. Yoksa kesin gelirlerdi. Cennet de gelir yakında zaten. Yoğun bakımdan çıkmış bugün. Çocuklar bir sevinçle söylediler. Dünyalar benim oldu. Yarın yanına gideceğim. Büyük oğlum söz verdi. Götürecek. Şimdiden çok heyecanlıyım. İnsan uzun yıllar birlikte olduğu insanı hastane köşelerinde görünce garip hissediyor. Hiç bu kadar ayrı kalmamıştık. Bu defa çok daha zor olacak. Küçük kızıma söyledim. Takım elbisemi ütüleyecek. Kravatı da hazır edin. Pırıl pırıl olsun, diye tembihledim. Mendilimi unutmayın. Fötr şapkayı da çıkarın dolaptan. Tek başıma gireceğim odasına. Dimdik. Beni güçlü görsün. O zaman ona da güç gelecek. Biliyorum. Belki cennetimi de alıp çıkarım hastaneden. Kim bilir. Sabah erkenden kalkmam lazım. Gece olsa da uyusam.

    Uyuyamıyorum. Kafamda sürekli Cennet. Onu göreceğim an. Bir aksilik olmasa bari.

    Sabaha karşı uyuyakalmışım. Bebek sesiyle uyanıyorum. Hazırlanmam lazım. Nerede bu takım? İşte orada. Ütüsüz. Fötr de yerinde yok. Daha dün tembihlemiştim halbuki. Kan beynime sıçrıyor. Zehra neredesin? Neden ütülü değil bu takım? Hemen buraya gel. Bütün vücudum titriyor. Bir kez daha bağırıyorum. Kimse gelmiyor. Yatağa oturuyorum. Gözlerim cam kenarına takılıyor. Beyaz bir güvercin. Yalnız. Gözlerini dikmiş. Bana bakıyor. Özür diler gibi bir hali var. Ayağa kalkıyorum. Güvercine doğru yürüyorum. Bir iki adımdan sonra odanın kapısı açılıyor. Küçük oğlum. Gözleri kıpkırmızı. Ağlıyor. Bana bakıyor. Yutkunduktan sonra konuşacak gibi oluyor. Fırsat vermiyorum. Çık dışarı. Hemen. Kapıyı usulca kapatıp gidiyor.

    Beyaz güvercine bakıyorum. O da bana. Sonra havalanıyor. Kayboluyor. Yatağa uzanıyorum. Bulabildiğim bütün Cennet kokusunu içime çekiyorum.

    Ne kadar uyudum bilmiyorum. Uyandığımda hava pırıl pırıldı. Güneş odanın her yerini beyaza boyamış. Pencere açık. Onlarca güvercin. Önlerindeki yemi yiyor. Yanlarına gidiyorum. Kuğurdamalarını dinliyorum. Gökyüzüne bakıyorum. Işığı çoğaltan beyaz bir güvercin. Üzerinde cennetim. El sallıyor. Kalbim yerinden çıkacak. Pencereden içeri süzülüyorlar. Cennetim bembeyaz kıyafetiyle sarılıyor bana. Elimi tutuyor. Hadi. Gidiyoruz. Konuşamıyorum. Güvercinin üzerine atlıyoruz. Gökyüzünde süzülmeye başlıyoruz. Gittin diye ne çok korktum biliyor musun Cennet.
  • 406 syf.
    ·6 günde·Beğendi·Puan vermedi
    ''Elbiselerinizi sıkı giyin, okuduğunuzda üşüyeceksiniz.''

    Önce bir teşekkür etmem gerekiyor. Bu kitabı bana göndermiş olan değerli arkadaşım Buse'ye(hesabı kapalı) teşekkürlerimi sunmak istiyorum.

    Şimdi, başlayalım. Öncelikle kitap hakkında kısa bir özet geçeyim.

