Son zamanlarda çocuklara dair yaşanan her acı haber, insanın içini biraz daha karartıyor. Bir çocuğun hayatının bu kadar erken ve bu kadar vahşi biçimde son bulması, sadece bireysel bir trajedi değil; toplumsal bir alarmdır. Çünkü burada mesele yalnızca “olan oldu” diyerek geçilecek bir hadise değildir. Burada durup düşünmemiz, yüzleşmemiz ve en önemlisi sorumluluk almamız gereken çok ciddi bir kırılma vardır.
Elbette her şey anne babaya yüklenemez. Bunu inkâr etmek haksızlık olur. Pırıl pırıl yetiştirilmiş, emek verilmiş, değerlerle büyütülmüş ama sonrasında yanlış çevrelerin, bozuk ilişkilerin, kontrolsüz alanların içinde savrulmuş çocuklar da vardır. Çevre faktörü küçümsenecek bir şey değildir. Ancak şurası nettir: Bir çocuğun ilk ve en güçlü kalkanı ailesidir. O kalkan sağlam değilse, dışarıdaki hiçbir şey çocuğu korumaz.
Bir annenin yüreğini yakmaya hiçbir gerekçe, hiçbir mazeret, hiçbir sebep kabul edilemez. Hiçbir şey bir annenin evladını toprağa vermesini “anlaşılır” kılamaz. Bu yaşananlar insanın ruhunu sarsıyor. Ve insan, kendi canı bu kadar yanıyorsa, o acıyı yaşayan anne babanın nasıl ayakta kaldığını tahayyül bile edemiyor.
Devir değişti, bu doğru. Çocuklar değişti, bu da doğru. Ama değişmeyen bir şey var: Ahlak, hâlâ bir insanı insan yapan temel unsurdur. Bugün “özgürlük” adı altında alkışlanan pek çok davranış, aslında sınır tanımazlığın, edepsizliğin ve sorumsuzluğun normalleştirilmiş hâlidir. Bunun akıllılık ya da zeka ile hiçbir ilgisi yoktur. Bilgiyle bağ kurmamış, emekle yoğrulmamış, okumayla derinleşmemiş bir özgüven, sadece gürültüdür. Ve ne yazık ki bu gürültü büyüyor.
Çocuk yetiştirmek, sadece çocuğa odaklanmak değildir. Asıl mesele, önce kendini yetiştirmektir. Kendini tanımayan, sınır koymayı bilmeyen, öfkesini yönetemeyen, değerleriyle