    Kitabı elime alır almaz ki bir yemekte olduğu gibi kitapta da benim için önce görsel gelir, çünkü yemeği henüz tatmadım. Kitap kapağı ilgimi çekmedi ama sağ köşede ''Sadist'' kavramını görünce tamam dedim, nefis bir hikaye beni bekliyor. Kitap, polisiye/psikolojik bir hikayeyi ele alıyor. Psikoloji öğrencisi Cyna, hayatta pek dostu olmamakla birlikte bunlardan birini elde tutabilmiş bir dostu olan Laura'nın evine konuk olur ama biraz geçmişinden biraz da gecenin verdiği huzursuzluktan uyumak istememektedir. Ve böylece oyun başlıyor...

    Şimdi, 3 tür seri katilden bahsetmek istiyorum. Sıradan, zeki ve dahi. Biliyorum, bunlar ne yazarak ne de çizerek anlatabilecek türden konular ama kısaca değinmek isterim. Bütün seri katillerin neredeyse tamamı geçmişinden kaynaklı bir olay yüzünden bu aşamaya evrilmiştir. Aile için ensest, şiddet, tecavüz, görüntüler ve işkenceler gibi farklı kategorilere ayrılabilen ve tahribat boyutuna göre farklılık gösterebilen, birçoğunuz mide bulandırıcı olarak lanse ettiği onlarca şey...

    Sıradan bir seri katil(ismi gereği) hedefi bellidir ve her ne olursa olsun eninde sonunda yakalanır. Hedefinde ki bunlar genellikle pedofili(çocuk tecavüzcüleri) olur. Zeki seri katiller ise, hedeflerini geçmişinden kaynaklı bir nefret üzerine inşa eder, anne, baba, kardeş gibi. Ve mutlaka bir kural koyarlar. Dahiler ki; şimdi kitabımızda bir dahi seri katili işlemekte, o kadar soğukkanlı hareket eder, ikna kabiliyetleri ile sizi kendine çeker ve sizi öyle güzel bir şekilde doğrar ki, bundan zevk alırsınız. Aslında doğrama dahilere göre değildir, psikolojik işkence çok daha cazip gelir, bu orgazm olma gibi bir zevk tattırır.

    Kitapta adaşımı tekrar görmek, Siyah Kan kitabını okuduğumda da karşılaştığım için, üst üste gelmesi beni gülümsetti. (Ed Gein, Ed Kemper) Ed Vess, sadistliğin dibi...

    Ed Vess, kitapta soğukkanlı, yakışıklı, yaşadığı bölgenin en genç şerifi olan ve ilgi odağı olmuş bir sadist. 9 yaşında babasını ve annesinin yattığı yatağı ateşe vermiş ve ikisini de öldürmüştür. 11 yaşında ise babaannesini bıçaklayarak öldürmüştür. (Tuvaleti yıkamıyormuş da) Kitabı okurken düşündüm, acaba geçmişte, çocuklukta bir istismara mı uğradı diye. Ve bunu Cyna'nın sorması merakımı giderdi.

    Cyna, kitapta psikoloji öğrencisi 24 yaşlarında bir kadın. Geçmişte fahişe annesinin fantezilerine ki bir tanesini söylemek istiyorum. Yattığı üvey babasıyla ranzanın üstünde inlerken, 9 yaşındaki Cyna, ranzanın altında saatlerce inlemeleri, çığlıkları duyar ve acı çekermiş. Bunu fahişe annesi görüp zevk almaya bakarmış. İşte, böyle bir Cyna'nın hayatında neredeyse pek heyecan olmaması garipsenmeyecektir. Şu yaşa kadar iki ilişkisi olmuş ve ikisi de Cyna'nın tek taraflı bitirmesi ile son bulmuş. Bence iki iyi bir sayı...

    Cyna böyle bir ortamda en iyi dostu Laura olarak gösterdiği arkadaşıyla hayata ve geçmişine dair her şeyini paylaşırmış ve sadece onun isteği üzerine evlerine misafir olur. Ancak gece seri katilimiz evi basar, evde bulunan herkesi büyük bir zevkle öldürür ama Cyna'nın dikkati ve farkındalığı sebebiyle onu göremez. Böylece intikam meselesine dönüştüren Cyna, Ed'i takip eder ama elbette yakayı ele verir. Cyna, yakalanmadan önce evde Ariel'i görür. Ariel kimdir?

    Ariel, sadist katilimiz masumiyete çok düşkün biridir. Edgler Vess, Ariel'in bütün ailesini öldürür, kardeşini Ariel'in gözleri önünde parçalara ayırır ve daha sonra Ariel'i kaçırır. Ariel'i tam olgunlaştığı zaman tecavüz edip öldüreceğini söyler.

    Kitapta diyaloglar çok iyiydi, özellikle katilin dehasını ama iğrençlik boyutunu yani 'sadist' kavramının dibi dedim ya, hakkını vermişti. 406 sayfa 24 saatlik bir olayı anlatmaktadır. Yakayı ele veren Cyna ve Vess'in diyaloglarında güzel betimlemeler ve tasvirler göze çarpıyordu. Mesela Cyna'nın istismara uğramadıysan, neden insanları öldürüyorsun söylemine Vess:'' Öldürmek benim için bir macera gibi'' söylemi dikkat çekiciydi. Çoğu polisiye de karakter çoğunlukla istismar edildiği için cinayetler işlerdi, Koontz'un bu hataya düşmemesi sevdim. Kitap ortalarında kurgunun kopukluğu bir ara sıkmaya başladı ama son 50 sayfa gerçekten alıp götürdü. Umut, sevgi, acı, daha fazla acı ve daha fazla...

    Vess'in şu söylemi sadistliğin dibi dedim ya, sizler de okurken hissedin şimdi. ''Hayır, Ariel'e elimi bile sürmedim. Ama süreceğim, ona öyle bir şekilde saldıracağım ki, o inlemelerini, çığlıklarını ve acısını hissetmek için; onun yüzünü ısırıp ağlamalarını görmek için. '' Daha fazla yazmayayım. :)

    Bu arada, yazarı Cyna karakteri üzerinden tebrik ve takdir ediyorum. Gerçekten aradığım kadın modeli. Acı onu öyle güçlendirmiş ki, birçok duyguyu unutmuş ama Ariel ile sonunda bulmuş. Sert, mücadeleci, güvensizlik ki ilişkileri bu yüzden bitirmişti. Bıkkınlık, zeka, asalet ve en önemlisi söylemleri...

    Edgler Vess yani sadist katilimizin zevk anlayışı çok ilginçti(elbette öyle olacak) kendisi bir polis olduğu için, ateş ettikten sonra ki barut kokusu onu tahrik edebiliyor, kazara kestiği parmağın akıttığı kana zevk duyuyor ve pişmanlık duymuyordu. Onun hayatında pişmanlık ve acı yoktu. Acının onu Tanrı yaptığını ve bu yüzden acının gerekli olduğunu söylerdi. Adamım demiştim, boşuna değil. :) Kendi kanının tadı bile baştan çıkarıcı bir seromoni...

    Peki Cyna için hayatın anlamı, mücadelesi neydi?

    ''Hayatta kalmak, akıl sağlığını dengede tutmak ve duygusal olarak sağlam durmaktan ibaretti.''

    Hayat felsefesine bakar mısınız? Böyle böyle bir karakterin gerçek olması ve bulunması dileğiyle...

    Son olarak, birçoğunuz bildiği gibi dahi seri katillerin ikna kabiliyetleri, taklit yetenekleri, beden dilleri ve bu gibi etkilerini tek bir sözle bitirmek istiyorum.

    ''Bazı sosyopatlar, dünya üzerine gelmiş en yetenekli aktörün en iyi rolünden bile daha başarılı bir şekilde taklit ettikleri sahte bir kişiliğe bürünebilirdi.''

    Etrafınıza, çevrenize dikkat edin; belki sizin de sadist bir seri katiliniz vardır.

    Keyifli okumalar.